29.12.2009

alternatif yılbaşı

başlığı yazınca aklıma geldi, refah partisi vakti zamanında istanbul'un fetih yıldönümü kutlaması diye 31 aralık akşamı bi spor salonu dolusu sempatizan ve seçmenle kutlama yapmıştı. ulen şu ülke neler gördü be...
neyse, ben kendi alternatif kutlama önerime geleyim.
şimdi, malumunuz 31 aralık sadece senenin değil, ayın da son günü. yani paracıkların suyunu çoktan çektiği, cüzdanın dibinin fena halde tuttuğu bi zamana denk geliyor. üstelik benim işsiz olduğum şu son aylarda vergi sistemimizde bi değişiklik de olmadıysa, zaten alınan maaş sene sonuna doğru küçülüp bıldırcın boyutlarına inmiş oluyor. velhasıl, kutlama yapmaya hiç de müsait bi gün değil! hele özel sektörde çalışıp, maaşını ayın son iş günü yerine müteakip ayın 5-6sı gibi alanların halini hiç sormayın.
azıtmamak suretiyle gece hayatını sevmeme rağmen, ben yılbaşında evde kalmayı tercih edenlerdenim. sebebi hem o gece fena halde kazıklanmaya duyduğum tepki, hem de it kopuk tabir ettiğimiz muhtelif canlıların sokaklarda ve giriş ücreti ya da fikis mönüsü ne kadar pahalı olursa olsun mekanlarda bi şekilde bulunarak terör estirmesi, tad kaçırması. neticede yeni seneye katil olarak girmemek gerektiğinden yakın arkadaşlarla uygun bi evde toplanıp, yer içer, muhabbetimi ederim.
bu seneyi de dozzy ile sonlandırmayı planlıyoruz. evde küçük bi çilingir sofrası, tv de geyik programlar, trt de süpriz yapıp 30 sene öncesinin nesrin topkapı kayıtlarını yayınlarsa değmeyin keyfimize! dansözsüz yılbaşı olmaz malum. gerçi bi de tombala ve doldurulmuş hindi teranesi var ama onlara yanaşmıyorum. bi kere tombala çok sıkıcı ve boktan bi oyun, ilaveten çocukluğumdan beri hep zorla oynatıldım ve hiç kazanamadım. bırak tombalayı, daha 1 tane çinkom yok. bu çinkoyu da nerelerinden buldularsa... neyse. hindiye gelelim, o koca hayvan kaç saatte pişiyo haberiniz var mı? yok mu? ben söyleyeyim, 6 saat ortalama süresi var. ona en iyi ihtimalle -1/+2 diyelim. hem çok zor bi şey hazırlaması. boynunun derisini çiz, boynu kopar ama içine elini sokacak yer aç bu esnada. sonra hayvancağızın hem boynundan hem kıçından elini sok, içini doldur. hem kes sen, öldür, ye, hem de namusunu ayaklar altına al. ayıp be, ayıp! bi de iç pilava illa fıstık ve üzüm koymazlar mı, deli oluyorum deli! ne işi var orda onların ya? canı fıstık çeken, üzüm çeken bira içsin, yanında istediği kadar yesin arkadaş. hatta yerfıstığı mekanlarından birine gitsin, fıstığın kabuklarını da yerlere atsın kimsenin gıkı çıkmaz. ama dolmalık şeylere sokmayın şunu yahu!
velhasıl, yarı geleneksel yarı teranelere dötüm dönülmüş şekilde gireceğim ben 2010'a. ha gireceğim de ne olacak, o ayrı. maksat gönüller bir olsun, muhabbete bahane. aslında dozzy'nin ertesi gün işe gitme derdi olmasa, benim de bu ay kredi kartım firedi kurugır gibi gelmese biz istanbul'a kaçıp sevgili e ile olmak istiyorduk ama kısmet değilmiş.
ve sadede geliyorum nihayet. dozzy de maaşını ertesi ayın 5 ya da 6sında alanlardan. e ben de iş-kur'dan maaşlıyım. netekim o akşam için bütçemiz epey kısıtlı. geçen gün plan yaparken konuşuyorduk, aklımıza bu geldi, ben de yazayım dedim. belki yandaş bulurum, belki feysboktan da 1.000.000 kişi toplarım ve bundan sonra yılbaşı 6 ocakta kutlanır. bok mu var arkadaşım tam 2009 senedir 31 aralıkta kutladık da ne oldu? ne geçti elimize bolca kırmızı dondan başka? bi de 6 ocağı deneyelim yahu, bakarsınız hoşumuza gider. belki yeni senenin kerameti hayatımızı şenlendirmek için o tarihi bekliyor? hiç mi düşünmediniz? 31 aralığı 1 ocağa bağlayan tam da o dakikada öptüğünüz kaç kurbağa prense dönüştü kızlar? tam o dakikada gördüğünüz kırmızı donların sahipleriyle bugün mutlu bi yuvanız var mı beyler? yeni yıla tuvalette ya da trafikte yakalananlar, sizin müteakip seneniz nasıl geçmişti peki? hadi hadi, nazlanmayın. sizin de hoşunuza gidicek biliyorum. gelin şöyle yamacıma, gelin kuzucuklarım gelin, korkmayın, ısırmam...

dünyaya kendiliğimden gelivermiş olmak istiyorum!

