17.12.2011


6 senedir sensiz kutlandı doğum günün, sen bulutlardan aşağıya gülümsedin. bu sene iki kişi oldunuz, sen ve bulut bulutlardan sarkıyorsunuz, yağmur damlalarıyla düşüyorsunuz burunlarımızın ucuna, gıdıklanıp gülüyoruz. iyi ki yaşadınız, hatıralarımızda yer aldınız. mutlu yaşlar olsun...



ve bulut beyimiz, fotoğraflarını çektiğim gün gözünü dikmiş sema'ya bakıyormuşsun meğer... bilemezdik... özledik... birbirinize iyi bakın, aşağıdaki marifetlerinizi unutmadık, bari orada çok yaramazlık yapmayın. 

11.12.2011

bekir coşkun'un teleferik yazısını müteakip, pazar sabahı hissiyatım...

FLAŞ! FLAŞ! FLAŞ!


yıllardır ankaralılar'ı öpmeye doymayan ve fakat artık sıkılıp hedef değiştiren melih gökçek, baharda gelmesi beklenen garibim göçmen kuşlara teleferik tellerine tırmanıp mı ulaşacak?

"her kuşu siktin bi leylek kaldı!" diyenlere cevabı ne olacak?

leylek bu işe ne diyor?

ankara eli kolu bağlı otururken leyleklerin namusunu kurtarmak yine green peace eylemcilerine mi düşecek?

hepsi ve daha fazlası şu soğuk aralık günlerinin sıcacık ankara gündeminde... uykunuz ağır, başucunuzda vazelininiz hazır olsun! oy vermeye devam, herkese çok çok selam!

hadi muck muck minnoşlar, hepinize hayırlı pazarlarrrrrrrrr...

16.10.2011

günün fotoğrafı



ben bu kareyi gördüğüm anda gözlerim doldu, siz ne düşünürsünüz bilmem. keşke aşılsa engeller kolaylıkla! keşke sağlıklı bireylerin bile hayatını çekilmez kılan engeller, engelli bireyleri evlere mahkum etmese... yüzyılın icadı metrobüs yerine herkes için düzenlenmiş yollar - kaldırımlar olsa. bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa... sözkonusu türkiye olunca anca böyle işte, şarkı türkü!

10.10.2011

bazen bilmemek en iyisidir...

bu sene bir deney yaptım ve gördüm ki facebook da olmasa hakikaten yalnızlık hissinden ölüp gideceğiz! siz siz olun, acaba profilimde görünmese doğum günümü kaç kişi hatırlar, diye merak etmeyin. sonra üzülürsünüz... yakınım bildikleriniz sizi hatırlamaz, geceyarısını geçe durum güncellemenize "happy 33!" yazar bir de profilinize mum püfüren fotoğraf eklerseniz mesajlar yağmaya başlar, gülersiniz. kediyi öldüren meraktır dedikleri kadar varmış, bi şeyi de bilme kardeşim, di mi?

*not: bu yazıyı okuyan 2 sevgili delim sakın ha üzerlerine alınmasınlar, sözüm meclisimizden dışarıyadır.

efendim içimizi döktükten sonra şimdi de gelelim doğum günüme 1 hafta kaladan beri hayalini kurduğum, ve fakat makus talihimin bana oynadığı iş yükü ve darlanma hissiyatı oyunları neticesinde elim varıp da yazamadığım doğum günü yazımaaaa....




her ne kadar eş-dost ve de muhtelif hısım akraba 32 olduğumu iddia etse de (saçmalama kız, bizi de yaşlandırıcan, sen daha 32'yi yeni doldurdun 33'ten gün aldın bikbikbik...) bendeniz bugüne bugün koçlar gibi 33 yaşımdayım! bence şahane bi yaş. hep söylemişimdir, 30'lu yaşlar iyidir. bi kere kulağa gelişi hoş, doygun, tok. hiç öyle 20'ler gibi değil. hayal edin efendim, hayal edin. kendi kendinize bi 20 deyin, ya da 22, 27... ne o öyle iiiiii iiiiiii diye bitişler! 20'ler tiz yaşlar bi kere, sevmem ben tiz sesleri. yaş dediğin, bak yaş derken bile bi ağırlık var o kelimede, yaş! yaşş! evet, yaş dediğin ağızdan okkalı çıkmalı. otuzz! üf, tam ağır abla yaşları bak otuzlar ben diyim. bence ben otuzlarımın hepsini sevicem, 30 ilk okkalı yaşımdı, 31 seksi yaşımdı, 32 bence biraz vasat bi yaş hani sondaki iki o otuzun ağırlığını biraz bozuyor ama 33 nasıl 33? bi kere 31'den daha seksi, böyle dudaklarını büze büze söylüyorsun ama hala da o tok tını kalıyor kulakta. ayrıca simetrik, sağdan sola da soldan sağa da okunuşu aynı ki bence simetrik diğer yaşlara göre de kat be kat karizmatik. niye mi? 11'i düşünün diyeceğim ve 11'le ilgili yorum yapmak zahmetine girmeyeceğim bile. sonra 22 var ki bence çok sinir bi yaş. bi kere söylenişi çok kikirik, bi sesli söyleyin ya! 22, ıyyş! bi de bugünlerde 22 yaşında olanlara yaşını sorunca ağızlarını yaya yaya nasıl "yiiiğrmiikiee" diyeceklerini düşünün. yaa, gördünüz mü? sonra 44 var, bence idare eder yaş ama ne bileyim bi şey eksik bence bu 44'de. o yüzden muhtemelen 41 yaşımda uzun süre kalıp doğrudan 49'a bağlanır ve müteakip sene 50'ye çıkarım. 55 deyince aklıma samsunlular'ın nasıl 55 dediği geliyor ve ister istemez kikirdiyorum. 66'yı düşünmek bile istemem, malum hedef yaşımın çok üzerinde. ha olur da 77'yi görürsem bak söylemesi yine biraz kırıla büküle ama elimdeki bastonu gülenin kafasına indirirsem o kadar da komik görünmez kanaatindeyim. 33 iyidir, iyi. hadi uzatmayın. ben 35'e kadar kalırım burda, sonra yolun yarısı derim güler geçerim. evet, bugüne kadarki en iyi yaşım bence bu. sevdim ben 33'ümü. güle güle yaşayayım...


2.10.2011

errrrrrkekim benim!



