19.06.2012

evvel zaman içinde...

votka derler adına, büyük mü büyük siyah mı siyah bir köpek yaşarmış bozkır şehrinde. aslında bir istanbul çocuğuymuş ama kader onun yolunu önce ankara'ya çizmiş, sonra da babasının peşinden tekrar istanbul'a, denize...  

bu kara böcük henüz 1 aylık tombalak bir bebeyken gelmiş tolga'ya. ziyadesiyle şanslı bir yavruymuş aslında, onunki bir kurtuluş hikayesiymiş.

anne-babası çekmeköy'de bir villada yaşıyorlarmış, nasıl olduysa buncağızım bostancı esnaflarından bir hayvankıymetibilmezin eline düşmüş. tutmuş, vahşi olsun bekçilik yapar diye merdiven altına kapatmış el kadar yavruyu eşşoğleşşek! yaygaracı olacağı bebeliğinden belli olan o günlerdeki adıyla paşa (bu da ne menem modaysa, tüm köpekler paşa olmuş) haklı olarak korkmuş ve sürekli vıyıklıyormuş. tolga'nın en yakın arkadaşı ve eşinin iş yeri bu merdiven altının yakınındaymış (hala orda) yavru ciyaklamalarını duymuşlar, araya araya nerede olduğunu bulmuşlar.
votka kapatıldığı yerden çıkarıldığında kahverengi olduğunu sanmışlar, üstü başı leş gibiymiş. sen buna bakamazsın, deyip adamın elinden almışlar ve kendi iş yerlerine götürmüşler önce. daha 1 aylık yavru ne yapar? oturduğu yere ya işer ya sıçar. votka da 5 katı işeye sıça gezmiş, arkasından sile sile bir hal olmuşlar. tabi bölgenin asıl sahibi rex etrafa gönlünce sepeleyen bu ufaklığın ortaya çıkışından pek hoşlanmamış. şunu bir yıkayalım demişler, o kadar kirliymiş ki başedememişler, bu böyle olmayacak deyip veterinerin yolunu tutmuşlar. artık arap sabunuyla mı köpürttüler, domestos'a mı bastılar 1 gece bilmem, iyice yıkanıp temizlenince onca kirin altından pırıl pırıl siyah bir köpek çıkmış.
o günlerde tolga işten ayrılmış, bir süre çalışmama kararı almış, daha önce beslediği ama ayrılmak zorunda kaldığı köpeğinin yasını tutmaktaymış. aramışlar, müjdeyi verip arabaya doluşmuşlar, istikamet ankara...

(votka 3 aylık)


yeni şehrinde, yeni evinde çok sevilmiş votka, adı artık paşa değilse de paşalar gibi bakmışlar ona. saatlerce yürüyüşlerle, koşmayla kovalamayla sporcular kadar kondisyon tutan votka, genetik yatkınlığının da katkısıyla tanımayanlar için birazcık şaşırtıcı olacak kadar büyümüş, çok yakışıklı bir delikanlı olmuş. üstelik eve gelişinin 1. ayında çişini kakasını sokağa yapmayı öğrenecek kadar da akıllıymış.

bu güzeller güzeli köpeğin tek kusuru varmış, heyecanı. ne zaman sokakta sahibiyle gezmekte olan bir köpek görse coşar, tasmasını çekiştirerek o köpeğe doğru koşarmış. bazen karşılaştığı kendi gibi heyecanlı bir erkek olurmuş, kavga çıkarmış. netekim 2011 senesinin kasım sonunda istanbul'a dönüp gelen votka, bir sabah sahilde yürüyüş yaparken yine uzakta gördüğü bir köpeğe koşmak için var gücüyle atılmış. o sırada tasmasını geveze baykuş kardeşiniz olanca acemiliğiyle tutmaktaymış. bu atağa hazırlıksız yakalanan baykuş yerden havalanmış, kollarıyla çizgi filmlerdeki gibi havada daireler çizerek yere tekrar kavuşmuş, sol eli ve sol dizi sizlere ömür...



birkaç gün içinde baykuş öğrenmiş votka'nın dilini, akşamları birlikte gezer geceleri koyun koyuna uyur olmuşlar. birbirlerine çok bağlanmışlar ama votka da huyundan vazgeçmemiş, fırsatını buldukça olay çıkarmaya devam etmiş. her güzelin bir kusuru vardır demiş baykuş mecburen, votka'yı kavgacılığıyla heyecanıyla bağrına basmış zaman zaman çok kızsa da.



