6.11.2009


onun yaşadıklarına maruz kalsam, sadece yumruğum değil orta parmağım da havada olurdu!
uykusuzum, isyan havalarımdayım, bugün farinelli'yi tekrar izledim ve hayattan nefret ediyorum! neden bu kadar boktan olmak zorunda ki?

5.11.2009

hayat

bazen bir ağız dolusu diş, pür neşe gülerken ya da seni ısırmak üzereyken gördüğün...
deli miyim nedir?

akşamın sorusu

elidor'un dünya çapında ünlü 7 saç bakım uzmanlı reklamında sadece 4 uzman sayabilen bi tek ben miyim? bi de, saç boyama gurusu olan bacımın kendi kafası neden bok rengi acaba?

fırrrkkk fırrrkk...

burnumu çekerek döndüm sayfama. geçen hafta abimin 3 gün tatilinden faydalanmak üzere yayılma davetine icabet ettim ve evlerini istila ettim. oradayken istanbul'dan bi arkadaşım aradı. sağolsunlar, beni çok özlemişler, cts de doğum gününü kutlamak için küçük bi parti organize etmişler ve mutlaka orada olmam lazımmış :) sana uçak bileti alıyorum, atlayıp geliyorsun, her şey bana ait, sadece gel ve eğlenmene bak, diyerek beni havalara uçurdu. uçak bileti masrafına kıyamadım, uzun pazarlıklar neticesinde otobüste anlaştık ve cuma gece 2 de yola koyuldum.
sevgili sırt çantama ne sokuştursam diye dolabın karşısında şaşkın şaşkın bakınırken tekrar aradı, hava muhalefeti hakkında bilgi verdi. gece giymek için 3 alternatif seçtim, diş fırçam ıvırım zıvırım derken aklıma şal ve bere geldi. yok canım, o kadar da değil... dedim ama, ne olur ne olmaz diyerek aldım. boşuna yük ettim bunları homurdanmalarım sabah 7 de istanbul'a yağmur ve fırtına eşliğinde indiğim an kesildi. o nasıl bi havaydı yarabbim, daha kasım gelmemişti ki!
manimanyak barbaros bulvarındaki nilüfer'in önünden beni aldığında aklımda sadece sıcak bi yere girip uyumak vardı. netekim eve kendimizi zor attık ve saatlerce hor hor hor. akşam çıkıp pasta aldık, bagaja atıp eve döndük. yavaş yavaş toplandık, o arada ben yine dızzz. yaşlanıyorum galiba, yolda pek uyuyamadım ve sersemliğim ertesi gün boyunca sürdü, allah sonumu hayretsin. neyse, kıçımda pireler uçarken manimanyakcığım yemek hazırlamış, kalktım, şamata gürültü yedik, süslenme faslı başladı. oyçokluğuyla saçlarımı toplamama karar verdiler, topladım. banyoda makyaj yaparken fotoğraf çekmeye başladık, gece boyunca devam ettik. ilk durağımız geniş bi salon ve kocaman masalı sakin bi yerdi. en azından biz gidene kadar sakindi diyelim. sonraki mekan için biraz endişelerimiz vardı çünkü benim orada sabıkam var! bikaç ay önce kapıdaki kocaadamla kavga ettim de.
neymiş efendim, kadınları almıyorlarmış! yok ya! dün gece de girdim, içerde benden başka kaç kadın vardı, şimdi niye almıyorsunuz, ayrımcılık bu vs vs... derken adamla birbirimize girdik. gayler rahatsız oluyormuş efendim, hadi ordan. asılmam etmem, yiyecek de değilim ya kardeşim, ne rahatsız olacaklar benden? al bu çocuklara sor, benden rahatsız oluyor musunuz? yoo... ee, sana ne? neymiş, limiti 5 kadınmış, hastir len! hava atacak, kastıracak, egosu yeterince tatmin olduğunda da, tamam hadi bu defalık gir, diyecek. hey yavrum, sen bendeki doğuştan gelen şirretliğin ne menem bi bok olduğunu bilmiyorsun tabi... netekim 5 yerden cazgırlık yaparak kocaadamı yorduk, en son mustafa carladı carladı ve, yürü kız içeri sen de, diye kolumdan çekip beni bara soktu. o gece bizimkilerden biri az bi şey olay çıkardı, başımıza bi dolu bodyguard üşüştü, tabi kocaadam da. ben de bi elim belimde, öbürünü havada sallayarak, beni almıyordun içeri bak kimler olay çıkarıyor gördün mü, diyerek adamı iyice sinir ettim.
