22.07.2011

"iki, birden iyidir. çünkü emeklerinin mükâfatlarını iyi görürler. çünkü birisi düşerse, öteki onu kaldırır. yazık o kimselere ki, yapayalnızdırlar ve düştükleri zaman yardımlarına gelecek kimseleri yoktur."
john steinbeck, gazap üzümleri
bir ikiden iyidir çünkü bir, her zaman bir olacağını bilir, birden çok olmak gibi yersiz beklentilere kapılıp sonradan üzülmez, yorulmaz. bir, düşmemek için çalışır, düşerse de kendi kalkar. zaten o zamana kadar her işini kendi görmüştür, kimseye minnet etmemiştir. ayrıca düşmek - kalkmak insanlık halidir, herkesin başına gelebilir. bir, sırf bu kadar insanca bir şeyi biraz kolaylaştırmak için iki olup dertleri de ikiye katlamaya gerek görmez. bir candır. rakı gibi...
geveze baykuş, gerçek hayat 


buralar dar gelir oldu bana biraz müsade, hadi istanbul yolcusu kalmasın...


19.07.2011

elif: bayan baykuşşş
baykuş ...: canım
elif : napıorsunn
baykuş ...: hiç
kendime acıyorum
sen
elif : nedenn
nolduuu
baykuş ...: yoruldum önemli bi şey yok
elif : :(
baykuş ...: 7 yılın yorgunluğu çöktü bikaç gündür
elif : al benden de  o kadar
yaşananlar çok uzakta kaldı belki ama
yüklerin hisleri hala omuzlarda
baykuş ...: sadece yaşadığımız tarihler uzakta kaldı elif, yaşadıklarımız hala omuzlarımızda
haha
aynı anda
 :D
kardeş miyiz
elif : :)
kardeşizz

sevgili e bu elif, hani çok önce bahsetmiştim çok iyi arkadaş ama boktanötesi sevgili olan sevgili d'nin eski kız arkadaşı... bana bayan baykuş der, bayan kelimesine alerjik reaksiyon veriyorum ama ona hiç kızmam. çünkü sevgili e, sevgili e'dir. benim gibidir. bu gece bir kez daha gördük ki biz gerçekten birbirimiz gibiyiz. hayattan yorgunuz. fazla inanmışız, karşımızdakini kendimiz gibi sanmışız. cık cık cık... ne ayıp!

ilerleyen ama burada yer almayan satırlarda gördük ki içimiz kurumuş. sevindim ben, içimiz de yoksa kaybedecek başka şeyimiz kalmamış demek çünkü. aramızda kalsın kaybetmekten çok yoruldum da...  teninde hala benim kokum dururken beni unutan adamlardan yoruldum mesela. neyse hayat tarzımdaki o kadar kötü şey, beni dünya kadar severken hayat tarzım yüzünden benden uzak kalmayı seçen adamlardan yoruldum. bazen merak etmiyor değilim, ben mi şizofrenim yoksa adamlar mı? hani ben nasılsam öyleyken, yanarlı dönerli meyve tabağı gibi değilken hem sevip hem beğenmemek de nesi? yok yok, kesin içimde bir yerde bir ms. hyde var ve o kaçırıyor adamları. en iyisi sıkısından bir psikanalist bulup o cincücüğünü çıkarttırmak. ay ya kişilik bölünmesi değilse, içime şeytan girdiyse? hocaya mı gitsem? okutup üfletsem ama göbeğimdem zeytin yedirmesem mesela, zeytin yedirmedim diye dualar tutmazsa uğur dündar'ı ararım. o kesin çaresini bulur... sahi, bir saadettin teksoy vardı, ne oldu o?