aneyle son 2 haftada 2 kavga ettik, haftaya 3.sü yolda mı derseniz, uzunca bi süre görüşmeyi düşünmediğimden cevabım hayır olacak. en azından yüzyüze değil, telefonda ya da mail vasıtasıyla az daha hırlaşabiliriz ama o da bunlar kadar hasarlı geçmez zaten. ne de olsa, beden dili denen şeyin ötesinde, gözle ve mimikle adam asmaca genlerine sahibim (bknz: babam ve soyu, yani soyum)
ilk vukuatımız geçen hafta cumartesi kahvaltıyı müteakip cereyan etti. haftaiçi babam arayıp cuma akşamı için rakı&çiğköfte davetinde bulununca, ağzının ve babamın çiğköftesinin tadını bilen her aklıselim insan gibi kabul ettim. cuma günü yengem arayıp, akşam için rakı+roka+balık üçlüsü planı yaptığını, üçlemenin başındaki balığın hamsi olduğunu ballandıra ballandıra anlattı. abimlerin ve bizim kaçık gelinin ailesinin de geleceğini ama babamın ben pürüz çıkarırım diye gelmek istemediğini söyledi. (ayıptır söylemesi, biraz yabaniyimdir. kalabalığı, cümbür cemaat kutlama ortamlarını, bayramı seyranı falan pek sevmem. öyle zamanlarda inime saklanır, hayatın normale dönmesini beklerim) ailece birarada olalım tırı vırı, deyince ben de kabul ettim. çiğköfte herzaman yoğurulur ama, gecenin kalanını geçireceğin ev kokmadan balık yemek kolay kolay kısmet olmuyor malumunuz. (allahım ben ne menfaatçi bi tip olmuşum!) neyse, aradım babamı, benim için sorun olmadığını, gidebileceğimizi söyledim.
o akşam ailenin en genci olan caz ve kaçık gelinimizin altınsever olmasından gayrı hiçbi kusuru olmayan tatlı annesi dışında herkes az buçuk alkollendi. hamsiyle ne içilir? su değilse elbette rakı. (cola vs içenlere de acaip gıcığım var, eklemeden geçemedim. katlediyolar güzelim hamsinin tadını da haysiyetini de) tabi hayatta yemek de dahil pekçok şeyden keyif alma engelli annem değilseniz! kendisi o gece 1 kadeh şarabı tercih etti.
neyse efendim, mevzuyu çok dağıtmayayım. ben 3 duble rakı içtim, annem gece boyunca yudumlarımı saydı. ertesi sabah da bombayı patlattı.
konu kilodan, içki göbeğinden açılınca "içmenin de bi adabı vardır..." diye başlayarak daha ilk cümleden kanı beynime sıçrattı. tamam, beyne zaten gidiyo düzenli olarak da burada ne demek istediğimi anladınız, cıvıtmayın mevzuyu. hani içip rezalet çıkarsam, ortalığı birbirine katsam, sıçsam batırsam anlarım, saydır o zaman. içmenin de adabı vardır, ağzınla içeceksen iç yoksa bulaşma bilmem ne de, geçir allah ne verdiyse. e yok. edebimle içiyorum, iki lafın belini kırıyoruz, kalkıyoruz sofradan. ne var bunda? netekim çok sinirlendim, söylediklerimden aklımda kalanlar bu yaştan sonra adabı ondan öğrenmeyeceğim yönünde sarfettiğim cümleler ve bikaç ufak saldırı sözü. sonra da gidip üstümü değiştirdim, halihazırda olay mahallini terketmemiş olan anneme de, ben çıkıyorum, deyip cevabı beklemeden evden ayrıldım.
ahı mı tuttu nedir, ertesi sabah dudağımı 3 yerden kuşatan uçukların kaşıntısı ve zonklamasıyla uyandım. o günü yarı uyur geçirdim, pzt yataktan çıkamadım. salı günü aradı bizimki.
- efendim?
- nasılsın?
- iyiyim... (kibar ol kibar!) eeğm... sen nasılsın?
- ben de iyiyim.
- iyi.
- ee napıyosun?
- napim...
- beni neden aramadın?
- neden arayacaktım ki?
- mailime de cevap yazmadın... aramadın da...
- ne maili?
- sana mail attım ya, ara beni diye. okumadın mı?
- ha? ee, yok, girmedim bikaç gündür mailime.
- senin bi derdin mi var?
- (evet, sen!) eeğğm... yook...
- doğru söyle! bi şey oldu, sen bana söylemiyosun!
- (hasbinallah!) yok anne, nerden çıkarıyosun?
- var, var. rüyamda sabaha kadar seninle uğraştım. bi şey var, sen saklıyosun. hasta mısın?
- (eh be kadın, bu kadar psişiktin de neden yaşadık yıllarca o çatışmaları ve hatta neden hala yaşıyoruz ya?!) ee... yok, değilim (öhö öhö, kem küm)
- hastasın işte! ne oldu? ateşin var mı? öksürürken sırtın ağrıyo mu (ses titremeye başlar)
- ya yok, az bi şey üşütmüşüm, yattım dinlendim, iyiyim şimdi.
- bize gel, sen şimdi yediğine içtiğine dikkat etmezsin, ben sana bakarım.
- (dötüne bak sen! tövbe tövbe...) gerek yok, ben bakarım başımın çaresineeee!
- ben sana geleyim o zaman?
- (hah, bi o eksik. gel, bedenimin hastalığı yetmez gibi ruhumu da kemir!) anne gerek yok, ben iyiyim bidi bidi bidi bidi...
netekim barıştık. bu arada maile baktım, günah çıkarmış. ben de uzatmadım, kapandı konu.
sonra... sonra ne, rahat battı işte, bok var gibi perşembe günü bunlara gittim yine. e müstehak, dediğinizi duyar gibiyim, savunma yapmıyorum, haklısınız. hala ne işim varsa o evde, kaşınıyorum işte. işsizlik malum, can sıkıntısı... cuma akşamüstü yine olanlar oldu. bu defa dişeti kanamasından başlayıp, çıkıyorum da demeden kapıyı çarparak bitirdim. nerdeeeen nereye değil mi? dünya hali işte, laf lafı nasıl da açıyor heheh...
nedir ebeveynlerin derdi? tamam, siz uzunluk anlayışı görece değişken bi süre haşna fışna yaptınız, iki neşenizi buldunuz, o arada isteyerek ya da kazayla doğanın bi mucizesi gerçekleşti, aşkınız meyve verdi, takriben 9 ay 10 gün sonra ıngaaa dedi vs vs. e dedi ama, dediği andan itibaren o da bi birey oldu be güzelim! babamızın toşbiğinden düştük diye bıyık bırakmıyosak, anamızın dünyaya gelirken getirdiği kısıtlı sayıdaki yumurtadan çıkmış bi civciviz diye onun küçük (tamam, sonra büyük, hatta benim ve onun kalıpları karşılaştırıldığında çok daha büyük) bi modeli olmak zorunda da değiliz yahu! anlayın şunu artık!
kuşak çatışması her evde yaşanabilir. ergenlikte az buçuk hepimizin hormonlarının sapıtmışlığı vardır. tabiat anamız öyle münasip görmüş, biz de yaşadık geçirdik o günleri, eyvallah. ama ben artık 31 yaşındayım be! bi düşün lan yakamdan!
şurda iki kelam laf edeyim, hayata üç beş çamur atayım neşemi bulayım diye bi blog açtım, 15 yaş çıtır kız modunda hala anamla nasıl kavga ettiğimi anlatıyorum rezalete bi bakar mısınız ya? insanı zorla şeyediyolar... asabi! ve ergen! muahahahahh! tamam, ben güldüm size de müsade verdim, pek saçma oldu, dalga geçmek serbest.
ailemin yetiştirme tarzına genelde şükrederim. okula kaydımı kendim yaptırmak, servis bulup oraya da kaydımı yaptırmak, ıvır zıvır paralarını bankalara gidip yatırmak, kendi söküğümü dikmek, epeyce bi eskiden sobalı evde yaşarken akşam eve döndüklerinde evi sıcak bulsunlar diye uğraşırken kömürcü suratına sahip olmak, ödevlerimi imzalamak (tamam, bu işin sahtekarlık kısmı ama onu da kendim öğrendim) vs vs unsurları beni şimdi olduğum kişiye dönüştürdü. kendimle hep gurur duymuşumdur. son zamanlarda sık sık çöküşlerimi gördünüz evet, ama arada bu sıfattan bıksam da ben güçlü bi kadınım. (ayrıca üst üste o kadar şeyi kim yaşasa yorulurdu tamam mı) hani aileler vardır, televizyon dizilerindeki gibi sıcak ve samimi bi ev ortamı olur onların. anne işten yorgun gelip surat asmaz, baba saçma salak bi şey anlatan çocuğunu nobel ödüllü bi çalışmayı inceliyor ciddiyetiyle dinler. zor zamanlarda birleşirler falan. bizim ev öyle bi yer değildi. varsın olmasın, diyorum ya, farklı koşullarda yetişsem şimdi olduğum kişi olmazdım belki. isyanım, öyle bi evden çıkmışım da sonradan azıtmışım hayaline kapılan bi kısım mihrakların, 25 yaşımda nihayet iş sahibi olup evden ayrılmamdan sonra birer sevgi pıtlangacı olup, tozlarımdan bal yapmaya kalkmasına! o tozlar anca elektrik süpürgesine çekilir, torba dolunca da çöpe atılır. geçti artık bunların zamanı. benim için geçti.
şimdi bu gereksiz uzun yazıya (ki 2. kavganın detaylarını vermeyişim size duyduğum acımadandır, bakmayın sert yaptığıma, özümde pambukşekeri gibi bi insanım heheh) toplumsal bi mesaj ekleyeyim de içimi döküp rahatlamış değil, memlekete faydalı bi iş yapmış olayım. en azından durumu şöyle bi toparlamaya çalışayım.
efendim, eski yazılarımda da çok anlattım, üreme karşıtıyım ben. bi kere dünyada yer kalmadı tamam mı. ayrıca fütursuzca harcanan kaynaklarımız hızla azalmakta, sular kirlenmekte. ottur ettir ne yiyeceğimizi şaşırdık. gdo hayatımızın sıradan bi tartışması oldu. bi vakitler çok sağlıklı denilen, sosyete salatalarını süsleyen, uzun zaman içinde biz fıkaraların da sofrasına konuk olan soya fasulyesine bile itimadımız kalmadı. ayrıca işsizlik diye bi şey var. buna ek olarak, siz türkiye diye bi yerde yaşıyosunuz, arada unutanlar varsa akşam bikaç kanal gezip haberleri izlesin, gündüz gazeteleri karıştırsın. zorla yazdırcanız ha, böyle bi dünyaya çocuk mu getirilir lan?!
hadi getirdiniz, tamam, yaptınız bi hata, geri sokacak haliniz yok ya mecbur seveceksiniz. şimdi mesajı veriyorum: EDEBİNİZLE SEVİN ULAN! çocuk da bireydir. kafatası sizinkinden biraz küçük olabilir ama beyin taşıyacak kadar gelişmiştir. duyguları vardır, hafızası vardır. hisseder, hatırlar. eleştiri ensesinden tutup boka sokarak yapılmaz. bi kere siz dört ayak üstünde yürümediğinize göre o enseden tutma olayını unutun. kucağınıza alın, oturtun karşınıza, başarısını takdir edin, hatasını da düzgün bi dille anlatın. 3. şahısların yanında konuşulmayacak şeyler vardır, bi zahmet sabırlı olun. dünyaya gelmesini aylarca beklediniz fırçalamak için başbaşa kalmayı da bekleyebilirsiniz. çocuğunuzu dinleyin. sizinle konuşmaya ihtiyacı varken dinleyin ve size ne kadar salakça gelse de (ki muhtelif kuzenlerim büyürken epeyce dinledim, tahammül etmek çok zor anlayabiliyorum ama onu da yaparken düşünecektiniz canım) onun dünyasında büyük önem teşkil edebileceğini kabul edin... dahası... yok mu sanıyorsunuz? bu kadar kolay mı? yok öyle yağma, daha yapacağınız çok şey var. ama nasıl ki her şeyi devletten beklememek lazımsa, çocuk yetiştirme inceliklerini de benden öğrenmeyi beklemeyin anacım. zaten kaç paragraf oldu, uğraştırmayın beni akşam vakti. bi sürü dergi vs var şimdi, psikologlar var, çocuk gelişim uzmanları var. paraya kıyın, onlardan faydalanın. hade bakem, hadeee!
not: arada bikaç uyanık çıkıp, "çok biliyosan sen gitsene psikoloğa, hem buralara da gelip abuklamazsın, kafamızı mikmezsin... " demesin, gittim bile. 2.seansta "baykuşçuğum burda ne işin var? sen git, manyaklar gelsin!" diyerek olayı sonlandırdı. evet arada sapıtıyorum ama her sağlıklı bireyin sapıtma hakkının mahfuz olduğuna da nazar-ı dikkatinizi celbederim!
iyice bezdirdim mi? iyi, iyi. kaç kişi prezervatif almanın daha ucuza geleceğini fark etse kardır. hadin sağlıcakla.
not2: mevzuya "ah yazıııııık, bunun çocukluğu sevgisiz ortamda geçmiş. gel abinin kıllı bağrına..." tadında yaklaşan olursa paralarım vallahi! akıllı olun, bozmayın asabımı!

23.12.2009

a(i)dsl

arkadaşlar bikaç gündür internetim yok. ömer'in dükkanından yazıyorum. geçen sene de böyle olmuştu, modemde sorun yok, pcde yok ama bağlanamıyorum. meğer apartmandan birinin telefonu bozulmuş, onu yapıp elleri değmişken benim bağlantımı bozup gitmişler. bi de bu ara sağlık piroplemlerim olduğundan pek ilgilenemedim. bikaç gün sessizlik olacak, merak etmeyin.
ha, bi de, akut sinüzitmişim.
hadin sağlıcakla...

18.12.2009

iyi ki yaşadın


dün doğum günüydü sema'nın. onsuz kutlandı, son 4 yıldır olduğu gibi. dün doğum günüydü sema'nın, duvarına okuyamayacağı "iyi ki doğdun!" mesajları yazıldı.