neyse efendim, girişte bi kavga daha etmeyelim diye, pasta almaya çıktığımızda kocaadama telefon edip haber verdik. yine de tedirginim tabi, kutlama gecesi neden ağzımızın tadı kaçsın değil mi? canım aradan o kadar zaman geçti, saçım farklı, makyaj var zaten tanımaz bile, falan diye konuşa konuşa gittik. bu arada pastadan kocaadam ve saz heyeti için bikaç dilim ayırıp paketletmiştik, girişte çocuklardan biri paketi verdi, ben de başımla hafif bi selam verip en hanımefendi halimle yürümeye başladım. o sırada arkadan bi ses:
- ee, bu akşam kavga etmeyecek misiniz? muhahahah!..
biz aramızda anlaşmışız kardeşim, sana ne! diye tırnaklarımı gösterecektim ki, hiiiç sesimi çıkarmadan yoluma devam ettim çünkü kocaadam da kahkaha attı, hazır ortam şenlenmişken pislik yapmayayım dedim, girdim içeri.
cts dolayısıyla çok kalabalıktı, adım atacak yer yok desem yalan olmaz. çok şükür o kalabalığa. bahçeye yürümek biraz daha kolay olsaydı, daha çok çıkardım ve kesin zatüre falan olurdum. 2 sigara molası neticesinde sadece burun akıtıp öksürtecek kadar üşüttüm.
geçen gidişimde bi midyecinin tezgahını komple yemiştik, yine ona gidelim dedik. ben bütün gece midye hayalleriyle içip dans ederken, doğum günü çocuğu yorulup biraz da sarhoş olunca hevesim kursağımda kaldı, boyunumuzu büküp eve döndük.
pazarın büyük kısmını da uyuyarak ve tembellik ederek geçirdik. akşamüstü 5 gibi zor bela sevgili e ile buluştum. yine yağmur yağmur yağmur... olsun ulen, ne olursa olsun seviyorum ben bu istanbul'u. kendimi ait hissettiğim tek şehir o, gerçek aşkım, en sevgilim... bekle beni istanbul, az kaldı.
pzt sabah 7de evden çıktık, beşiktaş'tan motorla üsküdar'a geçtim. efe tur ofisinden izmit biletimi aldım, ankara'ya hangi saatlerde sefer olduğunu sordum ve cinnet dakikalarım başladı. bu efe tur mafya olmuş arkadaşlar! bana uygun olan tek saatinde 3 numara ve bilmemkaç numara boştu. bilmemkaç numara en arka ve koridordu, 3 numara en ön ve koridor. ben hep ortalarda ve cam kenarında giderim, hatta arkaya yakın bile olabilir ama cam kenarı şart. önlerde hep çok konuşan yaşlı teyzeler oturur, kafamı kitabıma da gömsem konuşur, anlatır, torunlarının fotoğrafını gösterir, evli misin diye sorar... özetle, ömrümü yer. neyse, başka firmalara sorayım dedim ve maratona başladım. servisin gelmesine 15 dakika var, mutlaka bi firmadan bilet bulurum değil mi? bok bulurum!
ilk hedef bikaç kapı ilerdeki kamil keçi, aa kapı kilitli! neyse, şurada nilüfer var, hay allah izmit-ankara çalışmıyorlarmış. pamukkale, ne, izmit'e girmiyor mu? ayyy, servis gelmek üzere geri koş!