17.07.2011

allahım bak ayıp oluyor artık...

sevgiliden kazığı yidim, ses etmedim...
param bitti, borç yapmaya başladım, bu da geçer çalışmaya başlayacağım günler yakın dedim...
anamgillen aramız iyice bozuldu, ha gayret bu evdeki son demler didim...
cep telefonum çalındı, tamam buna biraz ses etmiş olabilirim. ama biraz. haketmişti hem...
janis istanbul'a gitti, dozzycan sinop'a. yalnız kaldım, yapacak bi şey bulamayıp delirdim, haftaya da ben istanbul'a gidicem ne var, diye görmezden geldim...
telefon mevzusu yüzünden joaquin'e mail atmam gerekti, gelen cevap regards diye bitiyodu, sabrım taşmaya başladı...
götce bana amerikanyalarda bulup aldığı 4 yıldır dünyanın dört bi yanında aradığım parfümü bi yerde unutup kaybetmiş. bak önce sevindirip sonra üzüyosun, ses çıkarmıyorum...
şu günlerdeki tek dayanağım da dün arayıp kendince müjdesini patlattı, nasıl bi sinsiyim nasıl ikiyüzlüyüm onun adına sevinip kendi adıma üzülürken. birgün olacağını bildiğim ve hatta bir an önce olmasını umduğum şey sonunda olunca eşekten düşmüş karpuz gibi 10 parçaya dağıldım. şimdi mi olmalıydı yani, bu kadar üst üste mi gelmeliydi? delirmeli miyim sonunda, daha mı kolay olur ki hayat? allahım vallahi yetti gari! bu da can! sabrı var sınırı var... bu yazdığım kaçıncı bak, anlatamadım mı derdimi yoksa bir bildiğin mi var? kasap sevdiği postu yerden yere vurur diyeyse bunlar, sevme beni o kadar. bak zaten ramazan geliyor, oruç falan tutmam ben yaz günü. hava sıcak diye kıçım başım da açık geziyorum. makbul bir kul değilim, sevme beni, yerden yere vurma beni. yoruldum!

14.07.2011

eli hafif hırsız bey,
inşallah ingilizce-almanca-fransızca-flamanca bilen bir tek allahın kulu çıkmaz da o telefon elinde patlar. yok kırar türkçe program yüklerim dersen, inşallah telefona bağladığın kablolar cihazlar kaçak yapar da 220 voltu yersin taşakların kavrulur. ha alışkınım ben kazasız belasız atlatırım dersen kazanacağın o paraları yemek nasip olmasın, hastanelerde ambulanslarda sürüm sürüm sürün, yok azmeder yersen de sahte rakıdan zehirlen, kör ol hatta geber. daha alalı 1 sene olmamış caanım telefonumun hakkı götünden başından fitil fitil gelsin hayvanoğlu hayvan!
dün geceki kurbanın

11.07.2011

bu gugıl bence çok komik bi şey

annemin ismini aratınca görsellerde bunu buldum yahu!

10.07.2011

belki de inanmaya ihtiyacım vardı

ay lav yular havada uçuşuyordu ve ben, koca salak bir güzel inanmıştım ona. evet, inanmaya ihtiyacım vardı, kendimi tekrar değerli hissetmeye, beğenilmeye, özlenmeye... bazen bana mail atardı, sadece orada bir yerde beni düşünen birinin olduğunu bilmek bile çok güzel, diye. benim için de çok güzeldi. aslında bir ilişki yaşayıp da ağırlığını hissetmemek, sürekli ensemde olacak değil, ayda ya da 2 ayda bir görüşebileceğim, sevmenin de özlemenin de, beraber olduğumuz her anın da tadını çıkarabileceğim bir adamla olmak güzeldi. çok güzeldi be.

sonra bi gün bana bi mail attı, ispanya'ya dönüyorum diye. hem şaşırdım, hem de sevindim bunun bana nelere mal olacağını bilmeden.