17 aralık tanıdığım 3 kişinin doğum günü. biri henüz 5 yaşını doldurdu, biriyle artık görüşmüyoruz. sema ise sarılıp öpemeyeceğim kadar uzakta şimdi.

selda'yla nil'e her gidişimizde anıyoruz sema'yı, tokuşturulan her kadehte onun da payı var, masaya vuruyoruz. sevda kuşun kanadında' yı çaldırıyoruz. severdi sema. daha 28 yaşındayken kuşun kanadına atlayıp uçuvermeyi planlamamıştı, uçtu ama.

ruhun burada olduğu gibi orada da mutlu olsun sema. yürek dolusu tebessümünle bir selam edip gittiğin şu dandik dünya seni unutmadı. iyi ki doğdun, hayatımızın bir ucundan tuttun...



11.12.2009

yard. doç.


sevgili arkadaşım happy, akademik kariyerinin en eziyetli zamanlarını geride bırakmak üzere. 1 ay içinde resmiyete dökülecek olan yardımcı doçent ünvanını kazanışını ve artık araştırma görevlisi (nam-ı diğer bölüm hocalarının kölesi) değil, öğretim görevlisi oluşunu kutlamak üzere, hevesini gazladım ve kendisini daha uzun düşünme fırsatı vermeden kolundan tuttuğum gibi ömer'in yanına götürdüm. happy de artık hızmalı bi kadın oldu, çok da yakıştı. güle güle kullansın derken, bilindik bi asistan fıkrasıyla konuyu kapatıyorum.


tıp fakültesinde hocalar kendi aralarında tartışıyormuş, seks zevk için mi yapılır mecburiyetten mi, diye. tartışmalar uzadıkça uzamış, en sonunda, asistanlara soralım, demişler. daha soran hocanın cümlesi bitmeden tüm asistanlar hep beraber bağırmışlar:

- ZEVK İÇİN!

hocalar şaşkın, yahu biz saatlerdir tartışıyoruz çözemedik, siz düşünmediniz bile...

- mecburiyetten olsa bize yaptırırdınız hocam.


allah kimseyi asistan yapmasın! amin!

hadin sağlıcakla.

9.12.2009

bu da böyle bi anı


bu sokağın sonu benim okulum. soldaki 2. apartmanda bizim leylek'le eşi ikamet etmekte şimdilerde. sağda görülen çizgilide de leylek beyimiz'in ailesi. bi sene yılbaşında ev partisi yapacağız, yavaş yavaş toplaştık sokakta. bekliyoruz bekliyoruz leylek yok, gittik zillerini çaldık. babası balkona çıktı, ev en üst katta bu arada. biz de aşağıdan sesleniyoruz,

- hadi leylek, nerde kaldın?
- ben leylek değilim, daha gelmedi eve.
- ya hacı bi saçmalama, hadi in.
- ben leylek değilim!
- başlatma şimdi, hava soğuk donuyoruz çabuk in be!
- ben leylek değilim, babasıyım.
- hee, tabi tabi...
- vallahi değilim, daha gelmedi eve...

biz böyle epey bi inatlaştık. leylek, ya da hacı leylek, incecik ve upuzun, hafif kepçe kulaklı, sürekli gülen, kemal sunal'ın tüm filmlerindeki repliklerini ezberden okuyan bi arkadaştı. bigün, rüzgarlı havalarda cebinde zippo taşı da uçup gitme, esprileri canına tak edince doktora gitmiş. kan tahlilleri vs vs. doktor almış bunu karşısına, ardı ardına sorular sormaya başlamış. leylek 3.5 atıyor, kesin çok ciddi bi şey var! neyse, doktor her konuyu didiklemiş, en son ailede onun fiziksel özelliklerine sahip başka biri olup olmadığını sorup, babam da benim gibi, cevabını alınca da, ... git lan, senin bi şeyin yok, genlerin böyle! diyerek kovmuş.

velhasıl, leylek babasının kopyasıydı. balkondaki de gerçekten babasıymış! bunu da geç kalan başka bi arkadaş gelip balkona bakıp, bilmemkim amca iyi akşamlar, nasılsınız, dediğinde anladık! ama onlar aynı mahallede büyümüş, kıçları bezli günlerden beri arkadaşlardı. bizim tanışıklık süremiz kısaysa, babasını da hep uzaktan gördüysek ve hiç konuşmadıysak ne yapalım yani?

hey gidi... zaman ne çabuk geçiyor be!

bi feastirin gidin ya!




benim gibi etoburluğa yakın duruşlu ama sebzeseverlikten de vazgeçmeyen insanı bile bezelyeden soğuttunuz şerefsizim ya! ve hatta suböreğinden, patates kızartmasından da. allah cezanızı versin! zayıflayayım diye yapıyosanız da yine sizin ayıbınız, 72 milyonluk koca memlekette gözünüze kestirdiğiniz bi gürbüz ben miyim be?


nedir o reklamların hali, hülyalı hülyalı mutfak tavanını seyreden salak suratlar, fonda abidik bi müzik, zorlama dialoglar... neymiş, aşık olmuşmuş, neymiş daha önce hiç böyle şeyler hissetmemişmiş bikbik! afrika'da mı büyüdünüz kardeşim!? o kadar iltifatı helal süt emmiş, eli yüzü düzgün bi kıza etsen, günde 3 öğün kuş sütüyle besler seni salak oğlan!


bu feast'e yabancı değiliz, eski bi marka aslında, tevellütü geçkince arkadaşlar bilir. zamanında feast diye dondurma vardı, böyle karnı baklavalı falan, tüysüz göğüslü, afedersiniz cillop gibi bi adam oynardı. fonda yanlış hatırlamıyosam yanan bi araba mı artık yanarlı dönerli meyve tabağı mı neyse, alevler vardı. bu vatandaş diri vicudunda ter damlacıklarıyla kameraya doğru yürür, elinde çomağından tuttuğu feast dondurmasını böyle ağzını kocaman açıp bi ısırırdı, çatırt diye de bi ses gelirdi ki... magnum falan halt etsin, kızgın kumdan serin suya bilmem ne hikaye valla! slogan da "çek bir feast!" zamane gençkızlarının halini de varın siz düşünün! ee, nerde o feast nerde bu feast? isim hakkını mı aldınız ne ettinizse, bilin ki size helal etmezler onu. izleyiciniz olarak ben benimkini etmiyorum en azından, paramı da etmiyorum, almıyorum ulen sizin donmuş şeylerinizi. iglo var mis gibi, reklamları da gözümü o kadar cırmalamıyo. karidesi de çok güzelmiş ayrıca, tavsiyesini sağlam yerden aldım. çatlayın siz de, tavandan aynalı top sarkıtın, altına da gelecek reklamda ahu tuğba geçip söylesin şarkıları!


google üzerinden küçük bi araştırma yaptım ama, saatin verdiği üşengeçliğin ve reklamın belki de internetin icadından önce çekilmiş olmasının etkisiyle, az önceki satırları yazdığım esnada klavyeye salyalarımı damlatmama sebep olan o yavrunun fotoğrafını bulamadım. onun yerine arnold abimin gençlik günlerinden bi kare çıktı önüme, geri kalan onyüzbin alakasız arkadaşı ile birlikte. ben de vardır bi hikmeti dedim, aldım buraya ekledim. huuu, reklamcılar, ya adam olun ya da sizi buna vericem ha! sonra uyarmadın demeyin...

5.12.2009

tövbe tövbeeeeee!..

şimdi, biliyoruz ki amerikalılar salak bi millet. nerden biliyoruz dersek, hani malum efsaneler vardır, mikrodalga fırın kullanma kılavuzunda kedi kurutulmaz uyarısı varmış gibi. ateş olmayan yerden duman çıkmaz efendim, var demek ki bunu yapanlar ve var demek ki bunu yapacak kadar büyükbaş hayvan olup, üstüne utanmadan mahkemeye gidenler ve daha da vahimi var demek ki bu büyükbaşlara bilmem kaç bin dolar tazminat verdiren daha da büyükbaş jüriler. netekim amerikalılar'ın salaklığıyla ilgili son derece bilimsel verilerimi sıraladıktan sonra yüksek müsadelerinizle konuya giriyorum.

efendim, başta da dediğim gibi bunlar salak biraz. kooooskoca kıtada yayılmışlar zaten bi taraftan garibim küba'ya it muamelesi yapıyolar, bi taraftan tüm pis işleri meksikalılar'ın üstüne atıyolar, bi taraftan aksanları biraz bozuk diye kanadalılar'la dalga geçiyolar. hayır sanki teksas'ta herkes ingiliz aksanıyla konuşuyo da biz bilmiyoruz, önce bi kendi dötünüze bakın sonra sağa sola çamur atın kardeşim! neyse, bu münasebetsizler komşularına onca kötü muamele ettikleri yetmez gibi, sanki ellerinde koca araziler yok gibi acaip yerlere ev yapmalarıyla da, yerleşim merkezlerinde başlarına gelen ürkünçlüklerle de meşhurlar.

bunların metropollerine bi bakın, istanbul'dan beter çarpık kentleşme elbette ki yoktur ama her büyük şehirde mutlaka 3-5 seri katil vardır. sarışın ya da esmer, striptizci ya da ilkokul öğretmeni, uzun bacaklı ya da baştan ayağa toplam 150 cm olun farketmez, illa bi katilin hedef grubuna girersiniz. metropolde yaşıyorsanız bigün öleceksiniz, kaçış yok. tamam, hiçbirimize kaçış yok, zincirlikuyu'nun kapısında bile yazıyo da, burda mevzubahis olan hunharca katledilmek efendim, şöyle kör bıçakla doğramalı, ne bileyim etlerinizi cımbızla yolmalı falan... neyse, iğrençleşmeyelim.

totosu kıymetli bi kısım uyanık banliyö diye bi yapılanma icat etmiş. aferim, en azından deniyolar şanslarını. bakın bu banliyö işini bulan çocuklar yarın öbür gün lost adasına düşseler hiçbiri ölmez ha, o kadar uyanıklar. ama bilmedikleri bi tek şey var (çünkü türk değiller) o da suyun uyuyacağı ama düşmanın asla! katil dediğin; psikolojisi son derece bozuk, likit bi yaşam formu. girdiği her kaba cuk diye uyum sağlıyor. yeri geliyor yoldan geçmekte olan mutlu tatilcileri çeviren otoban polisi oluyor, yeri geliyor kamyoncu lokantasında servis yapan fıstık garsonun tek gözü şaşı aşçı babası. haliyle bu lokantada servis yapılan etler de... neyse, iğrençleşmeyelim.