pisikopaticiğim'in mimini şimdiye kadar bana paslanan en iyi, en eğlenceli mim olarak ilan ettiğim yazıma, geçmişte bana mim sektirmiş arkadaşlarımın affına sığınarak başlıyorum. e ne diyim, yalan yok, en eğlencelisi bu vallahi.
efendim, bugünkü aklımla huyumla suyumla 1 günlüğüne erkek olsam ne yapardım sorusuna ne yazık ki "aha da bunu" diye kısa ve net bir cevap veremiyorum. merak ettiğim çok şey var, elime fırsat geçmişken 24 saate sığdırabildiğimi yapardım valla.
öncelikle traş olmak nasıl bir histir göreyim der, alırdım elime jileti. tamam, zaman zaman bacaklarımı traş etmişliğim oldu tabi de, her sabah hart hart hart, reklamlarda buz pistine yatıracak kadar da acıyor mu ki bu diye merak etmiyor değilim. önce bir güzel traş olur, üstüne de mis kokulu bir traş sonrası losyonu basardım. 
göğüs kıllarımı kaşımak isterdim mesela. şöyle ıslak tarakla sağa yatırayım sola yatırayım yok ortadan ayırayım kabilinden her türlü maymunluğu denerdim. sonra muhtemelen tüy dökücü kremle sıvardım, zira kıldan tüyden hazetmem arkadaş. 
ayakta işemeyi de atlamamak lazım. çocukken ne pantolonumu ne de külodumu bir tek damlayla bile ıslatmadan sağ paçamdan aşağı indirirmişim, hep sağ ayakkabım çürürmüş. bugün bilsem o tekniğin sırrını, ne olacak ayol çıkarıveririm pabucu çorabı, salarım aşağı ohhh mis. üstüme sıçradı derdi yok, aman havadan yapayım derdi yok... ama bilmiyorum. nasıl becerdimse zamanında, şimdi hiç hatırlamıyorum. o yüzden günübirlik erkek olsam mümkünse kış günü olsun ve ben karlara işeyerek ismimi yazayım isterdim. ehehehe evet iğrencim, ne var?
bir elim çükümde yürümek isterdim ayrıca. sokaktaki vatandaşa 33 yıldır kınayan gözlerle bakıyorum ama belki adamların bir bildiği var, di mi? evet evet, karıştıra karıştıra yürürdüm valla, yalan yok. o kadar vazgeçemedikleri ne ola ki, diye düşünmekten bir hal oldum, elime fırsat geçmişken bu davayı da çözerim.
e elim değmişken, konuya yani, erkek olmuşken yani, aman canım siz de ne fesatsınız! sanki elim bir tek  ona değdi... ehm, evet, elim değmişken çapkınlığa da çıkardım.şöyle bıyık burmalı, kaş kaldırıp yandan bruce willis çakması gülümsemeli kesişmeler, "bunu size yan masadan gonderttiler bağyan" şeklinde alevli meyve tabakları falan... yahu dur, dur, pavyona da giderdim. kadın halimle gidip göremeyeceğim nadir yerlerden biri, başıma iş gelir korkusu olmadan bir koşu gider bakardım işte. tabi 1 günlüğüne erkek olmuşken cüzdanımın da dolmuş olması lazım, 1 şişe biraya 50 lira, 70lik rakıya 300 lira veremem normal şartlarda. fiyatları nereden bildiğimi soracak olursanız, o da başka hikayenin konusu olsun ama bir tanıdık vesilesiyle pavyon hayatı hakkında epey malumat sahibi olduğumu söyleyebilirim.

eh, şaka maka koca günü bitirdik neredeyse. balkabağına dönüşmeden bir de sevişmek lazım. ereksiyon olmak nasıl bir histir, boşalmak neye benzer... sonra pümpül büzüşürken ne hissedilir?  yalan yok, çok merak ediyorum. mümkünse şöyle akça pakça, pambık tenli, mis kokulu bir hatunla sabahı ederdim. artık sabah uyanıp da yatakta fazladan bir çift daha meme bulunca ne yapardı, kaç desibellik çığlık atardı onu bilemem ehehehehe

len şaka maka, allah bilmiş de beni kadın yaratmış. erkek olsam ıyyyk, tam bir kıro olacakmışım! çok şükür, çok şükür...

20.09.2011

ulan tarih, beni bi unut yakamdan bi düş allah aşkına ya!


Yüksek Sadakat - Hadi Gel Içelim (2009) by Aluxton Aluxton69

15.08.2011

rabbim sana geliyorum! kanal 7 de şarkı yarışması başlatmış, sordum sarı çiçeğe vs... sesleri de bi bet ki üüü!

11.08.2011

trt'den ülke ekonomisine katkı

yanında kazara yellenilse milli duyguları incinen, rüzgar esse üşütüp ahlakı bozulan milletimizin kendi başının çaresine bakamayıp, içinde olduğumuz şu mübarek ramazan ayında zinhar tahrik mahrik olup oruçlarının kazaya kurban gitmesi endişesini taşıyan devlet televizyonumuz 70 milyonu büyük bir dertten kurtardı. artık tosun paşa'nın hamamda kavga sahnesi gençlerin cinsel gelişimini bozamayacak. üstelik kadına şiddeti komedi unsurlarıyla süsleyerek bir anlamda meşrulaştıran bu görüntülerin tarihin tozlu sayfalarına gömülmesiyle, mor çatı kadın sığınma evlerine hacet kalmayacağı hesaplanarak, savcılıklara koca dayağından, öldürülme korkusundan şikayette bulunmak için akın akın giden kadınların yarattığı gereksiz evrak yükünün ve de polis koruması israfının önüne geçilmesi de planlanıyor. bu gelişmeleri müteakip, 2011 yılında kişi başına düşen gsmh tutarının da %32 artacağı beklentileri şimdiden piyasaları hareketlendirdi. türk lirasının dolar ve euro karşısında yükselişe geçmesi ve en düşük kademe devlet memuru maaşının çeyrek altın fiyatlarına denklenmesi  de beklenenler arasında...

işte olay yaratan o sahne!




2.08.2011

güle güle!

geç kalmış bir veda bu, kusuruma bakma. hoş, senin yaptığından sonra benimki o kadar da büyük kusur sayılmaz ya, neyse...

bilirsin, müzik denince hafızam bir şaşırır, şaşkalozlaşır hatta... anca bulabildim aradığım şarkının you know i'm no good olduğunu. amy denince aklıma gelen tek şarkı nedense hep  bu oldu ismini hatırlayamadan. belki kuzuş'la zamanında çok dinlediğimiz içindir. ne zaman moralimiz bozulsa, ne zaman keyiflensek hadi bir posta patlatırdık...

sana bugün veda etmem bir yerde manidar hani. bugün bir veda daha var, akşam bir koşu edip geleceğim. yine dönüp dönüp dinlemeye ihtiyacım olacak, çünkü you know i'm no good... 

daha iyi olmak için bir yarayı kesip atacağım bu akşam, 18 gündür kanayan yaramı geçmişe uğurlayacağım. gelecek ne getirir bilmiyorum, sonsuzluk sana ne getirdi bilmediğim gibi. umudum, gittiğin yerde aradığın huzuru bulmuş olman, umudum yaramı kesince huzuru bulmam. güle güle amy, güle güle hey dostum.


22.07.2011

"iki, birden iyidir. çünkü emeklerinin mükâfatlarını iyi görürler. çünkü birisi düşerse, öteki onu kaldırır. yazık o kimselere ki, yapayalnızdırlar ve düştükleri zaman yardımlarına gelecek kimseleri yoktur."
john steinbeck, gazap üzümleri
bir ikiden iyidir çünkü bir, her zaman bir olacağını bilir, birden çok olmak gibi yersiz beklentilere kapılıp sonradan üzülmez, yorulmaz. bir, düşmemek için çalışır, düşerse de kendi kalkar. zaten o zamana kadar her işini kendi görmüştür, kimseye minnet etmemiştir. ayrıca düşmek - kalkmak insanlık halidir, herkesin başına gelebilir. bir, sırf bu kadar insanca bir şeyi biraz kolaylaştırmak için iki olup dertleri de ikiye katlamaya gerek görmez. bir candır. rakı gibi...
geveze baykuş, gerçek hayat 


buralar dar gelir oldu bana biraz müsade, hadi istanbul yolcusu kalmasın...