şirketi zaten bi süredir başa baş götürdüğü maliyet hesaplarında yavaştan eksi bakiyeye kaymaya başlayınca hollanda ayağını kapatmaya karar vermiş büyük patronlar. sormuşlar buna, ispanya mı almanya mı, almanca öğrenmeye üşendiğinden ve memleketinin yemeklerini özlediğinden ispanya demiş. halt etmiş! sevinmekle ve desteklemekle ben daha büyük halt ettim tabi, o ayrı...

kurban bayramından bikaç gün önce taşındı ispanya'ya. önce murcia'ya gideceğini sanıyorduk, ailesi orada yaşıyordu ve ben kaynanafobik her türk kadını gibi lanetler okumaya başladım ailesinin yaşadığı bu şehre. sonra cordoba'da yaşayacağı kesinleşti, derin bi nefes aldım, oğğğğh beea dedim. ileride neler yaşayacağımı tahmin ederek ama yine de bilmezden gelerek...

fiktoş izinlerini güzel ayarladı, benden önce çıktı yola. carlos'la hollanda'da buluşup ispanya'ya geçtiler. nişanlı çiftimizin bikaç günlük ispanya turunu müteakip, cordoba'da buluştuk benim gelişimin ertesi günü. bu arada sıçtığımın cordoba'sına direkt uçuş olmadığını belirtmeden geçemeyeceğim. son gidişimde türk hava yolları'ndan malaga'ya gidiş dönüş ucuz bilet yakalamayı başardım ama ondan önce sabiha gökçen'den barcelona'ya, barcelona'dan malaga'ya (adına gülüp geçmeyin, antonio banderas'ın memleketi) aktarmalı uça uça kıçım çıktı. malaga dediğimiz yer de cordoba'ya arabayla yaklaşık 2 saat mesafede bi şehir. yani 2 sevgilinin buluşması çile bülbülüm çile! tabi araya hasret girince saatine çilesine falan bakmadan atlayıp gidiyorsunuz o ayrı. zaten daha havaalanında bekleyen kalabalığın arasında o kabak kafayla kırmızı yanakları görünce ne yorgunluk kalıyor ne bir şey...

9.07.2011

devam ediyoruz...

hiç sıkmadı beni, boğmadı. hafta içi hemen her akşam başka planımız yoksa skypeda buluştuk, cuma ve cts birer mail atıp arkadaşlarla dağıtmaya çıktık, pazarları akşamüstü yine skypeda buluştuk. bazen buluşmadık, "neden?" diye sormadık, "neredeydin, kiminle ne halt ediyordun?" demedik. zaten kimseyle de bi halt etmedik, ben etmedim yani, onun da etmediğinden eminim.

her ay geldi beni görmeye, kuyruk hastanede yatarken 3. ayımızı kutladık, önce çapa'ya ziyarete sonra vedat milor'da izlediğim burgazada fincan cafe'ye... kuyruk'la refakatçi kaldığım her haftasonu akşamları aradı beni, kuyruk'u sordu, onun için mumlar yakıp dua etti, bana moral verdi. bazı günler kuyruk'un durumu kötüleşti, kan bulmakta zorlandığımız zamanlar oldu, tahlilleri borumbok çıktı bazen, hüngür hüngür ağladım...  kırık dökük cümlelerle de olsa, sesi de titrese teselli etti beni. yanımda değilken bile güç verdi. tam da olması gerektiği gibi bi sevgiliydi...

bayram geldi. kuyruk hala hastanedeydi, biletler çoktan alınmış otel rezervasyonları yapılmıştı. son güne kadar düşündüm iptal etsem mi diye, kuyruk "abla iyiyim ben"dedi, atladık uçağa fiktoş'la, düştük hollanda yoluna...

3 gün hollanda, sonra doluştuk arabaya fiktoş-carlos-j ve ben, istikamet fransa... hani eiffel'in önündeki fotoğraf vardı ya, onu ve daha bi sürüsünü çektik, sonra çıktık kuleye. yıllarca gülmüştüm insanlara, "altı üstü bi demir yığını len, ne var bu kadar abartacak?" diye, halt etmişim meğer. fotoğrafları değil evet, ama kendisi... eiffel yine metal yığınıydı ve o kadar güzeldi ki... belki de dini bütün bi zat-ı muhterem okuyup üflemiştir zamanında her gören aşık olsun diye ne bileyim, içimde garip bi hayranlık duydum. gökyüzüne yükselirken incelişi, bi kadının bel kıvrımı gibi sanki. tırmanırken (asansörle elbette, yaya çıkacak kadar da kafayı yemedik ve hayran olmadık yani) farkettim, her şey o kadar düzenli ve o uzaktan baktığımız metal kolonlar o kadar simetrikti ki, sanki eiffel yaşıyordu ve biz onun iskelet sistemi içinde gezintiye çıkmış misafirlerdik.