kamplar var mesela, karavan parkları falan. woodstock'tan kalma kafası dumanlı amcalarla; bi dönemin fena halde özgür, güzel ve azgın şimdinin memeler göbeğe inmiş ama göbek ısrarla açıkta gezen teyzeleri buralarda ikamet ediyorlar. hani doğayla iç içe, evrensel barış falan ayakları. e tabi amerika dediğin kapitalizmin, efendime söyleyeyim, sapına kadar sanayileşmenin, büyük seçim menülerin cenneti. hal böyle olunca, bu nesli tükenmekte olan hippilerin bebeleri de toplumun geneline adaptasyon engelli bunalım gençler oluyolar, çekiyolar esrarı, içiyolar birayı hadi hoop geceyarısı ağaçlara adam asmaca, yok yatağın altından balta çıkarıp bacak kesmece... neyse, iğrençleşmeyelim.

sonra dağ evleri var, amerikan sosyetiklerinin fanfini finfon mekanları olarak tanınır. işadamı istediği zaman alır yanına kırmızı rujlu platin sarı sekreterini, misket oynamaya gider. haftasonu oynar, bi iyi yorulurlar. iki güncük kaçamakta başlarına gelen en kötü şey aşırı şampanya tüketimine endeksli olarak 1 yılda yavaş yavaş ölecek beyin hücresinin zayiat hızının 48 saate inmesi ve belki defolu prezervatife bağlayacağımız istenmeyen gebeliklerdir. ama ne zaman ki aileyi toplar, torun torba gider noel kutlamaya... sıçtın amca! 5 sene önce satınalıp parçalayarak sattığın rakip şirketin, intihar eden merhum patronunun torunu, meğer senin yosma sekreter değil miymiş! senin dağ evinin inciğini cinciğini öğrenmek için numara yapmış, şimdi bütün çıkışları kapatıp seni ve 7 soyunu benzin döküp üstüne de zippo fırlatıp cayır cayır yakacak, altına patates sokup közlenen patateslerle kumpir... neyse, iğrençleşmeyelim.

koca ormanlık arazinin orta yerinde bi karış boş alan bulsa, gidip oraya şato diken amerikan modelleri var bi de. e tamam, geriye kala kala en güvenli orası kaldı. kaldı da, kardeşim madem metropolde, banliyöde, kampta şurda burda ölenlerin kalanlarına yetimhane yapacaksınız, ne diye her yerine gizli oda, yok tavandan metrelerce zencir sarkan mahzen, labirentli bahçe bilmem ne yaparsın ki? ondan sonra da vay çocuklar kayboldu, aman öldü de cesedi bulunamadı. hadi birileri yaptı yetimhaneyi, tut ki manyakmış bebeleri de tek tek doğradı. gel zaman git zaman keşfedildi bu durum, yetimhane kapatıldı. sen de sonradan görme zenginsin, kıçını silmek için özel imalat yumuşak kağıttan 100 dolarlık banknotların falan var ama serveti hala bitiremiyosun. doğmamış torunlara da kılsın, yiyemesin sıpalar diye paraları ezme gayretindesin. gittin şatoyu aldın. o zaman, ay gece vakti merdiven gıcırdadı, yok pencereler açılıyo da perdeleri üfürüyo ay boynum tutulacak diye bikbiklenme hiç, hakettin. hadi evi görmeye geldiğinde en üst kat penceresinden perdeleri aralamış bakan beyaz yüzlü, saçları kanlı, kolunun altına sıkıştırdığı bez bebeği fena halde çirkin kız çocuğunu görmedin, ulen müştemilatın yanındaki mezartaşına tünemiş karga da mı dikkatini çekmedi salak? o zaman sen bilirsin evladım. aylarca kabus da görürsün, altına da edersin, sonra bi gece seni tırsıtmaktan sıkılan ruhlar yatağın altından ce-eee diye çıkıverirler, seni karga tulumba sürüyüp, yine evi alırken farketmediğin içindeki yosunlardan 8 ton sushi yapılabilecek göle atıverirler. boğulur gidersin, etlerin çürür, sonra... neyse, iğrençleşmeyelim.

iyi de, bi tek biz iğrençleşmiyoruz yahu. bu saydıklarımdan birini içeren en az 1 film görmemiş olan var mı aranızda? hadi bunlar salak, yıllardır dönüp dönüp çekiyolar bu filmleri, ben ne halt etmeye gecenin köründe izliyorum ulen?

3.12.2009

17 kasım'da başladığım taslağı bitirip yayınlama gayretim

Sunay Bey Tarihi


Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde… Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever.





demişim ve kalmış. bu aralar üzerimde bi tembellik var diyeceğim, artık yemezsiniz bu numaraları. evet, itiraf ediyorum; her dem tembelim ben. hayatım düzensizleştikçe uyuşukluk her şeye sirayet eder oldu. bi silkeleneyim dedim bugün. birikmişlerden ortaya karışık yapayım bari, aradan kalksınlar.


sunay akın'a gidişimi abimin bunaklığına borçluyum. eşinin rutin kontrolü için antalya'ya gidecekleri haftasonunu unutup bilet almışlar, bu sayede 2 saatlik o bilgi bombardımanı keyfi de bana ve dozzy'ye kaldı, pek de güzel oldu.
görmek - bakmak diye bi yazı vardı ortaokul zamanı türkçe kitaplarından birinde. yazarını hatırlamıyorum ama şimdi düşününce belki de sunay bey'in kaleminden çıkmıştır diyorum. bakıp da görmediğimiz neler varmış çevremizde, dinledikçe utandım. mesela taksim anıtı. altında kaç defa arkadaşlarımızla buluştuk kimbilir, ben farkında bile değildim, belki aranızda gören gözler vardır, anıtın önünde su yalağı varmış. hikayesini anlattı, ağzım açık dinledim. yalağın varlık sebebi taksim adının nereden geldiğine dayanıyor. eskiden istanbul'un su dağıtım yeriymiş taksim, herkese su taksim edildiği için adı taksim olmuş. heykeltraş pietro canonica'nın çizdiği projeye göre, orada çeşmeler olması ve heykeller tamamlandıktan sonra eski günlere hoş bir gönderme olarak buralardan sular akması planlanmış ancak o yıllarda ülkenin içinde bulunduğu mali sıkıntılar nedeniyle proje hiçbir zaman tamamlanamamış! sunay akın'ın tatlı dili sayesinde gülümseyerek dinledik ama iç burkan bi hikaye bu, zaman zaman gözlerim doldu. google üzerinden küçük bi araştırma yapınca, anıtın hangi yüzündeki heykel neyi anlatıyor, yalak neden orada öğrenmek çok kolay. bilgiye ulaşmanın saniyeler içinde gerçekleşebilecek kadar hızlı ve basit olduğu çağımızda, bilgiden bu kadar uzak oluşumuz yüzümü kızarttı.
tüm hikayeleri anlatmayacağım, benden dinlemek o kadar keyifli olmaz zaten ama ertuğrul fırkateyni ile memlekete dönüş yolunda şehit olan denizcilerimizin, can yücel'le bağlantısı ilginizi çekiyorsa, yokluk içinde hayat mücadelesi veren bir milletin katettiği yolun izini sürmek istiyorsanız, bugün en büyük vazifesi analık olarak görülen türk kadını geçmişte neler başarmış merak ediyorsanız, tarih dendiğinde; çocuklar benim gibi yüzünü buruşturmasın, ülkesinin geçmişini severek öğrensin diyorsanız... sunay akın'ı okumakta ve dinlemekte çok büyük fayda var. çıkışta kısa bir sohbet de, o günü unutulmaz kılıyor.


efendim, bu cicili boyanmış teneke kutu nedir diyecek olursanız, benim bile hatırlamadığım sema şekerlemeleri'nin vakt-i zamanındaki ambalajı oluyor. şimdilerde meloş sultan tarafından topluiğnedir, küçük makastır ıvır kıvırdır için bi nevi alet çantası olarak kullanılmakta.

ısparta'da neler oldu sorusunun cevabı epeyce telaş, biraz da hırgür. meloş sultan süprizimi sevinçle karşıladı ama umulmadık saatte zili çalışım, epeyce paniklemesine ve beni bi süre apartmanın giriş kapısında kim olduğumu anlatmak için dil dökerek bekletmesine sebep oldu. 2 gün sonra 79 yaşına girecek, kulakları biraz ağır işitiyor. haliyle bekleme sürem "anneannelerin sultaaaaanıııııııı!" diye seslenmemden sonra yaklaşık 5 dk daha devam etti. neyse, çok şükür ikna olup eve aldı da boynuna atlayabildim.
rahmetli'nin artık rahmetli olduğunu bilmediği için, 3 gün boyunca sürekli sordu. niye gitti, askere gitmeyecek miydi, ne zaman dönecek, hani ankara'da işe girmişti, öyle iş mi olur... evin her yerinde çerçeveler içinde fotoğraflarımız... çok bunaldım! ama söylesek olacakların karşısında benim 3 gün bunalmam devede kulak kalacak, pinokyo'dan daha uzun bi burunla döndüm işte evime. bayramda kalmayacağım için çok bozuldu, sonra yine gelirim deyip kaçtım.