istikamet harem, canım dünya kadar firma var, elbet biri gider. hah, izmit seyahat. nasıl? izmit seyahat izmit'ten ankara'ya gitmiyor mu? siz niye meydanı bu kadar boş bırakıyorsunuz, ben şimdi ankara'ya gitmek için illa efe tur'a mı gitmek zorundayım yani? metro da mı gidiyor? e iyi de ben metro'yla kavgalıyım, 4 senedir yazıhanesinin önünden bile geçmemişimdir. tamam, kamil keçi nerdeydi, bi de onlara sorayım. ne? siz de mi?! gürkan mı? o nerede? sağa dönünce, en sonda.... aaa otobüs kalkmak üzere, koş koş! neyse, bi gideyim, bileti oradan hallederim artık.
- alooo, niloş, ben şimdi servisteyim, yolu tarif edince amca anlamadı sizin ev kaçıncı etap? hee, izmit'e geldim, teyzeme süpriz yapcam ses çıkarma. ne, yanında mı şu an?! neyse...
internetten bi fayda göremedim, terminalden ayarlarım deyip tekrar yola çıktım. azimliyim ama, ne olursa olsun efe tur ya da metro'ya gitmemeliyim. bu arada akşam fotoğraf dersim var, en geç 6da ankara'da olmalıyım ki yetişeyim, hay allah, mecbur gidicez galiba ya...
- ankaraaaaaa, ankaraaaaaaaa hemen kalkıyor ankaraaaaaa....
- hah, ankara, cam kenarı var mı?
- var abla ama arkada biraz.
- olsun olsun, saat kaçta?
- aslında geç kaldı, yağmur yüzünden trafik sıkışmış çok şanslısınız.
- (heee, sorma...)
kayseri firmasıymış, çok kalabalık değildi, oldukça rahat bi yolculuk geçirdim. bi süre sonra radyoyu duymamayı başardım, kitabımı bitirdim, biraz uyukladım ve işte, yine buradayım.
salı gününü yorgan altında termofor eşliğinde terleyip uyuyarak geçirdim. akşamüstü bi duş, koca bi kupa adaçayı (ııyk) tekrar yorgan altı, uyu uyu uyu... şimdi iyi gibiyim. sadece burnum akıyor, az da öksürük. bugün ilk işsizlik maaşımı aldım, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. sabunum bitmişti 3 market dolaşıp burnumu düşürecek gibi kokmayan bi sıvı sabun bulup aldım, haberlerde sıvı sabun yok satıyor demişlerdi de inanmamıştım. doğruymuş, geriye sadece hacımisi kokanlar falan kalmış. helal olsun domuzlara, müslüman geçinen şu memleketin insanına da korkudan bile olsa el yıkamayı öğrettiler ya, valla bravo.
hadin sağlıcakla diyeceğim ama, kiminle konuşsam şifayı kapmış. hadin fırk fırk diyeyim madem...
bu arada hasta olmak yerine niye şifayı kapmak deriz? şifa kapsak zımba gibi ayakta olurduk kardeşim, neden yorgan döşek yatıyoruz? hayret bi şey ya...

27.10.2009

şeker

ya da dilber hanım... güzelliği dillere destan gelinim dün gece oğlumun yanına uçmuş. evinde yas var, şimdilik sadece pıncır olayları anlamaya başlamış ama bikaç güne kadar e.t. ve fındık da özleyecekler ve arayacaklar.
böyle zamanlarda ne söylemek gerekir hiç bilemedim ben, elim kolum bağlandı kaldı. ama biliyorsun sevalim, seni çok iyi anlıyorum ve acını paylaşıyorum. sadece sabırlı ol, evde daha senden sevgi bekleyen 3 uşak var, aç ya da sevgisiz kaldıklarında yeni oturma eylemleri yapabilirler. evde oynamaya ve seni delirtmeye hazır 3 uşak var, bizimki gibi bomboş kalmadı hanenin içi. ve şeker... daha güzel gözlerinin içine bir kere bakamadan bende bile ne tatlı hatıralar bıraktı, hep güzelliği ve nazlı halleri düşünülecek ve tebessümle anılacak bir efsane o...
kendini üzmemeye çalış, iyi anılar katlanmayı kolaylaştırır. seni seviyorum ve yanındayım canım.