tepede manzara inanılmazdı. ben ağzım açık oradan oraya koşar ve ardı ardına paris fotoğrafları çekerken ekip dağıldı, fiktoş ve carlos'u kalabalıkta kaybettik. farkettiğim an j'i kolundan tutup sürükledim, kaçırmamamız gereken bi an vardı, kaçırdık.

carlos'un ağzı biraz gevşektir, fiktoş'a evlenme teklif edeceğini bana önceden söylemişti. her ne kadar ben sırrını saklasam da, ağzı tahayyül edebileceğinizden daha da gevşek olduğundan fiktoş'a da söylemiş şapşal. fiktoş da bana sordu, ben buna karşı jest olarak ne yapayım, diye. kabul edeceksen yüzükleri al, dedim. aldı. hatta yine tavsiyeme uyarak, yüzüğün carlos'un parmağına denk gelmemesi ihtimaline karşı bi de zincir aldı ki parmağına uymazsa zincire takıp kolye gibi boynuna assın ve sonra birlikte seçsinler alyansları...

uymuş yüzükler parmaklara, biz onları kalabalıkta bulana kadar takmışlar bile. yanlarına gittiğimizde carlos'un gözleri yaşlıydı, dudaklarında ağlamakla gülmek arası garip ama çok güzel bir kıvrılış vardı. birbirimize sarıldık, daha çok fotoğraf çektik. allah kahretsin dijital ortamı da interneti de teknolojiye dair ne varsa da...

8.07.2011

ve hatta yaşandı

beklemediğim kadar güzel bi haftasonu geçirdik. galiba aradan 1-1.5 ay falan geçmişti, çello'yu ziyarete edirne'ye gittim. "31 yaşımda kadın oldum yahu!" diye anlattım ona ve kelkedi'ye. kendi kapımı da açarım, sandalyeme de mukayet olurum ulen tipi kadından, gerçek kadına evrilmiştim adeta. evet, taksiden minibüsten ya da her ne ise artık o bindiğimiz taşıt ondan, benden önce inip elimi tutan, kapımı açan, sandalyemi çeken bi adam vardı karşımda ve bunu o kadar doğal bi şekilde yapıyordu ki ben rahatsız olmuyor, dalga geçmiyor, "hastir len ordan!" demiyor, aksine hoşlanıyordum. ama neticede güzel bi haftasonuydu işte, geçti gitti...
sonra, j beni bırakmadı. mailler yazdı, geceler boyu skypeda konuştuk. tek bi haftasonuna sığmamış çok şey vardı konuşulacak, konuştuk. güldük, ağladık, yine güldük, dertleştik. galiba en çok güldük...
borumbok bi evliliği yeni atlatmıştım, oh demek istiyorum diye gezinirken, bi ilişkiye hazır değilim derken nerden karşıma çıkmıştı bu adam be? ama çok şükür uzaktaydı, çok şükür doğu kültüründen nasiplenmemişti, "eeeğmm... e bi gelsin bari, takılırız öyle" diye karşıladığım adam bi baktım sevgili olmuşuz!

7.07.2011

arkası yarın, belki yarından da yakın...