şu yukarıda gördüğünüz emektar singer'le, meloş sultan harikalar yaratırdı. ben de onu izledikçe özenirdim terziliğe. bi gün oynarken sağ elimin başparmağını dikmemle, bu zararlı hevesten son sürat uzaklaştım!





ve karanlık oda maceralarıııımm! üstte görülen karede ilk leşlerim birarada, hatıra pozu vermekteler. 3000 yıllık zenith'le çekilen 400 asa ilford hp5 filmden geriye kalan kabuk kısmının hemen altında, yıkanmış, kurutulmuş ve kesilerek negatif dosyası içinde olaya dahil edilen filmler görülmekte. baskıyla başım belada, haftada 2 akşam 2şer saatim derneğin karanlık odasında geçiyor ama daha sadece 2 kare bastım. test al, olmamış, biraz daha pozlayalım, sen en iyisi bi test daha al, tamam iyi bunu bas. hmm, kontrastı düşürelim, sen 4.5luk filtre takıp bi test daha al...

bakmayın şikayet ettiğime, o huysuzluk kanımda var. hayatımın en keyifli uğraşlarından biri oldu karanlık oda. az bi şey yetenekli olsam o kadar test almama da gerek olmaz ama zenith'in pozometresi bozuk olduğu için ışık ölçümlerimden hayır göremedim ve yaradana sığınıp tahmini ayarlarla çektim durdum. şimdi basarken adam etmeye çalıştığım için bu kadar testli dertli oluyor, ama beyaz kartı dektol küvetine atıp sallamaya başladığımda, yavaş yavaş beliren görüntüleri izlemek eşsiz bi zevk!

üşenmeyip bi fotoğrafçıya uğrasam, filmleri cdye taratıp gelicem, buraya da koyucam ama... biliyorsunuz işte, bünye meselesi hep. zaten nikon'la çekilenler var daha beklemede. allahım, hadi beni yarattın da, tembel hayvanları neden yarattın!!!

26.11.2009

bazen


söylenecek çok şey vardır, ya da söylenmesi gereken. vardır ya, çıkmaz kelimeler, eliniz diliniz bağlanır üzüntüden...

bazen bir dostun yanında olmak istersiniz. susarak belki, ama varlığınızla ona destek olarak, orada, yanında, sessizce ve sadece olmak istersiniz. çünkü onun üzüntüsüyle, onun kadar üzgünsünüzdür siz de.

bazı haller vardır ki, çaresi yoktur. çaresi yokken söylenenler yalan gelir bana. yalandan teselli olmaz ki... işte öyle zamanlarda, sadece, dostumun yanında olmak isterim. sevdiği bir varlığı kaybetmişken, hayattan bezmişken, kendisi için yaşamaktan uzaklaşmış şunu bunu mutlu etmeye çalışırken... doğru, saydıklarım içinde sadece kaybetmenin çaresi yok. zaten ben de çok iyi teskin ettiğimi söylemedim. yapabilsem yaparım zaten, yapamadığım için yanında olmayı çok istiyorum. sadece yalnız olmadığını bilsin diye.

24.11.2009

gelmişsinnnnnnnnnnnnnnnnn!

çok sevindim çok! nasıl da özlemişim satırlarını... inan ağzım kulaklarımda fiyonk, o kadar mutlu oldum ki... ah... ahh... hoşgeldin, çok ama çok hoş geldin!

19.11.2009

evliya çelebi


birazdan bugün halletmem gereken bikaç işi bitirmek için evden çıkacağım, akşam annemlere gidip yarın da oradan terminale, ver elini ısparta.

bayramlarda ortalıkta görünüp birbirinden gereksiz ve akraba olmasalar dönüp selam vermeyeceğim akrabalarla, asırlarca sürmüş de tüm ruhumu emmiş gibi gelen yersiz sohbetlere katlanmamak için, ya tatile giderim ya eve kapanırım. bu bayram maddi durumlardan ve mevsim normallerinden mütevellit evdeyim gibi görünüyor.

seval'in dedesi istanbul'a gidecek olmasaydı, sinop'ta köy evinde olacaktık ama, dede attı bize kazığı. neyse, neticede bayramda anneannemin yanında olmayacağım. ramazan bayramını ayvalık ve dolaylarında geçirdiğimden, bu defa ön ziyaret yapıp sus payı vereyim dedim. yoksa fena kızacak. bi de, kıyamam onun üzülmesine. kendisi benim kıymetlimdir.

pazartesi akşam ankara'ya döneceğimden, geçici süreyle kapsama alanı dışında olacağım. haber alamayan bi kısım çingene, halimce, seval ve creep merak etmesin, depresyona falan girmedim. bi el öpüp gelicem.

hadin sağlıcakla...

18.11.2009

reklamlar

geçen pazar sunay akın ankara'daydı, ben de önce izleyici koltuğunda sonra kitap imzalatma sırasındaydım tabi. ayrıca pazartesi günü ilk siyah-beyaz filmimi yıkadım, pek heyecanlıydı. bugün filmleri kesip basmaya başlayacağım. bunlar yazılmak için bekleyen konular, gel gör ki nasıl bi tembelim nasıl bi uyuzum anlatamam. o yüzden reklam arası veriyoruz efendim.




ömer bey dövmecim ve yakın arkadaşım olur. türkiye'nin dört bi köşesinden müşterileri olan, makul fiyatlı, temiz işçilikli, hijyene önem veren, işinin piri bi adamdır. dövülesi olan varsa irtibata geçsin, memnuniyet garantisi tarafımca verilmektedir. ankara'ya gelemeyecek olanlar da sitedeki diğer sanatçılarla irtibata geçip, kendilerine en yakın şehirdekini arayabilirler, ama onlarla ilgili malumatım olmadığından yorum yapamayacağım.




istiklal üzerinde bazen tünelde bazen asmalımescit civarında, üniversite şenliklerinde ya da barlarda dinleyebilirsiniz. santur diye acaip bi şey var çaldıkları enstrümanlar arasında, sesi xelefon gibi ama daha güzel, parçalara bambaşka bi boyut katıyor. sitede santurla ilgili bilgiler de bulabilirsiniz. canlı performansları sırasında 10 tl'ye cd satışı yapıyorlar, ayrıca siteye giren herkes ücretsiz 2 albüm indirebilir.




istanbul'a ilk gidişimde gezeceğim, oyuncak deyip geçtiğimiz nesnelerin, geçmişe ışık tuttuğu mekan. mesela oyuncak ayıların ismi neden teddy bear sorusunun cevabını bulabileceğiniz yer. sitede, müzeyi kat kat gezebilirsiniz. bu arada, sunay akın izmir'e de bi oyuncak müzesi açma hazırlığında olduğundan bahsetti. ankara için planı yokmuş, hiçbi belediyenin bi şeye ihtiyacı yok galiba, dedi. ben de, bizim melihimiz var havuzlarımız var daha ne olsun, dedim. acı acı güldük.

16.11.2009

mimbooo

neydi o dans ederek alçak bi sırık altından geçme oyunu? o geldi aklıma, adını hatırlayamadım. neyse, efendim bence süper uyumlu bi insan olan fakat kıymeti takdir edilemeyen sevgili Uyumsuz paslamış, neden blog yazıyorsun mimini. soru kısa ve açık ama cevabım elbette o kadar kısa olmayacak. gevezeliğin şanındandır, deyip uzun uzun anlatayım ben de.

istanbul'daki arkadaşlarımdan en neşelisi, en edepsizi olan fiktoş bi dönem blog yazmıştı. yakın çevreye sataşan yazılar hazırlar, sonuna takvim gibi bugün doğan çocuklara ne isim verelim köşesi yapar, çirkinse uğur yakışıklıysa fiktoş olsun önerilerinde bulunurdu. severek takip ettiğim yazılarına iş yoğunluğu ve heves kaçması sebebiyle son verdi. o ara sadece okuyucu olarak daldım blog alemine.

aradan uzun zaman geçti, totocuğum'la tanıştık. bana her yazısına mutlaka yorum sözü alarak adresini verdi. önce keyifle saldırdım satırlarına. zamanla yorum yazmak yetmedi, ben de başlayayım dedim.

o sıralar ayda 3 hafta seyahat etmeli, türkiye kazan ben kepçeli işimde çalışıyordum. uzun yol maceralarımı yazayım dedim. adana'dan şırdan ve bici, izmir'den parasını alışverişten çok keyif sofralarına harcayanlar, trabzon'dan fındıklı baklava, antep'ten kaçık bayi... diyerek başladım. unutmamak için, beni güldüren ve bazen hüzünlendiren insan hikayeleri aklımın tozlu köşelerinde kalmasın, arkadaşlarım da nerelere gidip neler yaptığımı görsün diye yazdım. araya güncel boklamalar girdi, tv programlarına, hayatın içindeki ömür törpüsü insanlara değindim. eski yazılarım içinde en sevdiğim, bi dönem show tv'de yayınlanan güzel ve dahi'yi dilime doladığım salak ve çirkin'dir mesela. çok şükür programın ömrü blogumdan daha kısa oldu.

şimdi yok o blog. benim rahmetlinin hiç şaşmadan geceyarısı tutan 5000. kıskançlık nöbetinden nasibini aldı. saatler süren dırdır seansının bikaç dakikasını da eskiden bayılarak okuduğu yazılarıma saldırmaya ayırdı. çenesini kapatsın diyerek sildim her şeyi.

marttı sanırım, blogcu'da, günlüktutan olarak tekrar yazmaya başladım. bu defa gizli. anlatmaya ihtiyacım vardı. sayesinde arkadaşlarımın çoğunu göremez olmuştum, yanında her aklıma geleni süzmeden anlattığımda katlanmam gereken asık surat ve manasız deşilmelerle uğraşmak istemiyordum. ofiste iş arkadaşlarım, yahu baykuş hanım, insan sizinle hiç yaşlanmaz... derken, ekm'den bi gün, sen burada böyleysen, kimbilir evde nasılsın? eşin de senin gibi mi? nasıl eğleniyorsunuzdur, gibi cümleler duymaktan bunalmıştım. evde öyle değildim çünkü. evde eğlendiğimiz günler eskide kalmıştı. hayatımın her alanına müdahele edip, boynuma da içi çivili eğitim tasmasını geçirmeye çalışan rahmetli sayesinde akşamlarım o kadar da iyi geçmemeye başlamıştı. ama içimdeki enerjiyi bi yere boşaltmam gerekiyordu. kıvırcık'la kaynattığımız dakikalar da yetmez olunca, blogcu maceram başladı işte.