19.07.2011

elif: bayan baykuşşş
baykuş ...: canım
elif : napıorsunn
baykuş ...: hiç
kendime acıyorum
sen
elif : nedenn
nolduuu
baykuş ...: yoruldum önemli bi şey yok
elif : :(
baykuş ...: 7 yılın yorgunluğu çöktü bikaç gündür
elif : al benden de  o kadar
yaşananlar çok uzakta kaldı belki ama
yüklerin hisleri hala omuzlarda
baykuş ...: sadece yaşadığımız tarihler uzakta kaldı elif, yaşadıklarımız hala omuzlarımızda
haha
aynı anda
 :D
kardeş miyiz
elif : :)
kardeşizz

sevgili e bu elif, hani çok önce bahsetmiştim çok iyi arkadaş ama boktanötesi sevgili olan sevgili d'nin eski kız arkadaşı... bana bayan baykuş der, bayan kelimesine alerjik reaksiyon veriyorum ama ona hiç kızmam. çünkü sevgili e, sevgili e'dir. benim gibidir. bu gece bir kez daha gördük ki biz gerçekten birbirimiz gibiyiz. hayattan yorgunuz. fazla inanmışız, karşımızdakini kendimiz gibi sanmışız. cık cık cık... ne ayıp!

ilerleyen ama burada yer almayan satırlarda gördük ki içimiz kurumuş. sevindim ben, içimiz de yoksa kaybedecek başka şeyimiz kalmamış demek çünkü. aramızda kalsın kaybetmekten çok yoruldum da...  teninde hala benim kokum dururken beni unutan adamlardan yoruldum mesela. neyse hayat tarzımdaki o kadar kötü şey, beni dünya kadar severken hayat tarzım yüzünden benden uzak kalmayı seçen adamlardan yoruldum. bazen merak etmiyor değilim, ben mi şizofrenim yoksa adamlar mı? hani ben nasılsam öyleyken, yanarlı dönerli meyve tabağı gibi değilken hem sevip hem beğenmemek de nesi? yok yok, kesin içimde bir yerde bir ms. hyde var ve o kaçırıyor adamları. en iyisi sıkısından bir psikanalist bulup o cincücüğünü çıkarttırmak. ay ya kişilik bölünmesi değilse, içime şeytan girdiyse? hocaya mı gitsem? okutup üfletsem ama göbeğimdem zeytin yedirmesem mesela, zeytin yedirmedim diye dualar tutmazsa uğur dündar'ı ararım. o kesin çaresini bulur... sahi, bir saadettin teksoy vardı, ne oldu o?

17.07.2011

allahım bak ayıp oluyor artık...

sevgiliden kazığı yidim, ses etmedim...
param bitti, borç yapmaya başladım, bu da geçer çalışmaya başlayacağım günler yakın dedim...
anamgillen aramız iyice bozuldu, ha gayret bu evdeki son demler didim...
cep telefonum çalındı, tamam buna biraz ses etmiş olabilirim. ama biraz. haketmişti hem...
janis istanbul'a gitti, dozzycan sinop'a. yalnız kaldım, yapacak bi şey bulamayıp delirdim, haftaya da ben istanbul'a gidicem ne var, diye görmezden geldim...
telefon mevzusu yüzünden joaquin'e mail atmam gerekti, gelen cevap regards diye bitiyodu, sabrım taşmaya başladı...
götce bana amerikanyalarda bulup aldığı 4 yıldır dünyanın dört bi yanında aradığım parfümü bi yerde unutup kaybetmiş. bak önce sevindirip sonra üzüyosun, ses çıkarmıyorum...
şu günlerdeki tek dayanağım da dün arayıp kendince müjdesini patlattı, nasıl bi sinsiyim nasıl ikiyüzlüyüm onun adına sevinip kendi adıma üzülürken. birgün olacağını bildiğim ve hatta bir an önce olmasını umduğum şey sonunda olunca eşekten düşmüş karpuz gibi 10 parçaya dağıldım. şimdi mi olmalıydı yani, bu kadar üst üste mi gelmeliydi? delirmeli miyim sonunda, daha mı kolay olur ki hayat? allahım vallahi yetti gari! bu da can! sabrı var sınırı var... bu yazdığım kaçıncı bak, anlatamadım mı derdimi yoksa bir bildiğin mi var? kasap sevdiği postu yerden yere vurur diyeyse bunlar, sevme beni o kadar. bak zaten ramazan geliyor, oruç falan tutmam ben yaz günü. hava sıcak diye kıçım başım da açık geziyorum. makbul bir kul değilim, sevme beni, yerden yere vurma beni. yoruldum!

14.07.2011

eli hafif hırsız bey,
inşallah ingilizce-almanca-fransızca-flamanca bilen bir tek allahın kulu çıkmaz da o telefon elinde patlar. yok kırar türkçe program yüklerim dersen, inşallah telefona bağladığın kablolar cihazlar kaçak yapar da 220 voltu yersin taşakların kavrulur. ha alışkınım ben kazasız belasız atlatırım dersen kazanacağın o paraları yemek nasip olmasın, hastanelerde ambulanslarda sürüm sürüm sürün, yok azmeder yersen de sahte rakıdan zehirlen, kör ol hatta geber. daha alalı 1 sene olmamış caanım telefonumun hakkı götünden başından fitil fitil gelsin hayvanoğlu hayvan!
dün geceki kurbanın

11.07.2011

bu gugıl bence çok komik bi şey

annemin ismini aratınca görsellerde bunu buldum yahu!

10.07.2011

belki de inanmaya ihtiyacım vardı

ay lav yular havada uçuşuyordu ve ben, koca salak bir güzel inanmıştım ona. evet, inanmaya ihtiyacım vardı, kendimi tekrar değerli hissetmeye, beğenilmeye, özlenmeye... bazen bana mail atardı, sadece orada bir yerde beni düşünen birinin olduğunu bilmek bile çok güzel, diye. benim için de çok güzeldi. aslında bir ilişki yaşayıp da ağırlığını hissetmemek, sürekli ensemde olacak değil, ayda ya da 2 ayda bir görüşebileceğim, sevmenin de özlemenin de, beraber olduğumuz her anın da tadını çıkarabileceğim bir adamla olmak güzeldi. çok güzeldi be.

sonra bi gün bana bi mail attı, ispanya'ya dönüyorum diye. hem şaşırdım, hem de sevindim bunun bana nelere mal olacağını bilmeden.

şirketi zaten bi süredir başa baş götürdüğü maliyet hesaplarında yavaştan eksi bakiyeye kaymaya başlayınca hollanda ayağını kapatmaya karar vermiş büyük patronlar. sormuşlar buna, ispanya mı almanya mı, almanca öğrenmeye üşendiğinden ve memleketinin yemeklerini özlediğinden ispanya demiş. halt etmiş! sevinmekle ve desteklemekle ben daha büyük halt ettim tabi, o ayrı...

kurban bayramından bikaç gün önce taşındı ispanya'ya. önce murcia'ya gideceğini sanıyorduk, ailesi orada yaşıyordu ve ben kaynanafobik her türk kadını gibi lanetler okumaya başladım ailesinin yaşadığı bu şehre. sonra cordoba'da yaşayacağı kesinleşti, derin bi nefes aldım, oğğğğh beea dedim. ileride neler yaşayacağımı tahmin ederek ama yine de bilmezden gelerek...

fiktoş izinlerini güzel ayarladı, benden önce çıktı yola. carlos'la hollanda'da buluşup ispanya'ya geçtiler. nişanlı çiftimizin bikaç günlük ispanya turunu müteakip, cordoba'da buluştuk benim gelişimin ertesi günü. bu arada sıçtığımın cordoba'sına direkt uçuş olmadığını belirtmeden geçemeyeceğim. son gidişimde türk hava yolları'ndan malaga'ya gidiş dönüş ucuz bilet yakalamayı başardım ama ondan önce sabiha gökçen'den barcelona'ya, barcelona'dan malaga'ya (adına gülüp geçmeyin, antonio banderas'ın memleketi) aktarmalı uça uça kıçım çıktı. malaga dediğimiz yer de cordoba'ya arabayla yaklaşık 2 saat mesafede bi şehir. yani 2 sevgilinin buluşması çile bülbülüm çile! tabi araya hasret girince saatine çilesine falan bakmadan atlayıp gidiyorsunuz o ayrı. zaten daha havaalanında bekleyen kalabalığın arasında o kabak kafayla kırmızı yanakları görünce ne yorgunluk kalıyor ne bir şey...