çiziktirmiş işte bi şeyler, carlos senden çok bahsetti falan filan... o günler tam da muzo'nun hastalandığı günler. sonra kaybettik muzo'yu. bana o kadar destek oldu ki. günlerce mailleştik. o anlattı ben anlattım, ben ağladım yazarken o ne yaptı bilmem, muhtemelen o da ağlamıştır. eşini kaybetmişti. hamileymiş, kalp krizi geçirmiş, hollanda soğuk memleket malum kışı da sert, karda kıyamette hastaneye yetişememişler... çok sevilen bir arkadaşla insanın eşi bir olur mu, elbet olmaz ama beni anlamıştı, ben de onu anlamıştım kendimce. yakınlaştık.
2 hafta sonra istanbul'a geldi carlos'la beraber. cuma akşamıydı, iş çıkışı koşarak eve attım kendimi, fiktoş'la iki yerden harıl harıl temizliğe giriştik. ev cilalandı parladı, sonra hızlıca bi duş aldık, tam ben giyinirken aradılar, köprüyü geçiyorlarmış. telaşla evden çıktık, havaş'ın taksim durağına gittik. 2 haftada yüzlerce mail yazdığım adam kırmızı çekçekli valizi, kel kafası, gülen yüzü ve valizinden daha kırmızı yanaklarıyla karşımda eli ayağına dolanmış haldeydi. türk usulü selamladım onu, önce elini sıkıp sonra yanaklarını öptüm yani. 
oteline yürüdük valizini bırakmak için. gece uzundu, yük istemiyorduk ama otelde de bizi bekleyen bi süpriz vardı: odasını su basmış! evet, taksim'in göbeğinde bir otelde, kalorifer sistemi bozulmuş ve sadece ama sadece benim vatandaşın odasında tesisat patlamış, odayı su basmış. yarına kadar oda temizlenip kullanılır hale getirilecekmiş, ne yazık ki otel doluymuş, bu gece malesef orada kalamazmış. ama bunlar grup otelmiş ve karaköy'de başka bi otellerinde oda ayarlamışlar, bu gece orada konaklayıp yarın da kendi odasına geçebilirmiş. kabul etmedik, gecenin köründe karaköy'e git bunu bırak, beşiktaş'a dön, sabah kalk git karaköy'e bunu al taksim'e geri getir... bu gece bizim evde kalsın, yarın otele geçer, dedi fiktoş, tamam, dedim.
otelin emanetine joaquin ve carlos'un valizlerini bırakıp istiklal'e yürüdük. yemek yedik, barları gezdik. türk müziği diye tutturdular, bizim bile tahammül edemediğimiz kabus notalarla intihara meyletmesinler, bari 45lik'e gidelim dedik, allahım önünde bi kuyruk sanırsın ki içeri giren 100. kişiye çeyrek altın takacaklar! ulan burası bizim rutubet içinde yüzen, resmen tuvalet kokan 45lik değil mi? neyse, vazgeçtik, şimdi ismini hatırlamadığım, hatta daha önce de hiç gitmediğim başka bi bara gittik yine eski türkçe pop falan çalan.
bar eski bikaç katlı binalardan birine kurulmuştu, 3. kata sol tarafa oturduk. cam kenarında öpüşüp koklaşan bi çift, sağda bi koridor ve bar, koridorun sonunda da yine bizimki gibi ahşap zeminli ufak bi oda vardı. birer bira söyledik, sohbete daldık. sonra sohbet bölündü, joaquin (adı da uzun körolasının, kısaca j diyelim bundan sonra) türk usulü göbek dansı isterim diye tutturdu! o arada acaip bi şey çalıyor, koridorun sonundaki odadan halay çekerek bi grup bizim odaya geldi ve geri gitti. sonra erkin koray çalmaya başladı, sonra da oynak bi şey daha. ısrara dayanamayan civatası gevşek bünyem bunu elinden tuttu, kaldırdı göbek atmaya. al sana turkish belly dance! başladık karşılıklı kıvırmaya... öyle olmaz, o kadın hareketi, erkek böyle oynar... dedimse de dinletemediğim vatandaş bi yandan beni taklit ederek kıçını başını sallayıp bi yandan da "carlos bak, dans ediyorum ehi ehi" şeklinde sevinmekteydi, sonunda bitti de oturduk yerimize. belki sadece 3-4 dakika sürmüştü ama ben kan ter içinde kalmıştım artık nasıl bi çalkaladıysam, birama saldırdım. koca bi yudum alıp j'ye döndüm, öğrendin mi diye sormama fırsat kalmadan parlayan gözleri ve sırıtan koca ağzıyla eğilip beni öptü!