kış bitmiş, bahar gelmiş, istanbul çiçek açmış. bu arada baykuş işsiz kalmış. böylece hem sabah hem akşam yürüyüşlerine birlikte çıkmaya başlamışlar. fakat işsiz geçen günler uzadıkça baykuş'un tadı kaçmış, canı sıkılmış, sinirleri bozulmuş. votka'nın kavgaları, çekiştirmeleri onun için dayanılmaz olmuş. oğlanın aslında bir kabahati yokmuş, her daim yaptığı neyse yine onu yapıyormuş ama baykuş'un kafası artık bu kadar aksiyonu kaldırmıyormuş. sonunda yürüyüşlere ailece çıkma kararı almışlar ve olay tatlıya bağlanmış.

ilk birkaç gün yürüyüş saati gelip de baykuş'ta bir hareketlenme göremeyen votka şaşırmış, gelmiş patisiyle dürtmüş, burnuyla itmiş, ellerini yalamış, hoplamış zıplamış ama bakmış ki tolga gelmeden sokağa çıkılmıyor, oturup beklemeye alışmış.

bu bekleyişler pazar akşamüstüne kadar sürmüş. bir gün önce sahildeki kayalara yalnız tüneyen baykuş, bu sefer tolga'nın ısrarıyla yanına votka'yı da almış. evden çıkmadan önce sıkı sıkı tembihlemiş, "oğlum bak yaramazlık yok, kavga yok, tasmayı çekmek yok. beni üzme..." iki haftadır baykuş'la başbaşa yürüyüşe çıkmamış olan votka sevincinden havalara uçmuş, artık konuşulanı mı anlamış yoksa neden iki haftadır yalnız çıkmadıklarının farkında mıymış bilinmez, o akşamı çok sakin ve uslu geçirmiş. birlikte sahile inmişler, ikisinin yanyana sığacağı büyük ve arkasında yaslanacak başka bir kaya daha olan bir kaya bulmuşlar, battaniyelerini serip denize karşı oturmuşlar. baykuş kitabını okumuş, votka kah denizi kah arkasındaki yürüyüş yolundan geçen insanları ve köpekleri izlemiş. hava kararmaya yüz tuttuğunda da toplamışlar çantalarını, eve dönmüşler. gökten üç elma düşmüş, hepsini baykuş yemiş!

...

itle yatan bitle değil ama çok büyük bir sevgiyle kalkıyor. 7 aydır bu kocakafalı itle yatıyorum ve bugüne kadar yorganın üstüne yatıp benim üstümü açtırması dışında bir zararını görmedim. her sabah uyandığımda yan yastıkta uyuyan sevimli suratlı bir herif dışında ayakucumdan bana bakıp kuyruk sallayan sevgi dolu başka bir herifle daha gözgöze gelmek güzel. üstelik yan yastıktaki herif beni daha çok kızdırabiliyor, ayakucumdakiyse sadece sokaktayken. hem beni yastık olarak kullandığından geceleri oldukça komik sahneler yaşayabiliyoruz. ben uykumda çok kıpırdandığımdan oğlanın uykusu da sık sık bölünüyor, ben sağdan sola dönerken kafasını kaldırıp bekliyor, ben yerleşince kafasını bacağıma geri koyup denk geldiği yeri beğenmezse az kıpırdanıp rahat edeceği bir yerime yatıyor.bazen yatakta bilgisayardan dizi izlerken uyuyakalıyorum, uyandığımda kafasını göbeğimde, yan dönmüşsem bacağımda (bknz: alttaki pozumuz) ya da yüzüstü dönmüşsem totomda bulabiliyorum.