9.07.2011

devam ediyoruz...

hiç sıkmadı beni, boğmadı. hafta içi hemen her akşam başka planımız yoksa skypeda buluştuk, cuma ve cts birer mail atıp arkadaşlarla dağıtmaya çıktık, pazarları akşamüstü yine skypeda buluştuk. bazen buluşmadık, "neden?" diye sormadık, "neredeydin, kiminle ne halt ediyordun?" demedik. zaten kimseyle de bi halt etmedik, ben etmedim yani, onun da etmediğinden eminim.

her ay geldi beni görmeye, kuyruk hastanede yatarken 3. ayımızı kutladık, önce çapa'ya ziyarete sonra vedat milor'da izlediğim burgazada fincan cafe'ye... kuyruk'la refakatçi kaldığım her haftasonu akşamları aradı beni, kuyruk'u sordu, onun için mumlar yakıp dua etti, bana moral verdi. bazı günler kuyruk'un durumu kötüleşti, kan bulmakta zorlandığımız zamanlar oldu, tahlilleri borumbok çıktı bazen, hüngür hüngür ağladım...  kırık dökük cümlelerle de olsa, sesi de titrese teselli etti beni. yanımda değilken bile güç verdi. tam da olması gerektiği gibi bi sevgiliydi...

bayram geldi. kuyruk hala hastanedeydi, biletler çoktan alınmış otel rezervasyonları yapılmıştı. son güne kadar düşündüm iptal etsem mi diye, kuyruk "abla iyiyim ben"dedi, atladık uçağa fiktoş'la, düştük hollanda yoluna...

3 gün hollanda, sonra doluştuk arabaya fiktoş-carlos-j ve ben, istikamet fransa... hani eiffel'in önündeki fotoğraf vardı ya, onu ve daha bi sürüsünü çektik, sonra çıktık kuleye. yıllarca gülmüştüm insanlara, "altı üstü bi demir yığını len, ne var bu kadar abartacak?" diye, halt etmişim meğer. fotoğrafları değil evet, ama kendisi... eiffel yine metal yığınıydı ve o kadar güzeldi ki... belki de dini bütün bi zat-ı muhterem okuyup üflemiştir zamanında her gören aşık olsun diye ne bileyim, içimde garip bi hayranlık duydum. gökyüzüne yükselirken incelişi, bi kadının bel kıvrımı gibi sanki. tırmanırken (asansörle elbette, yaya çıkacak kadar da kafayı yemedik ve hayran olmadık yani) farkettim, her şey o kadar düzenli ve o uzaktan baktığımız metal kolonlar o kadar simetrikti ki, sanki eiffel yaşıyordu ve biz onun iskelet sistemi içinde gezintiye çıkmış misafirlerdik.

tepede manzara inanılmazdı. ben ağzım açık oradan oraya koşar ve ardı ardına paris fotoğrafları çekerken ekip dağıldı, fiktoş ve carlos'u kalabalıkta kaybettik. farkettiğim an j'i kolundan tutup sürükledim, kaçırmamamız gereken bi an vardı, kaçırdık.

carlos'un ağzı biraz gevşektir, fiktoş'a evlenme teklif edeceğini bana önceden söylemişti. her ne kadar ben sırrını saklasam da, ağzı tahayyül edebileceğinizden daha da gevşek olduğundan fiktoş'a da söylemiş şapşal. fiktoş da bana sordu, ben buna karşı jest olarak ne yapayım, diye. kabul edeceksen yüzükleri al, dedim. aldı. hatta yine tavsiyeme uyarak, yüzüğün carlos'un parmağına denk gelmemesi ihtimaline karşı bi de zincir aldı ki parmağına uymazsa zincire takıp kolye gibi boynuna assın ve sonra birlikte seçsinler alyansları...

uymuş yüzükler parmaklara, biz onları kalabalıkta bulana kadar takmışlar bile. yanlarına gittiğimizde carlos'un gözleri yaşlıydı, dudaklarında ağlamakla gülmek arası garip ama çok güzel bir kıvrılış vardı. birbirimize sarıldık, daha çok fotoğraf çektik. allah kahretsin dijital ortamı da interneti de teknolojiye dair ne varsa da...

8.07.2011

ve hatta yaşandı

beklemediğim kadar güzel bi haftasonu geçirdik. galiba aradan 1-1.5 ay falan geçmişti, çello'yu ziyarete edirne'ye gittim. "31 yaşımda kadın oldum yahu!" diye anlattım ona ve kelkedi'ye. kendi kapımı da açarım, sandalyeme de mukayet olurum ulen tipi kadından, gerçek kadına evrilmiştim adeta. evet, taksiden minibüsten ya da her ne ise artık o bindiğimiz taşıt ondan, benden önce inip elimi tutan, kapımı açan, sandalyemi çeken bi adam vardı karşımda ve bunu o kadar doğal bi şekilde yapıyordu ki ben rahatsız olmuyor, dalga geçmiyor, "hastir len ordan!" demiyor, aksine hoşlanıyordum. ama neticede güzel bi haftasonuydu işte, geçti gitti...
sonra, j beni bırakmadı. mailler yazdı, geceler boyu skypeda konuştuk. tek bi haftasonuna sığmamış çok şey vardı konuşulacak, konuştuk. güldük, ağladık, yine güldük, dertleştik. galiba en çok güldük...
borumbok bi evliliği yeni atlatmıştım, oh demek istiyorum diye gezinirken, bi ilişkiye hazır değilim derken nerden karşıma çıkmıştı bu adam be? ama çok şükür uzaktaydı, çok şükür doğu kültüründen nasiplenmemişti, "eeeğmm... e bi gelsin bari, takılırız öyle" diye karşıladığım adam bi baktım sevgili olmuşuz!

7.07.2011

arkası yarın, belki yarından da yakın...