önce günlük tutayım dedim, bi baktım hebelek gübelek yazıyorum, koyverdim gitti. formda olduğum günler, malzeme de bolsa, çok yazdım çok güldüm. bu arada ilham perim ilhamim yani seval cennetcehennem'i yazıyordu. "mart ayı dert ayı ve pıncır sorunsalı" yazısıyla varlığını keşfettim. onu okurken, artık olur olmaz insanların saçma tacizlerden bıkıp yazmayı bırakan sevgili ıhlamur'u tanıdım.

önce ıhlamur bıraktı blogcu'yu. tanıyanlar bilir, yazılarını mutlaka görsellerle bütünler. bazen insanın yüreğine dokunur, bazen alır ege kıyılarında masal sahneleri izletir. blogcu bi noktadan sonra, kapasiteniz doldu efendim, daha fazla fotoğraf eklemeyiniz, akıllı uslu yazınız, deyip, çözüm önerilerine de kapısını kapatınca topladı valizini, elinde masalları ve tüyden kalemiyle buraya geldi. okuyucuları olarak biz de peşinden tabi.

bizim gibi başka blogcuzedeler vardır burada, sürekli yaşanan teknik sorunlara daha fazla dayanamayıp ben de geldim. hatta oradaki yazılarımı üşenmeyip taşıdım, arkamda hiçbirini bırakmayayım diye hırslandım bile. deli miyim nedir, kendi bokumla kavgalı olduğum bi gündü galiba.

bi gün seval de dayanamadı, bi baktım blogspotta, ilk yazısı hala aklımdadır. "düşündüm, taşındım." zekidir ilhamim, derdini hızlıca anlatır, dolambaçlı yollara sapmaz, benim gibi sündürüp okuyanı bezdirmez. sevinçle karşıladık kendisini, ilk yorumunu ıhlamur yazmıştı.

bi süre sonra çingene ve halimce de geldi. creep zaten önceden yerini hazırlamıştı. aramızda kalsın, çingene de eskiymiş ama çaktırmıyormuş.

böyle başladım blog yazmaya, ama zaman içinde benim için çok farklı bi anlam edindi. sadece burada kalmayan arkadaşlar buldum bu sayfalarda. birbirimizin derdine çözüm aradık beraber, birlikte üzüldük birlikte güldük. bazen içimize kapandık, birbirimizi dürttük kalkıp savaşmaya devam etmek için. aramızda yazmaya ara verenler oldu işte, anlattım ya. seval de şimdi onlara katıldı. kararına saygı duyuyorum ama onun yazılarını çok özleyeceğim. bi gün yine aklına esmesini ve delireyazmasını bekleyeceğim, ıhlamur'un dönüşünü beklediğim gibi.

blogum benim gözüm kulağım, hayata açılan pencerem. hergün açıp, rengarenk satırları okumaktan, komşu pencereleri dikizlemekten, bahçede oynayan kedileri, tepişen yetişkin çocukları seyretmekten zevk aldığım yer.

kimlere paslayalım? ilk kurbanımız geçmiş yazılarında mim izine rastlamadığımdan ne diyeceğinden çok da emin olamadığım jana . sonra bu aralar gereksiz bi adsızın yorumlarından haklı olarak bunalan JTO ve yakında benden bi araba sopa yiyecek olan çello çalan kedi .
bekliyorum efendim. esen kalınız.

12.11.2009

3 - 2 - 1 Dzzzz...


tv rehberinizden yeni bir eleştiri geliyor. kanal d'nin yeni programını duymuşsunuzdur. tanıtım jeneriğinde amerikan versiyonundan alınan görüntüler çok dinamik bir havaya işaret etmekte. gel gör ki, o saatte sabah programlarına katılan haminneler formata uygun düşmemiş.
sunucu klasik anonslarını yaptıktan sonra, gazlı bir başlangıç adına "hazır mıyızzzzzzz?" diye bağırıyor, haminnelerde tepki yok. "üüüüüüüüççççççç, ikiiiiiiii, birrrrrrrrrrr, pişirrrrrrrrrr!" dediği anda stüdyoda bir alkış tufanı beklerseniz vay halinize. neredeyse horlama sesleri gelecek!
iki aşçı ve yanlarında yarışmacı yamakları, bir telaş saldırıyorlar ocaklara, doğrama tahtalarına. maksat yarım saatte en az 3 çeşit yemek hazırlamak, süre bitiminde haminneler jürisine tattırıp en çok oyu toplamak. yemeği birkaç teyze tadıyor ama oyları arka planda horuldayanlar veriyor. hani iki rüya arası gözlerine ne çarparsa, hangi ekibin koşturması gönüllerine hoş gelirse hesabı.
izlediğim bölümde jüride zevksiz bir seksi teyze vardı. parlak kırmızı kayık yaka kazağı, komik incili takılarıyla yaşının farkında olmadığını gösteren bu kadıncağızın en ilginç yeri mavi ojeli uzun tırnaklarıydı. mavi, mor, siyah, bordo ve gümüş tonlarını ben de severek kullanırım ama tırnaklarım maviyken kazağım kırmızı değildir. el insaf be teyzecim, hiç mi aynaya bakmadın?
yarışan ekiplerin isimleri kırmızı domatesler ve yeşil biberler. şimdi, turşuluk malzemeden bahsetmiyorsak, domates dediğin zaten kırmızı. soğuğa dayansın diye köpekbalığı geni verilen domatesler bile halihazırda kırmızı çıkmaya devam etmekteler. biberin kırmızı, sarı, dolmalık, sivri, jalepeno, arnavut... gibi sürüyle çeşidi var tamam, ama biber denince benim aklıma ilk gelen zaten yeşil. ee, bu renk vurgusuna neden ihtiyaç duyuluyor peki? tamam, tv yapımcılarında seyirci salaktır, gülme efekti vermezsek espri yapıldığını farketmezler, kahraman kendi kendine konuşmazsa bu odada ne aradığını ve bulduğuyla ne yapacağını anlamazlar vb pekçok önyargı mevcut ama domatesle biberin rengini de biliyoruz be kardeşim! şu programı aziz nesin yapsa bu kadar salak yerine koymazdı izleyiciyi.
sunucunun halini tavrını da pek tutmadım. emekli nba oyuncusu havalarında, sanki yedi cücelerle konuşuyor gibi eğilmezse duyulmayacağını falan sanıyor. esprili olacağım diye biraz zevzekleşiyor.
netekim beğenmedim efendim. izlemiyorum, tavsiye etmiyorum.

8.11.2009

kokladıkça...


ilk mim deneyimimle karşınızdayım arkadaşlar. hayatımızda iz bırakan kokular mimi için juve' ye teşekkür ederek başlıyorum.


kenzo-kashaya en sevdiğim parfümdür. kullandığım tüm parfümlerin içinde tenime onun kadar uyan olmadı. tatlı koku severim ben, sayesinde yaklaşık 2 sene mest olarak gezdim ama artık türkiye'ye gelmiyor. free shoplarda da rastlamadım hiç. bu yakınlarda amerika'ya gidecek biri varsa sipariş verebilirim.


taze nane kokusu içime ferahlık verir, salatalara ufak ufak doğrarım damağımda kokusunu duymak için. nane limon içemem ama barış manço'nun şarkısını mırıldanırım bazen, naneyle meşgulsem.


evim hep tütsü koksun isterim. favorilerim tarçın ve sandal ağacıdır. bir de muhteviyatından emin olamadığım darshan. salondaki küçük kitaplıklardan birinin bir rafında tütsülerim ve vanilya kokulu mumlarım durur, önünden geçerken mutlaka içime çekerim.


karton kolilerin kokusu bana hep babaannemle halden civciv almaya gittiğimiz zamanları hatırlatır. bu yüzden kargo göndermem gerektiğinde içeride fazla koli varsa hızla kaçmaya çalışırım. civcivler sempatik ama kokuları ı-ıh.


2. köprüyü geçip bebek sahilden istinye tarafına giderken hangi mevsim olursa olsun camı açar ve denizi solurum, iliklerime kadar ait olduğum şehrin kokusu hücrelerime işlesin diye. deniz kokusu nerede olursam olayım bana istanbul'u hatırlatır ve nasıl bir psikolojide olursam olayım iyi hissettirir.



ceviz'in patileri pek hoş kokmazdı, ama tepiştiğimiz zamanlarda dayanamaz kulaklarını da patilerini de ısırırdım. evet biraz midesizim galiba, ama o sevgi patlaması anlarında kendime hakim olamazdım işte. çok özlüyorum onu...



rakı kokusu beni mest eder. diş çıkarmaya başladığımda aramızda kurulan bağlar, ezine koyun peyniri eşliğinde güçlenerek bugünlere geldi. çiçek pasajı'ndan geçerken havadaki rakı ve meze kokularını içime çekmeye bayılırım ve bazen amaçsızca dolaştığımda sırf havayı koklamak için pasaja girerim.



turşu kokusu her daim ağzımı sulandırmıştır, bazen buzdolabına gece taarruzlarında yarı yoldan döner ve balkondaki bidona koşarım. turşucu vitrinlerindeki kavanozları seyretmek gibi tuhaf zevklerim de vardır.



sevgili kokusu... hani ayrılığı daha da acı kılan... sadece bana olmuyordur, burnunun direği sızlamak vardır ya, o sızı geçmediyse daha o adamı unutamamışımdır. kokusu burnumda 3 sene kalan adamı hatırladım bunu yazınca. son görüşmemizi, her şeyin dönülemez şekilde bittiği akşam, evinin kapısında vedalaşırken ona son sarılışımı hatırladım. burnumu boynuna gömüp uzun uzun, derin derin koklamıştım... canım nasıl da yanmıştı o kokunun bir daha üzerime sinmeyeceğini farkettiğimde. bazen, bugün yaşadıklarımın, ona yaptıklarımın bedeli olarak evren tarafından verilen bir ceza olduğunu düşünüyorum. insan neden en çok sevdiklerini yaralar ki? (kıvırcık'a itiraf: daha önce benim için çok özel bir ilişkim olmuştu ve içine bir güzel etmiştim :))



şimdi yine canavar ilan edileceğim ama bebeklerin kokusunu sevmem. herkesin bayıla bayıla öptüğü o kafaları ve gerdanları bana hep ekşimiş süt ve kusmuk gibi kokar. ıykk!


bir de yazın otobüslerdeki insan kokusunu sevmem hiç! kokarcalarla seyahat ettiğimden şikayet etmiştim ya bir yazımda. hadi (anlayamıyorum ama kanıksadım) banyo yapmayı sevmiyorsunuz, artık ruhunuzun pisliğinden midir üşendiğinizden mi bilemiyorum ama camları açmak çok mu zor anlamıyorum ki... sırf bu yüzden havaların soğumasını dört gözle beklerim. ayak kokusu gibi iğğğğğrenç detaylarla kimsenin midesini bulandırmamak adına, güzel kokulara dönüyorum.