6.07.2011

o kadar sıkılıyorum ki patlayabilirim!

ama böyle buram buram depresyon kokan pis bi yazı yazıp kimseye eziyet etmiycem, onun yerine bitmiş aşk hikayemi anlatıcam.
farkettim ki mütemadiyen bi takım konular hakkında yazıcam edicem diye atıp tutuyorum, ortada icraat yok. ondan sonra da bızbız ediyorum vay efendim sıkılıyormuşum da, elimi attığım kuruyomuş da... bi sus da düşün be kadın, tavuk götü bir sen iki, tövbe tutmuyorsunuz bi türlü. vallahi joaquin'in dediği kadar var, ben politikacı olmalıymışım. "ülkenle ilgili güzel fikirlerin var, çok da konuşuyorsun, sen politikacı olmalısın" demişti cadiz dönüşü. ben de "olamam, çok kirli çamaşırım var" diye cevaplamıştım. haliyle ne demek istediğimi anlamadı, maddeler halinde sıralamam gerekti. yok işte okulumu sidik zoruyla bitirdim, idareyle başım beladaydı, girdiğim her işte bi bokluk çıktı yani ne eğitim şahane ne kariyer, ağzım çok bozuk bunu beni tanıyan herkes bilir ve kesin karalamak için kullanırlar, evlendim boşandım ki bu çok büyük suç, dövmelerim var ki daha büyük suç, bi de ecnebi sevgilim var ki en kirli çamaşırım da bu... son maddeye kadar gülümseyerek dinleyen adam bi anda itiraz etti, "ben kirli değilim, her gün 2 defa duş alıyorum!" ulan sevimli misin nesin... sevimli miydin neydin yani, zira şu aralar gözüme hiç sevimli görünmüyorsun hatta sabah akşam allah belanı versin modundayım. o kiliselere her girdiğinde parmaklarını batırdığın kutsal sudan mikrop kap da dizanteri falan ol e mi!
neyse, beddua faslından evvel sevgi pötürü olduğumuz günleri anlatmak mantıksal zincirdir diyerek aylar önce kaldığım yerden devam edeyim.
yanardağ patlayıp uçak seferleri iptal olduğunda, annem ve teyzem de birkaç gün arayla yana döne beni aradılar "aman şu şu günlerde dışarı çıkma, çıkarsan maske tak, kül bulutları türkiye'ye gelecekmiş, özellikle astımlıların falan çok dikkatli olması lazımmış bıdı bıdı..."  bense yeni başladığım işime "allahım bu karı mı manyak ben mi yetersizim, deneme sürem bitmeden işten mi atılacağım nedir..." korkuları eşliğinde gidip geliyorum ve başka bi şey düşünmüyorum. hemen her akşam dozzycan'ı arıyorum ya da sevgili e'yi ve resmen kafa sikiyorum korkularımla. neyse, uçak seferleri iptalleri salgını istanbul'a kadar ulaştı işte. sonra bi gün fiktoş dedi ki, grinder'dan (i-phone üzerinden kullanılan bir nevi gay-facebooku) ispanyol bi adamla tanışmış, onunla buluşmaya gidecekmiş. iyi, dedim, iyi eğlenceler diledim uğurladım onu. sonra garip tesadüfler zinciri sayesinde o ispanyol adamın (edgar, ki aslen venezuelalı imiş) birlikte seyahat ettiği arkadaşı carlos'la (meğer o da katalanmış) tanıştı fiktoş, hoşlandılar birbirlerinden. bir akşam eve davet edildi carlos, sonra edgar da geldi. istanbul'daki en eğlenceli akşamlarımdan biriydi, en son ne zaman bu kadar güldüm bu kadar güldürdüm hatırlamıyorum. neyse efendim, carlos fiktoş'tan çok hoşlandı, fiktoş ben ilişki adamı değilim dedi, carlos hollanda'ya döndü (evet biraz karıştı farkındayım, ön bilgi olsun, carlos ki sonradan fiktoş'unki olacak katalan, edgar venezuelalı, joaquin ki benimki oldu kendisi, ispanyol ama hepsi hollanda'da yaşıyor. gerçi joaquin sonra ispanya'ya geri taşındı, onu da anlatıcam 2 dakka durun ya) 