çiziktirmiş işte bi şeyler, carlos senden çok bahsetti falan filan... o günler tam da muzo'nun hastalandığı günler. sonra kaybettik muzo'yu. bana o kadar destek oldu ki. günlerce mailleştik. o anlattı ben anlattım, ben ağladım yazarken o ne yaptı bilmem, muhtemelen o da ağlamıştır. eşini kaybetmişti. hamileymiş, kalp krizi geçirmiş, hollanda soğuk memleket malum kışı da sert, karda kıyamette hastaneye yetişememişler... çok sevilen bir arkadaşla insanın eşi bir olur mu, elbet olmaz ama beni anlamıştı, ben de onu anlamıştım kendimce. yakınlaştık.
2 hafta sonra istanbul'a geldi carlos'la beraber. cuma akşamıydı, iş çıkışı koşarak eve attım kendimi, fiktoş'la iki yerden harıl harıl temizliğe giriştik. ev cilalandı parladı, sonra hızlıca bi duş aldık, tam ben giyinirken aradılar, köprüyü geçiyorlarmış. telaşla evden çıktık, havaş'ın taksim durağına gittik. 2 haftada yüzlerce mail yazdığım adam kırmızı çekçekli valizi, kel kafası, gülen yüzü ve valizinden daha kırmızı yanaklarıyla karşımda eli ayağına dolanmış haldeydi. türk usulü selamladım onu, önce elini sıkıp sonra yanaklarını öptüm yani. 
oteline yürüdük valizini bırakmak için. gece uzundu, yük istemiyorduk ama otelde de bizi bekleyen bi süpriz vardı: odasını su basmış! evet, taksim'in göbeğinde bir otelde, kalorifer sistemi bozulmuş ve sadece ama sadece benim vatandaşın odasında tesisat patlamış, odayı su basmış. yarına kadar oda temizlenip kullanılır hale getirilecekmiş, ne yazık ki otel doluymuş, bu gece malesef orada kalamazmış. ama bunlar grup otelmiş ve karaköy'de başka bi otellerinde oda ayarlamışlar, bu gece orada konaklayıp yarın da kendi odasına geçebilirmiş. kabul etmedik, gecenin köründe karaköy'e git bunu bırak, beşiktaş'a dön, sabah kalk git karaköy'e bunu al taksim'e geri getir... bu gece bizim evde kalsın, yarın otele geçer, dedi fiktoş, tamam, dedim.
otelin emanetine joaquin ve carlos'un valizlerini bırakıp istiklal'e yürüdük. yemek yedik, barları gezdik. türk müziği diye tutturdular, bizim bile tahammül edemediğimiz kabus notalarla intihara meyletmesinler, bari 45lik'e gidelim dedik, allahım önünde bi kuyruk sanırsın ki içeri giren 100. kişiye çeyrek altın takacaklar! ulan burası bizim rutubet içinde yüzen, resmen tuvalet kokan 45lik değil mi? neyse, vazgeçtik, şimdi ismini hatırlamadığım, hatta daha önce de hiç gitmediğim başka bi bara gittik yine eski türkçe pop falan çalan.
bar eski bikaç katlı binalardan birine kurulmuştu, 3. kata sol tarafa oturduk. cam kenarında öpüşüp koklaşan bi çift, sağda bi koridor ve bar, koridorun sonunda da yine bizimki gibi ahşap zeminli ufak bi oda vardı. birer bira söyledik, sohbete daldık. sonra sohbet bölündü, joaquin (adı da uzun körolasının, kısaca j diyelim bundan sonra) türk usulü göbek dansı isterim diye tutturdu! o arada acaip bi şey çalıyor, koridorun sonundaki odadan halay çekerek bi grup bizim odaya geldi ve geri gitti. sonra erkin koray çalmaya başladı, sonra da oynak bi şey daha. ısrara dayanamayan civatası gevşek bünyem bunu elinden tuttu, kaldırdı göbek atmaya. al sana turkish belly dance! başladık karşılıklı kıvırmaya... öyle olmaz, o kadın hareketi, erkek böyle oynar... dedimse de dinletemediğim vatandaş bi yandan beni taklit ederek kıçını başını sallayıp bi yandan da "carlos bak, dans ediyorum ehi ehi" şeklinde sevinmekteydi, sonunda bitti de oturduk yerimize. belki sadece 3-4 dakika sürmüştü ama ben kan ter içinde kalmıştım artık nasıl bi çalkaladıysam, birama saldırdım. koca bi yudum alıp j'ye döndüm, öğrendin mi diye sormama fırsat kalmadan parlayan gözleri ve sırıtan koca ağzıyla eğilip beni öptü!

6.07.2011

o kadar sıkılıyorum ki patlayabilirim!

ama böyle buram buram depresyon kokan pis bi yazı yazıp kimseye eziyet etmiycem, onun yerine bitmiş aşk hikayemi anlatıcam.
farkettim ki mütemadiyen bi takım konular hakkında yazıcam edicem diye atıp tutuyorum, ortada icraat yok. ondan sonra da bızbız ediyorum vay efendim sıkılıyormuşum da, elimi attığım kuruyomuş da... bi sus da düşün be kadın, tavuk götü bir sen iki, tövbe tutmuyorsunuz bi türlü. vallahi joaquin'in dediği kadar var, ben politikacı olmalıymışım. "ülkenle ilgili güzel fikirlerin var, çok da konuşuyorsun, sen politikacı olmalısın" demişti cadiz dönüşü. ben de "olamam, çok kirli çamaşırım var" diye cevaplamıştım. haliyle ne demek istediğimi anlamadı, maddeler halinde sıralamam gerekti. yok işte okulumu sidik zoruyla bitirdim, idareyle başım beladaydı, girdiğim her işte bi bokluk çıktı yani ne eğitim şahane ne kariyer, ağzım çok bozuk bunu beni tanıyan herkes bilir ve kesin karalamak için kullanırlar, evlendim boşandım ki bu çok büyük suç, dövmelerim var ki daha büyük suç, bi de ecnebi sevgilim var ki en kirli çamaşırım da bu... son maddeye kadar gülümseyerek dinleyen adam bi anda itiraz etti, "ben kirli değilim, her gün 2 defa duş alıyorum!" ulan sevimli misin nesin... sevimli miydin neydin yani, zira şu aralar gözüme hiç sevimli görünmüyorsun hatta sabah akşam allah belanı versin modundayım. o kiliselere her girdiğinde parmaklarını batırdığın kutsal sudan mikrop kap da dizanteri falan ol e mi!
neyse, beddua faslından evvel sevgi pötürü olduğumuz günleri anlatmak mantıksal zincirdir diyerek aylar önce kaldığım yerden devam edeyim.
yanardağ patlayıp uçak seferleri iptal olduğunda, annem ve teyzem de birkaç gün arayla yana döne beni aradılar "aman şu şu günlerde dışarı çıkma, çıkarsan maske tak, kül bulutları türkiye'ye gelecekmiş, özellikle astımlıların falan çok dikkatli olması lazımmış bıdı bıdı..."  bense yeni başladığım işime "allahım bu karı mı manyak ben mi yetersizim, deneme sürem bitmeden işten mi atılacağım nedir..." korkuları eşliğinde gidip geliyorum ve başka bi şey düşünmüyorum. hemen her akşam dozzycan'ı arıyorum ya da sevgili e'yi ve resmen kafa sikiyorum korkularımla. neyse, uçak seferleri iptalleri salgını istanbul'a kadar ulaştı işte. sonra bi gün fiktoş dedi ki, grinder'dan (i-phone üzerinden kullanılan bir nevi gay-facebooku) ispanyol bi adamla tanışmış, onunla buluşmaya gidecekmiş. iyi, dedim, iyi eğlenceler diledim uğurladım onu. sonra garip tesadüfler zinciri sayesinde o ispanyol adamın (edgar, ki aslen venezuelalı imiş) birlikte seyahat ettiği arkadaşı carlos'la (meğer o da katalanmış) tanıştı fiktoş, hoşlandılar birbirlerinden. bir akşam eve davet edildi carlos, sonra edgar da geldi. istanbul'daki en eğlenceli akşamlarımdan biriydi, en son ne zaman bu kadar güldüm bu kadar güldürdüm hatırlamıyorum. neyse efendim, carlos fiktoş'tan çok hoşlandı, fiktoş ben ilişki adamı değilim dedi, carlos hollanda'ya döndü (evet biraz karıştı farkındayım, ön bilgi olsun, carlos ki sonradan fiktoş'unki olacak katalan, edgar venezuelalı, joaquin ki benimki oldu kendisi, ispanyol ama hepsi hollanda'da yaşıyor. gerçi joaquin sonra ispanya'ya geri taşındı, onu da anlatıcam 2 dakka durun ya) 
galiba her şeyi carlos'un mücadeleci kişliğine borçluyum, tüm yaşadıklarımı. bırakmadı fiktoş'un peşini, aradı, mesajlar mailler attı, duygularına sahip çıktı... ve... veeee... bunca yılın fiktoş'unu kendine sevgili yapmayı başardı! tam helal bu yollar sana carlitoooooos tezahüratlarını yapacaktım ki, dikkatimi dağıttı bağırmayı unuttum!
işe başlayalı 1 ay olmuştu, deneme sürem dolmuş ve ben hala atılmamıştım. atılmadığım için mutlu ama sürekli didiklendiğim için huzursuzdum. gece uykum kaçtı, haftasonu için planlar yaparken birden aklıma ispanyolca geldi. sene 2001, dönem sevgilisi ve ben avrupa filmlerine meraklıyız. ankara'ya cervantes açılmış, ispanyolca kursları başlamış ama öğrenci bütçesine ağır geliyor rakamlar. ama nasıl istiyoruz ispanyolca öğrenmek nasıllll! dünyada en çok konuşulan 2. dil (çince sayılmaz, 2. dil o ama zaten çin 2 milyar, haksız rekabet var) ulen, dedim, istanbul'dasın, maaşın çok iyi değil ama öldürmez de, ben bu cts bi cervantes'e gideyim... evet evet, gideyim, kendim için bi şeyler yapmam lazım. hem kaç yıllık hayalim... böyle böyle uyudum, sabah oldu, yine saat zortlamadan uyandım, kıçımı başımı kaşıyarak odamdan çıktım ve o sabah işe erken gitmesi gereken fiktoş'la karşılaştım koridorda. 
- hayrola hemşire, sabah sabah nereye?
- ay sorma, bu hafta bakırköy'deyim, anca giderim...
- amaaan, akşam da geç gelirsin sen, neyse hadi ben işten çıkınca ararım seni.
- tamam, hadi görüşürüz.
- güle güle.
30 sn sonra 
- kız, asıl haberi vermeyi unuttum, sana ispanyol kısmet çıktı!
-aaaaaa!
- geç kalıyorum ben, akşam anlatırım, carlos'un arkadaşıymış, hadi bye bye...
böyle aldım haberini. carlos sadece haftasonu için gelmiş istanbul'a ama uçuşu iptal olunca 2 hafta kalmış. tabi bu kadar zaman ortadan kaybolunca en yakın arkadaşı olan joaquin de onu merak etmiş, döner dönmez buluşmuşlar, ne yaptın ne ettin faslında tüm istanbul'la birlikte bizim fotoğraflarımızı göstermiş, uzun uzun bizi anlatmış, şöyle iyiler böyle tatlılar... joaquin de bu kadar eğlenceli ne var acaba diye merak edip, bi de allah vergisi etine butuna götüne dolgun akdeniz kadını cazibemden az buçuk etkilenip benimle tanışmak üzere mail adresimi istemiş. carlos endişelenmiş, acaba yanlış anlar mıyım, kızar mıyım diye. dedim ki, ne kızıcam, arkadaş oluruz hem bana da ingilizce pratiği olur belki 3-5 kelime de ispanyolca kaparım arada... SALAAAAAAKKKK! SALAAAKKKKKK KADINNNNN!
neyse efendim, bi akşam açtım ki mailimi ne göreyim, joaquin from holland konulu bir mail okunmak üzere beni bekliyor!..