şu yukarıdaki fotoğrafta görülen kokutgaç, çanakkale'deki beyefendinin, bir arkadaşı tarafından hayata geçirilmiş tasarımıdır. suya çam esansı damlatıp altına mum yakarım. eve huzur veriyor, ormandaymışım yanılsaması. seviyorum. daha yakından çektiğim fotoğrafları beğenmedim, salonumdan küçük bir detayı görün diye bunu yükledim.



çok uzattım sanki. en güzeli sona sakladım ama.


çocukluğumun geçtiği yer olan anneannemin evinin kokusu, en çok özlediğim kokudur. dedemin babasıyla beraber yaptığı 3 katlı bir yuva. orta katta biz yaşardık, üst katta bir dönem kiracımız vardı. benden 3 yaş küçük olan kızıyla, kendi evlerini alıp taşındıktan sonra da görüşmeye devam ettik. kuzenim niloş'un en yakın arkadaşı olan gül artık bir anne. üst katsa bayramlarda eve doluşan aile bireylerinin yatak odaları haline geldi. alttaki odalardan birinde dedemin marangoz atölyesi vardı, mengeneye elimi sokar törpülerle oynardım, testerelerinin birini bırakır öbürüne saldırırdım, sonunda kızıp kovalardı rahmetli. bir odaya kışlık erzak depolanırdı, pekmezler, toprağa gömülen peynir küpleri, turşu bidonları... bizim katta salıncağım vardı, dedeciğimin tavana çaktığı takozlardan sarkan iplere asıp binerdim. sonra kuzenlerin muhtelif jimnastik faaliyetlerinde kullanıldı senelerce. şeker gibi kokar o ev, eski ahşap kokusuna karışık tatlı bir aroması vardır, uzun bir aradan sonra eve girdiğim anda burnumu okşayıp gözlerimi dolduran. hey gidi...



mim kuralları gereği konuyu paslamam gerektiği, mim olayına aşina olanlarca malumdur. bilmeyenler de bu vesile ile öğrensin efendim. ilk mimimin kurbanları ilham perim ilhami olarak kulaklarını sık sık çınlattığım sevgili seval , hınzırlığını hanımefendi görüntüsünün ardına ustalıkla gizleyen çingenemiz (5000 denemeden sonra pes edip linkini uzun uzun veriyorum) http://cingenevapuru.blogspot.com , verdiği molayı daha fazla uzatmamasını umduğum PİSİKOPATİ ve bugünlerde ev taşıma bahanesiyle arazi olan özlediğimiz arkadaşımız, adaşım halimcegunce .


bekliyorum kızlar, hadi kolay gele.

7.11.2009

geç kalanlar







Geç kalanları göstermek istiyoruz… yolun başında olanlar gecikmesin diye… Çok fazla zamanımız yok. Hemen, şimdi, şu anda söylenmeli ve yaşanmalı… Ne söylenecekse… Ne yaşanacaksa… Seyircimize mesajımız basit aslında “hayat ’seni seviyorum’ demeyi erteleyecek kadar uzun değil… hepsi bu…






40 yıl düşünsem, diye başlayan meşhur cümle vardır ya, eminim bugüne kadar "devlet tiyatroları'nın bana böyle bir oyun oynayacağını tahmin etmezdim!" diye bitirilmemiştir!



tiyatroya gittim bu akşam. kıvırcık davet etti sağolsun, ettiğine de pişman oldu galiba. sahnede evliliğim vardı! şaka gibi, ama ciddiyim. biz vardık, bizim sorunlarımız, dünyada eşi benzeri yok diyerek aşık olup zamanla birbirinden uzaklaşan iki insan...



sadece kadınla erkek rol değiştirmişti. kadındı eşini sıkboğaz eden, artık evliyiz her zaman beraber olmalıyız, önceliğin ben olmalıyım, her şeyi benimle paylaşmalısın... diye başlayıp eşinin boynuna tasma takmaya çalışan, onu bir hayvan gibi kafese sokmak isteyen, bunu sevgi adına yaptığını zanneden...



içim acıdı. 1. perdeyi sinirden gülerek izledim. kıvırcık üzüldü, eşi üzüldü. bilmiş de getirmiş gibi, bir şey söylemeye çalışır gibi oldu, hay allah... vs vs. önemli değildi, konuyu bilmiyorlardı ama bilseler de önemli değildi. önemli olan iyi niyetti ve ben bu akşam sayelerinde güzel bir oyun izledim.



bu akşam sayelerinde kendimi izledim, unutmaya çalıştığım evliliğimi izledim. hayat beni nasıl da yaralamış, neleri kaybetmişim, nerelerde hata yapmışım, onu izledim. ve bir defa daha takdir ettim kendimi, zamanlama yeteneğimi, olmadığını sandığım zamanlama yeteneğimi.



pervin ünalp yazmış, beğendiğim bir sanatçıdır. trt zamanında oynadığı dizilerden değil, sahnede yapabildikleri için, sesi için, hayat verdiği role kattıkları için takdir ederdim onu. sezon başında ilk programı aldığımda görmüştüm bir oyun yazdığını ve sahneleneceğini, ama ismini unutuvermişim işte. çok da istemiştim görmeyi, nereden bilecektim ki beni, bizi anlattığını...



bizim yaşadıklarımızdan tek farkı finaldi. erkek, eşini işyerinden bir kadınla aldattı ve eşi tesadüfen yakaladı. akşam evde kavga çıktı, erkek eşine bir tokat attı ve o anda yaşadığı pişmanlıkla evden çıktı, arabasına bindi... ışıklar söndü, sahne karardı, acı bir fren sesi, akabinde çarpışma! öldü!



bekleseydim, her şey ya da birkaç şey düzelecek diye bekleseydim, bize de olacağı buydu. aldatma kısmını saymıyorum, bana yaşattığı onca sıkıntıya rağmen eski eşime güvendiğim tek konu buydu, sadıktı. ama önünde sonunda yaşanacak olan buydu. karşılıklı yaptığımız manevi eziyet bir yana, bir gün gelecekti ve fiziksel şiddete dökülecekti duygusal çalkantılarımız. bir gün gelecekti ve çevreme duyduğu kıskançlık bana şiddet olarak yansıyacaktı. emindim, hiç olmak istemesem de emindim bundan. hayatım boyunca ne annemden ne de babamdan yemediğim tokadı o atacaktı bana ve her şey şimdi olduğundan çok daha kötü bitecekti. şimdi ona duymadığım saygının adı bile geçmeyecekti. bana kazık attı yerine bana tokat attı demeye utanacaktım, ama o tokadı yiyecektim, eminim, adım gibi eminim!



bu akşam sahnede biten evliliğimi izledim, özlemle ya da sevgiyle anmasam da hala içimi kanatan, hala uykularımı kaçıran, nelere mal olduğunu dönüp dönüp hesapladığım evliliğimi izledim. bir kez daha şükrettim, bu kadar cesur olduğuma, kararlılığıma... iyi ki, iyi ki...

6.11.2009


onun yaşadıklarına maruz kalsam, sadece yumruğum değil orta parmağım da havada olurdu!
uykusuzum, isyan havalarımdayım, bugün farinelli'yi tekrar izledim ve hayattan nefret ediyorum! neden bu kadar boktan olmak zorunda ki?

5.11.2009

hayat

bazen bir ağız dolusu diş, pür neşe gülerken ya da seni ısırmak üzereyken gördüğün...
deli miyim nedir?

akşamın sorusu

elidor'un dünya çapında ünlü 7 saç bakım uzmanlı reklamında sadece 4 uzman sayabilen bi tek ben miyim? bi de, saç boyama gurusu olan bacımın kendi kafası neden bok rengi acaba?

fırrrkkk fırrrkk...