galiba her şeyi carlos'un mücadeleci kişliğine borçluyum, tüm yaşadıklarımı. bırakmadı fiktoş'un peşini, aradı, mesajlar mailler attı, duygularına sahip çıktı... ve... veeee... bunca yılın fiktoş'unu kendine sevgili yapmayı başardı! tam helal bu yollar sana carlitoooooos tezahüratlarını yapacaktım ki, dikkatimi dağıttı bağırmayı unuttum!
işe başlayalı 1 ay olmuştu, deneme sürem dolmuş ve ben hala atılmamıştım. atılmadığım için mutlu ama sürekli didiklendiğim için huzursuzdum. gece uykum kaçtı, haftasonu için planlar yaparken birden aklıma ispanyolca geldi. sene 2001, dönem sevgilisi ve ben avrupa filmlerine meraklıyız. ankara'ya cervantes açılmış, ispanyolca kursları başlamış ama öğrenci bütçesine ağır geliyor rakamlar. ama nasıl istiyoruz ispanyolca öğrenmek nasıllll! dünyada en çok konuşulan 2. dil (çince sayılmaz, 2. dil o ama zaten çin 2 milyar, haksız rekabet var) ulen, dedim, istanbul'dasın, maaşın çok iyi değil ama öldürmez de, ben bu cts bi cervantes'e gideyim... evet evet, gideyim, kendim için bi şeyler yapmam lazım. hem kaç yıllık hayalim... böyle böyle uyudum, sabah oldu, yine saat zortlamadan uyandım, kıçımı başımı kaşıyarak odamdan çıktım ve o sabah işe erken gitmesi gereken fiktoş'la karşılaştım koridorda. 
- hayrola hemşire, sabah sabah nereye?
- ay sorma, bu hafta bakırköy'deyim, anca giderim...
- amaaan, akşam da geç gelirsin sen, neyse hadi ben işten çıkınca ararım seni.
- tamam, hadi görüşürüz.
- güle güle.
30 sn sonra 
- kız, asıl haberi vermeyi unuttum, sana ispanyol kısmet çıktı!
-aaaaaa!
- geç kalıyorum ben, akşam anlatırım, carlos'un arkadaşıymış, hadi bye bye...
böyle aldım haberini. carlos sadece haftasonu için gelmiş istanbul'a ama uçuşu iptal olunca 2 hafta kalmış. tabi bu kadar zaman ortadan kaybolunca en yakın arkadaşı olan joaquin de onu merak etmiş, döner dönmez buluşmuşlar, ne yaptın ne ettin faslında tüm istanbul'la birlikte bizim fotoğraflarımızı göstermiş, uzun uzun bizi anlatmış, şöyle iyiler böyle tatlılar... joaquin de bu kadar eğlenceli ne var acaba diye merak edip, bi de allah vergisi etine butuna götüne dolgun akdeniz kadını cazibemden az buçuk etkilenip benimle tanışmak üzere mail adresimi istemiş. carlos endişelenmiş, acaba yanlış anlar mıyım, kızar mıyım diye. dedim ki, ne kızıcam, arkadaş oluruz hem bana da ingilizce pratiği olur belki 3-5 kelime de ispanyolca kaparım arada... SALAAAAAAKKKK! SALAAAKKKKKK KADINNNNN!
neyse efendim, bi akşam açtım ki mailimi ne göreyim, joaquin from holland konulu bir mail okunmak üzere beni bekliyor!..


* devamını da yazdım ama çok uzun olacağı için günlere böldüm, blogspot da sağolsun akıllı bi site, uydu bana kaydetti. netekim serimiz ilerleyen günlerde devam edecek efendim. ben mesela şu an çok fena sarhoşum, devam yazılarını okuyup okuyup efkarlanıyorum...