* devamını da yazdım ama çok uzun olacağı için günlere böldüm, blogspot da sağolsun akıllı bi site, uydu bana kaydetti. netekim serimiz ilerleyen günlerde devam edecek efendim. ben mesela şu an çok fena sarhoşum, devam yazılarını okuyup okuyup efkarlanıyorum...

27.06.2011

bulut bey'in bir haftasonu nasıl geçti?

 ohh, kahvaltıyı bitirdik, bahçeyi şöyle bir kolaçan ettik, çatacak kimse yok. fırsat bu fırsat güzellik uykuma yatayım... 




malum, yaş oldu 15, kendime iyi bakmam gerek...



ama nerdeee yaşıma hürmet! 2 dakika rahat yok kardeşim, ya saksağanı gelir ya karpuzcu geçer, öf!


uyuyamadık, bari şöyle bir yayılıp rahatlayalım. sakarın biri gelip basmasa bari...


ne var canım, birine mi baktın? burda birine sadece ben bakarım hadi uza yavaştan, tadımız kaçmasın.


alamadım ki uykumu, biraz daha mı kestirsem ne yapsam?


yok yok, biraz daha bakayım etrafa, bu bahçeyi hiç boş bırakmaya gelmiyor.


aha da yakaladım, şşşt napıyon gız orda?



hah, korkup kaçtı. ee, eski kulağı kesiklerden kim kaldı?


bahçede düzen tekrar tesis edildiğine göre biraz dinlenebilirim.


 ben gençken var ya, ben... be... zzzzz...........

16.06.2011

efendim bizim ailede müzikten anlayan yoktur pek, hele şarkı söyleyebileni yani duyanları camdan bacadan atlatmadan şarkı söyleyebileni daha yetiştiremedik. hal böyle olunca ilgim alakam da pek gelişmedi, kulağımda kırıntı ne varsa sağdan soldan duyma toplama işte... ha bi de 10 aylık keman ağlatma tecrübem var, yüzüm tutarsa anlatırım bi ara. utanılacak haldeyim netekim... 
neyse efendim, bu yazının sebebi sülalemin aksine intihara teşvik etmeyen, bilakis insanın içinde bi türlü yaşayamadığımız baharı coşturup 2 dk olsun kuşları cıvıldatan bi kısım genç insana destek olmaktır. bu vesileyle mevzudan haberdar olmamı sağlayan pisikopati'ye teşekkür ederim. hadi bakalım bana teşekkür etmeseniz de olur, beğenenler paylaşsın, duyanlar duymayanlara anlatsın. her şeyi de devletten beklemeyelim yani, halihazırda yepisyeni hökümet falan kurulacak meşgullerdir şimdi...



15.06.2011

denizlerde kader anı 21 haziran



















 ben benimki kaç santimmiş öğrendim, sıra sizde... denizden babam çıksa yerim demek kolay ama önlem almazsak sonunda denizden babamızdan başka bir şey de çıkmayacak!

8.06.2011

PROF. DR. MUZAFFER SARIMEŞELİ ANISINA...

2010 mayısı benim için zorluklarla dolu bir aydı. arka arkaya 3 kayıp yaşadım. hepsine ayrı ayrı üzüldüm, ayrı ayrı ağladım. seneleri geldi, geçti. ne yazık ki bir tek muzocuğum'un yıldönümünde mezarı başındaydım. dua ettim, başucuna bir dal sigara bıraktım. yine biraz ağladım... 
bugün az da olsa mutlu ediyor beni muzo'yu düşünmek. ölüm yıldönümüne yetiştirilmeye çalışılan web sitesi gecikmeli de olsa, şu an bazı aksaklıklar da yapsa yayında artık. 
hocam sağlığında kendi bütçesiyle birkaç öğrenciye burs verirdi. eğer her şey planlandığı gibi giderse bu sitenin elde edeceği gelirle bu burslar devam ettirilecek, başarılabilirse bir vakıf kurulacak. çok emek, bolca bürokrasi... ama önünde sonunda olacak, muzo'yu yıldırmadı bürokrasi ya da beyni bezelye gibi küçük ve kıvrımsız olanlar, onun anısını mı yıldıracakmış?
hem kalan fotoğraflarıyla gülen yüzünü hatırlamak hem de akademik dünyaya katkılarını paylaşmak adına hocamızın anısına hazırlanan web sitesini ziyaret etmek isterseniz aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. 

6.06.2011

siz de okuma zevkine bir pencere açabilirsiniz

KİTAPLARINIZI HİÇBİR ÜCRET ÖDEMEDEN İHTİYAÇ SAHİBİ ÇOCUKLARIMIZA ULAŞTIRABİLİRSİNİZ....
YAPMANIZ GEREKEN SADECE 444 0 868 TNT KARGOYU ARAYIP KİTAPLARINIZI HAZIRLAMAK....