burnumu çekerek döndüm sayfama. geçen hafta abimin 3 gün tatilinden faydalanmak üzere yayılma davetine icabet ettim ve evlerini istila ettim. oradayken istanbul'dan bi arkadaşım aradı. sağolsunlar, beni çok özlemişler, cts de doğum gününü kutlamak için küçük bi parti organize etmişler ve mutlaka orada olmam lazımmış :) sana uçak bileti alıyorum, atlayıp geliyorsun, her şey bana ait, sadece gel ve eğlenmene bak, diyerek beni havalara uçurdu. uçak bileti masrafına kıyamadım, uzun pazarlıklar neticesinde otobüste anlaştık ve cuma gece 2 de yola koyuldum.
sevgili sırt çantama ne sokuştursam diye dolabın karşısında şaşkın şaşkın bakınırken tekrar aradı, hava muhalefeti hakkında bilgi verdi. gece giymek için 3 alternatif seçtim, diş fırçam ıvırım zıvırım derken aklıma şal ve bere geldi. yok canım, o kadar da değil... dedim ama, ne olur ne olmaz diyerek aldım. boşuna yük ettim bunları homurdanmalarım sabah 7 de istanbul'a yağmur ve fırtına eşliğinde indiğim an kesildi. o nasıl bi havaydı yarabbim, daha kasım gelmemişti ki!
manimanyak barbaros bulvarındaki nilüfer'in önünden beni aldığında aklımda sadece sıcak bi yere girip uyumak vardı. netekim eve kendimizi zor attık ve saatlerce hor hor hor. akşam çıkıp pasta aldık, bagaja atıp eve döndük. yavaş yavaş toplandık, o arada ben yine dızzz. yaşlanıyorum galiba, yolda pek uyuyamadım ve sersemliğim ertesi gün boyunca sürdü, allah sonumu hayretsin. neyse, kıçımda pireler uçarken manimanyakcığım yemek hazırlamış, kalktım, şamata gürültü yedik, süslenme faslı başladı. oyçokluğuyla saçlarımı toplamama karar verdiler, topladım. banyoda makyaj yaparken fotoğraf çekmeye başladık, gece boyunca devam ettik. ilk durağımız geniş bi salon ve kocaman masalı sakin bi yerdi. en azından biz gidene kadar sakindi diyelim. sonraki mekan için biraz endişelerimiz vardı çünkü benim orada sabıkam var! bikaç ay önce kapıdaki kocaadamla kavga ettim de.
neymiş efendim, kadınları almıyorlarmış! yok ya! dün gece de girdim, içerde benden başka kaç kadın vardı, şimdi niye almıyorsunuz, ayrımcılık bu vs vs... derken adamla birbirimize girdik. gayler rahatsız oluyormuş efendim, hadi ordan. asılmam etmem, yiyecek de değilim ya kardeşim, ne rahatsız olacaklar benden? al bu çocuklara sor, benden rahatsız oluyor musunuz? yoo... ee, sana ne? neymiş, limiti 5 kadınmış, hastir len! hava atacak, kastıracak, egosu yeterince tatmin olduğunda da, tamam hadi bu defalık gir, diyecek. hey yavrum, sen bendeki doğuştan gelen şirretliğin ne menem bi bok olduğunu bilmiyorsun tabi... netekim 5 yerden cazgırlık yaparak kocaadamı yorduk, en son mustafa carladı carladı ve, yürü kız içeri sen de, diye kolumdan çekip beni bara soktu. o gece bizimkilerden biri az bi şey olay çıkardı, başımıza bi dolu bodyguard üşüştü, tabi kocaadam da. ben de bi elim belimde, öbürünü havada sallayarak, beni almıyordun içeri bak kimler olay çıkarıyor gördün mü, diyerek adamı iyice sinir ettim.
neyse efendim, girişte bi kavga daha etmeyelim diye, pasta almaya çıktığımızda kocaadama telefon edip haber verdik. yine de tedirginim tabi, kutlama gecesi neden ağzımızın tadı kaçsın değil mi? canım aradan o kadar zaman geçti, saçım farklı, makyaj var zaten tanımaz bile, falan diye konuşa konuşa gittik. bu arada pastadan kocaadam ve saz heyeti için bikaç dilim ayırıp paketletmiştik, girişte çocuklardan biri paketi verdi, ben de başımla hafif bi selam verip en hanımefendi halimle yürümeye başladım. o sırada arkadan bi ses:
- ee, bu akşam kavga etmeyecek misiniz? muhahahah!..
biz aramızda anlaşmışız kardeşim, sana ne! diye tırnaklarımı gösterecektim ki, hiiiç sesimi çıkarmadan yoluma devam ettim çünkü kocaadam da kahkaha attı, hazır ortam şenlenmişken pislik yapmayayım dedim, girdim içeri.
cts dolayısıyla çok kalabalıktı, adım atacak yer yok desem yalan olmaz. çok şükür o kalabalığa. bahçeye yürümek biraz daha kolay olsaydı, daha çok çıkardım ve kesin zatüre falan olurdum. 2 sigara molası neticesinde sadece burun akıtıp öksürtecek kadar üşüttüm.
geçen gidişimde bi midyecinin tezgahını komple yemiştik, yine ona gidelim dedik. ben bütün gece midye hayalleriyle içip dans ederken, doğum günü çocuğu yorulup biraz da sarhoş olunca hevesim kursağımda kaldı, boyunumuzu büküp eve döndük.
pazarın büyük kısmını da uyuyarak ve tembellik ederek geçirdik. akşamüstü 5 gibi zor bela sevgili e ile buluştum. yine yağmur yağmur yağmur... olsun ulen, ne olursa olsun seviyorum ben bu istanbul'u. kendimi ait hissettiğim tek şehir o, gerçek aşkım, en sevgilim... bekle beni istanbul, az kaldı.
pzt sabah 7de evden çıktık, beşiktaş'tan motorla üsküdar'a geçtim. efe tur ofisinden izmit biletimi aldım, ankara'ya hangi saatlerde sefer olduğunu sordum ve cinnet dakikalarım başladı. bu efe tur mafya olmuş arkadaşlar! bana uygun olan tek saatinde 3 numara ve bilmemkaç numara boştu. bilmemkaç numara en arka ve koridordu, 3 numara en ön ve koridor. ben hep ortalarda ve cam kenarında giderim, hatta arkaya yakın bile olabilir ama cam kenarı şart. önlerde hep çok konuşan yaşlı teyzeler oturur, kafamı kitabıma da gömsem konuşur, anlatır, torunlarının fotoğrafını gösterir, evli misin diye sorar... özetle, ömrümü yer. neyse, başka firmalara sorayım dedim ve maratona başladım. servisin gelmesine 15 dakika var, mutlaka bi firmadan bilet bulurum değil mi? bok bulurum!
ilk hedef bikaç kapı ilerdeki kamil keçi, aa kapı kilitli! neyse, şurada nilüfer var, hay allah izmit-ankara çalışmıyorlarmış. pamukkale, ne, izmit'e girmiyor mu? ayyy, servis gelmek üzere geri koş!
istikamet harem, canım dünya kadar firma var, elbet biri gider. hah, izmit seyahat. nasıl? izmit seyahat izmit'ten ankara'ya gitmiyor mu? siz niye meydanı bu kadar boş bırakıyorsunuz, ben şimdi ankara'ya gitmek için illa efe tur'a mı gitmek zorundayım yani? metro da mı gidiyor? e iyi de ben metro'yla kavgalıyım, 4 senedir yazıhanesinin önünden bile geçmemişimdir. tamam, kamil keçi nerdeydi, bi de onlara sorayım. ne? siz de mi?! gürkan mı? o nerede? sağa dönünce, en sonda.... aaa otobüs kalkmak üzere, koş koş! neyse, bi gideyim, bileti oradan hallederim artık.
- alooo, niloş, ben şimdi servisteyim, yolu tarif edince amca anlamadı sizin ev kaçıncı etap? hee, izmit'e geldim, teyzeme süpriz yapcam ses çıkarma. ne, yanında mı şu an?! neyse...
internetten bi fayda göremedim, terminalden ayarlarım deyip tekrar yola çıktım. azimliyim ama, ne olursa olsun efe tur ya da metro'ya gitmemeliyim. bu arada akşam fotoğraf dersim var, en geç 6da ankara'da olmalıyım ki yetişeyim, hay allah, mecbur gidicez galiba ya...
- ankaraaaaaa, ankaraaaaaaaa hemen kalkıyor ankaraaaaaa....
- hah, ankara, cam kenarı var mı?
- var abla ama arkada biraz.
- olsun olsun, saat kaçta?
- aslında geç kaldı, yağmur yüzünden trafik sıkışmış çok şanslısınız.
- (heee, sorma...)
kayseri firmasıymış, çok kalabalık değildi, oldukça rahat bi yolculuk geçirdim. bi süre sonra radyoyu duymamayı başardım, kitabımı bitirdim, biraz uyukladım ve işte, yine buradayım.
salı gününü yorgan altında termofor eşliğinde terleyip uyuyarak geçirdim. akşamüstü bi duş, koca bi kupa adaçayı (ııyk) tekrar yorgan altı, uyu uyu uyu... şimdi iyi gibiyim. sadece burnum akıyor, az da öksürük. bugün ilk işsizlik maaşımı aldım, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. sabunum bitmişti 3 market dolaşıp burnumu düşürecek gibi kokmayan bi sıvı sabun bulup aldım, haberlerde sıvı sabun yok satıyor demişlerdi de inanmamıştım. doğruymuş, geriye sadece hacımisi kokanlar falan kalmış. helal olsun domuzlara, müslüman geçinen şu memleketin insanına da korkudan bile olsa el yıkamayı öğrettiler ya, valla bravo.
hadin sağlıcakla diyeceğim ama, kiminle konuşsam şifayı kapmış. hadin fırk fırk diyeyim madem...
bu arada hasta olmak yerine niye şifayı kapmak deriz? şifa kapsak zımba gibi ayakta olurduk kardeşim, neden yorgan döşek yatıyoruz? hayret bi şey ya...

27.10.2009

şeker

ya da dilber hanım... güzelliği dillere destan gelinim dün gece oğlumun yanına uçmuş. evinde yas var, şimdilik sadece pıncır olayları anlamaya başlamış ama bikaç güne kadar e.t. ve fındık da özleyecekler ve arayacaklar.
böyle zamanlarda ne söylemek gerekir hiç bilemedim ben, elim kolum bağlandı kaldı. ama biliyorsun sevalim, seni çok iyi anlıyorum ve acını paylaşıyorum. sadece sabırlı ol, evde daha senden sevgi bekleyen 3 uşak var, aç ya da sevgisiz kaldıklarında yeni oturma eylemleri yapabilirler. evde oynamaya ve seni delirtmeye hazır 3 uşak var, bizimki gibi bomboş kalmadı hanenin içi. ve şeker... daha güzel gözlerinin içine bir kere bakamadan bende bile ne tatlı hatıralar bıraktı, hep güzelliği ve nazlı halleri düşünülecek ve tebessümle anılacak bir efsane o...
kendini üzmemeye çalış, iyi anılar katlanmayı kolaylaştırır. seni seviyorum ve yanındayım canım.