*İHTİYAÇ DUYULAN KİTAPLAR*
Milli Eğitim Bakanlığı'nın öngördüğü yayınlar ile Gençlik klasikleri, Çocuk klasikleri, Anadolu Liseleri'ne ve Üniversite'ye hazırlık kitapları, Çocuk hikâyleri, Psikoloji kitapları, Çocuk kitapları ve Öğretmen eğitim kitapları...

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve TNT Ekspress’in imzasını taşıyan kampanya bu güne kadar 31.668 destekçisinin bağışlarıyla bilgiye aç çocuklarımıza 11 yılda 4.347.527 kitap götürdü. Her yıl 350 TNT ekspress çalışanının gönüllü destek verdiği kampanya ile 2020 okul kitaba kavuşmuş oldu.

Kampanyanın onikinci yılında siz de bu gururu yaşamak istiyorsanız, rafa kaldırdığınız kitaplarınızı hazırlayın, “444 0 868” numaralı telefonu arayın ve onları yaşama döndürün… “Yaşasın Kitap… Kitaplarla yaşasın çocuklar…”

 

1.06.2011

bu aşk burada biter


ve ben çekip giderim...

14.05.2011

İnternetin için yürü.

yarın saat 14:00da geveze baykuş da sakarya'da...

11.05.2011

avrupalıyık, allahın adamıyık!

ispanya dönüşü 3 günü istanbul'da özledikleriyle geçirmek isteyen baykuş saat 21:50 sularında karga'dan çıkar ve yanında arkadaşıyla rıhtıma doğru ilerler. birkaç adım önlerinde birbirlerine sarılmış genç bir çift yürümektedir. iş bankası'nın olduğu köşe dönüldükten sonra birkaç adım ötede bir itiş kakış görürler ve hep birlikte duraklarlar. kadıköy belediyesi'nin zabıtaları, göğsüne sıkı sıkı bastırdığı enstrümanını (sanırım trompetti) vermemekte direnen müzisyeni adeta bir sokak çetesi gibi ortaya almış,  çekiştirmekte ve hep bir ağızdan bağırmaktadırlar. müzisyen de bağırmaktadır, enstrümanımı alamazsınız o benim ekmek kapım! genç çift, baykuş ve arkadaşı duraksarlar. baykuş bir yandan olaya karışıp karışmamak arasında gidip gelmekte, bir yandan gece yetişmesi gereken otobüsü düşünmekte, bir yandan da memleket genelinde yaygın tavşan boku sendromuna yakalanmış olduğunu farkettiğinden kendinden nefret etmektedir. o sırada genç çiftin arasında itiş kakış başlar; erkek, zabıtaları durdurmak isterken kadın da sevgilisinin başını belaya sokmasını (malumunuz olduğu üzere ülkemizde haksız yere ezilenden yana olmak ve zinhar ona destek vermek, günlük 3000 kalori almak kadar ağır bir suçtur) engellemeye çalışmaktadır. erkek kadının ellerinden kurtulur ve zabıtaların ortasına dalar, bıraksanıza adamı ne istiyorsunuz akşam akşam, diyerek. zabıtalar sayıca üstündür, bir kısmı müzisyeni çekelemeye devam ederken birkaçı da araya giren haddini bilmezi itip, sen ne karışıyorsun lan, diyerek ne kadar delikanlı ve vazifeşinas olduklarını ispat ederler. itilen erkek sinirlenir, sen bana nasıl dokunursun, diye zabıtalardan kendisini itenin üstüne yürür. görüldüğü gibi sade vatandaşın özrü kabahatinden büyüktür. araya başka sade vatandaşlar karışır, bu adam hırsızlık mı yaptı, bırakın gitsin, ne istiyorsunuz... bu arada zabıtaların amiri olduğunu, bende 6 okka taşak var yürüyüşünden ve sivil giyiminden anladığımız 50li yaşlardaki telsizli zat-ı muhterem, tam bir istanbul beyefendisine yakışır şekilde, sen benim işlemime ne karışıyorsun lan godoş, diye bağırarak olaya ilk müdaheleyi gerçekleştiren genç erkeğin üstüne yürür, yakasını tutup silkeler, defol git lan işine, diye muhtemelen tükürükler de saçarak bir kez daha bağırıp  bir kez daha iter. araya yeni vatandaşlar girer, senin maaşın benim vergilerimle ödeniyor bana hakaret edemezsin beni itip kakamazsın, diye bağırmakta olan genci kollarından çekip adet olduğu üzere ağzını kapatmaya çalışarak trafiğin akmakta olduğu caddeye indirirler. bu arada müzisyeni savunmaya çalışan (hırsızlık mı yaptı diyerek araya girme densizliğini gösteren) diğer vatandaş zabıtalar tarafından karga tulumba tutulur, istanbul beyefendisi tarafından, alın götürün şunu içeri de görsün gününü, talimatıyla ilerideki sanviççilerin önüne park edilmiş olan zabıta minibüsüne sürüklenir. bu arada bazı başka vatandaşlar olayı cep telefonları ile kaydetmekte, bazıları da fotoğraf çekmektedirler...
yeni bir av bulmanın heyecanına kapılan zabıtalar tarafından birkaç saniyeliğine unutulup bırakılan ve karışıklıktan faydalanan müzisyen hala göğsüne sıkıca bastırmış olduğu trompetiyle koşarak uzaklaşır... 
teksas-tommiks oynayan zabıtalar tarafından yaka paça tutulan densiz vatandaş başına allah bilir ne dertler açılmak üzere minibüse bindirilir...
caddeye indirilmiş genç tavşan boku sendromlu vatandaşlar tarafından biraz daha zaptedilip bırakılır...
istanbul beyefendisi elinde telsizi, bende 6 okka taşak var yürüyüşü ve bağıra çağıra verdiği talimatlarıyla minibüse doğru ilerler...
o an kendinden hiç hoşnut olmayan tavşan boku baykuş ve arkadaşı yollarına gider...


dün öğle saatlerinde cep telefonuma bir mesaj geldi, 9 mayıstı ya, sağolsun devletimin ilgili birimi avrupa günümü kutladı. ayıptır söylemesi, avrupa'dan yeni döndüm, kutlamanıza hacet yok zaten onlardan fersah fersah ilerdeyiz elhamdürillah diye cevap yazacaktım ama, kocaaaa devlet yahu, benim gibi kıçıboklu ağzı içki kokan vatandaşın fikrine mi kaldı... cık cık cık ne haddime... diye düşünüp vazgeçtim. netekim bu akşam da gördüm ne kadar avrupalı olduğumuzu, karar verdim hemen evlenip bu ülkenin birbirinden güzel nimetlerinden faydalanarak zevk-ü sefa içinde, ensesi kalın sırtı pek bir hayat sürmeleri için en az 3 de çocuk yapacağım.
rabbime bin şükür sonunda yıkımına başlanan ucubelerden sonra, zabıtalar tarafından hem tu kaka pis zurnacı hem de araya giren hadsiz vatandaşlar gözümün önünde tartaklanıp hakaret edildi. oh, beter olsunlar! teşekkürler kadıköy belediyesi, geçmiş avrupa gününüz kutlu olsun! amin! 

18.04.2011

iyi ki doğdun ceviz...



2000 yılına geldiğimizde milenyum dillere pelesenk olmuştu, sen de milenyum kedisi olarak doğdun cevizim. 17.04.2000'de dört kardeşin en büyüğü ve en kocakafalısı olarak... 1 haftalıktın seni ilk gördüğümde, daha açılmamış gözlerinle, kulaklarınla... ne haylazdın ama! o halinle sürüne sürüne kardeşlerinin üzerinde geziyordun. yumuşacıktı tüylerin, pespembeydi burnun, patilerinin içleri... 

ah ceviz, ne vardı bebek kalsaydın biraz ürkek olsaydın... bugün hamsi pişerdi evde senin şerefine yine... yaz geliyor bak, ben de eve döndüm, şort giyerdim havalar iyice ısındığında. sen de yemek masasının sandalyeleri arasına saklanır, ben oradan geçtikçe bacaklarıma pati atar kaçardın... saçlarım senin geldiğin zamandan daha da uzun şimdi, üstelik örgülerle dolu, takar patini oynardın... belki 11 yaşın verdiği ağırlık olurdu üzerinde, kağıt toplarınla artık oynamazdın ama babam yalnız oturmazdı o tekli koltukta, gider koca kıçınla yanına sıkışırdın sıcağa aldırmadan...

evde hala menekşe yok biliyor musun? sonuncuları sen yemiştin, yokluğunda yenilerini almadık. yukanın, benjaminin saksılarını sardığımız tülleri kaldırdık artık dibine işeyen yok diye, ama sanki üstüne tırmanan olmayınca yuka can sıkıntısı çekiyor gibi be ceviz... bakma, annem çok kızar kovalardı seni saksı başında yakaladığında ama, o da çok özlüyor. daha istanbul'daydım, bi gece yazışırken senden bahsettik, karşılıklı ağladık. bugün gelsen, işesen bütün çiçeklerin dibine, vallahi sarılır o pis kıçını öper sevincinden düşün artık...

dün eve dönerken balkona takıldı gözüm, ne kadar boş görünüyordu bilsen, içim nasıl acıdı bi bilsen ceviz! sen koca kafanla, kirli beyaz pati uçlarınla koştururdun camların kenarında. hatırlar mısın, seni hep camda gören, dışardan bakınca masum bi kedicik zannedip sana dışardan oyunlar eden bi kadın çalmıştı kapımızı. siyamlı kızının yavrularına ev bulmak için bizden yardım istemişti, kedili evin kedi seven ahbabı çok olur diyerek. tortor da senin sayende ev sahibi olmuştu. sen gittin, kaç kedide izin kaldı bak... halini soracak olursan, kısırlaştırıldıktan sonra epey kilo aldı ama mihrap yerinde diyelim, alımlı bi kız hala, gideri var...

zaman ne çabuk geçiyor be ceviz, 2 yıl olacak sen gideli. 2 yıldır gittiğim her kedili evde canım yanıyor. gece orada kalırsam içimden yalvarıyorum, kedi benimle uyusun diye. seni çok özlüyorum oğlum, çok özlüyorum... şu an ağlıyorum biliyor musun? odamda yalnızım, yazıyorum ve ağlıyorum. sen öldüğünde doya doya ağlayamadım ben, o rahat vermedi bana biliyor musun? zaten seni sevmemişti hiç, senin küçücük canın uçup gittiğinde de anlamadı, acıma saygı duymadı. ama şimdi yalnızım ve senin ardından doya doya ağlıyorum, tıpkı geçen sene gibi. sen ardında rengarenk bir iz, kutlanacak bir hayat bıraktın, ama çok özleyince dayanamayıp ağlıyorum işte. dedem öldüğünde sen nasıl teselli etmiştin beni... keşke şimdi de edebilsen! belki bu gece rüyama girersin yine... kaç zaman oldu seni görmeyeli. o kadar gerçek ki ceviz, uyandığımda hala ellerimde hissedebiliyorum tüylerinin yumuşaklığını... ama çok oldu, çok zaman oldu seni görmeyeli. gel oğlum, bu gece gel!

erteledim bu yazıyı yazmayı, bu sene yazmayayım dedim ama dayanamadım işte. sen aklımda oldukça, ben blog yazdıkça, her sene doğum gününde bu sayfa seninle dolacak oğlum. benim koca kafalı, başbelası kıllı sevgilim sen iyi ki, iyi ki doğdun! seni çok seviyorum ve çok özlüyorum!

18.03.2011

aşk sevgiden beter, düşman aslında tümmmmmm sevenler

konuyla hiç alakası yok, janis yollamıştı 28. kez dinliyordum yazıverdim. asıl yazmak istediğim şu, hala bloguma girmek için kolumu bacaklarımın arasından geçirip kıçıma sokup ağzımdan çıkararak klavyeyi kullanıyorum! hani yürütme durdurulmuştu? allah belanızı versin ulan!

8.03.2011

lennnnn noluyo burdaaaa!

çello aradı ben ispanya'dayken, blog yasaklandı, dedi. dün akşam döndüm, bu sabah denedim giremedim bloguma. sonra maillerimi okurken bi arkadaşımın yazısına gelen yeni yorumun bilgisini farkettim, ona bakarken bi denedim, aa, yorum bırakabiliyorum. sonra onu tıkla bunu tıkla aha da kendi bloguma yazı ekledim arkadaş!
bu boktan işi çözmek için başlatılmış bi organizasyon varsa dahil olmaya hazırım, haberdar edin, geri alalım blogumuzu. ne yapmak lazım? bi ses verin.

13.02.2011

boyu bi karışken donlarını kafasına giyip, annesine de "yası ooolmuşum?" diye soran bi insan 32 yaşında tekstil işine girerse sonu nasıl olur? bekleyip hep birlikte göreceğiz... bu arada kafasında don varken kıçı açık mıydı diye sormayın, bana o kısmı anlatılmadı.
ilk eteğimi 3 hafta önce giyip insan içine çıkmıştım, kumaşlarım geldi, ilk çanta modelim de hazır ama hastalıktan kıçımı toplayıp da diktirmeye gidemedim! haftaya cuma uzun yol var, 3 hafta kadar yokum buralarda. aylardır birikmiş konular, seyahat yazıları, inişler çıkışlar... daha ağzımın tadıyla istifamı bile anlatmadım ama suçun bi kısmı tembelliğimdeyse bi kısmı da internet canavarı annemdedir. korkarım sonunda kendisini bilgisayar başından kriko kullanarak sökmek zorunda kalacağım! neyse, uygun fiyatlı bi laptop arayışındayım, yakında bitecek bu mazeretler silsilesi. şimdilik, uzunca süredir koruduğum sessizliğimi bugün de bozmamışım gibi yapalım. martın 2. haftası burdayım.
hoşkalın...

1.02.2011

allaaam arkadaş çevremi değiştirmeli miyim?

- mini etek ve file çorap onlara benden çok yakışıyorsa,
- mini eteklerine ve file çoraplarına rağmen ayakta işeyebiliyorlarsa,
- onlar mini etekliyken ben parti konsepti gereği kaşlarımı göz kalemiyle boyayıp kalınlaştırmışsam, bıyık bulaşığı  çizmişsem ve bahriyeli gibi giyinmişsem,
- onlar 41 ya da 42 numara da olsa topuklu ayakkabı giymişken bende postal varsa,
- bu esnada ojelerim silik, küpelerim çıkıksa,
- ama hiçbir şikayetim yoksa ve bilakis gayet de mutlu bi gece geçirdiysem...

el cevap: HAYIR!

hoşgeldin hemşirem, ne iyi ettin de döndün istanbul'a... her ne kadar ben artık yoksam da orada, senin dönüşün için fazladan birkaç gün beklemek ve kutlamak benim için zevkti. evine hoşgeldin...

20.01.2011

edirneeeeeeeeeeeeeee!

nihohahahah! aylar süren yoğun uğraşlar sonunda çello çalan kedim'e süpriz yapmayı başardım. yaşasın işbirlikçi kocalar, yaşasın nilüfer turizm!