köpekli hayat hem çok keyifli hem de zor, bir kere kesinlikle özgürlüğünüz kısıtlanıyor. iş çıkışı arkadaşlarla iki tek atıp eve öyle gideyim deseniz aklınız onda kalıyor, dönüş saatiniz gelip de dönmediğinizde sıkılacağı, sizi özleyeceği gerçeği var aklınızın bir kenarında. çok istediğinizde yine yapacağınızı yapıyorsunuz ama vicdan azabıyla. benim gibi çok gezenler için bir anda ayakbağı olabiliyor, kime bırakıp da nereye gideceksin bunun yemeği suyu dert değil ama gezdirmesi var... çok yorgun olmak, hastalanmak gibi bir lüksünüz yok mesela, 40 derece ateşiniz de olsa, yağmur da yağsa, yerler buz da olsa sabah ve akşam yürüyüşe çıkılmalı, çiş kaka yapılmalı, enerjisi en azından biraz atılmalı... onun da temiz havaya, biraz gezinip bacaklarını açmaya ihtiyacı var. tam anlamıyla size muhtaç, onun eli ayağısınız, hayatla bağısınız. tombalak yavruların cazibesine kapılmadan önce bunları gerçekten oturup iki kere düşünmeli insanlar. çoğunluk düşünmediği için, geçici heveslerle alınıp daha haftası dolmadan sokağa atılan binlerce kedi var köpek var. bu canlar ya sokaklarda zorlu hayat şartlarının karşısında, ya kötü demenin bile iyimserlik sayılacağı barınak koşullarında hayata tutunmaya çalışıyorlar. çok acı, çok yazık.

köpek sahibi olmak çocuk sahibi olmakla eşdeğer bir sorumluluk. biraz anne olmak gibi, yani KORKUTUCUUUUU! özellikle de benim gibi asla ama asla anne olmayı istemeyen bir kedi insanı için. hayvanları ayırmadan severim ama hayat arkadaşı olarak evinde kimi istersin deseler ilk tercihim kesinlikle değişmez, kedi de kedi! peki ben bu kadar kediciyken nerden çıktı bu kokar ayaklı it? babasıyla birlikte gelip hayatıma giriverdiler işte. o da başka yazının hikayesi olsun. belki de başka adresin... tolga'ya deşifre oldum da, taşınayım mı kalayım mı karar veremedim henüz. bakalım...

17.06.2012

ben masumum hakim bey!

suçlu hayatımdır! hayatın bana atmaktan bıkmadığı çalımlardır. belki biraz da genetik tembelliğim... yok yok, hayat hayat. evet, hayat.

taslaklara kaydettiğim on küsür yazıyı gündem değişikliklerinden mütevellit sildim attım, şöyle bir eski yazılarıma baktım hep vaat hep vaat. ya da çemkirme, onu almayın bunu dürtmeyin bilmem ne. yazmıyorum artık, aslında yazamıyorum. 2 seneyi geçmiş bu atalete kapılalı, kendimden nefret ediyorum. işin en garip yanı da şu ki, 33 senelik hayatımın en kötü dönemi olan rahmetli ile evliliğim ve boşanma sürecimde bile bugünümden daha efektifmişim, blogspotta kapladığım yere değmişim. şimdi? zırt!

bahaneler aramadım yazmayışıma, zaten başucumdalar. hayatım kötü gidiyor ve ben 8 sezon boyunca ızdırap sıçan bir yerli dizi tadı vermemek için kafamı kuma gömüp haykırıyorum "YETTİ ULAN!" diye. toprak sesimi emiyor, örtüyor sıkıntılarımın üstünü. kimse duymuyor, bilmiyor. ağzıma doluşan kum tanelerini tükürüp yoluma devam ediyorum.

arada iyi şeyler de oluyor elbette. mesela bugün sahile gidip kitap okudum. yatak odamdan denizi görebiliyorken, uzun süredir kafamı kaldırıp da bakmadığımı farkettim tam şu sahil kelimesini yazdığım anda! galiba artık gerçek bir istanbullu oldum. buna üzüleceğimi hiç düşünmemiştim. yeni taşındığım zamanlar, daha araba falan yok toplu taşıma ve kuyruk günleri sürmekte. kadıköy'de ya da üsküdar'da sıra beklerken hep denizi seyrederdim. bana huzur verirdi, o saate kadar ne yapmış da yorulmuşsam ya da neye üzülmüşsem unuturdum. etrafıma şöyle bir dönüp, denize gözünün ucuyla bile bakmayan insanlara hayret eder ve onlara acırdım. bu yıllar boyu böyle sürdü hep, hatta "sen denize aşıksın" demişti bir arkadaşım bir gece. sahilde kayalara tünemiş sigara içiyorduk, peee sene 2006, mümessilliğimin son zamanları...

neyse efendim, ne diyorduk, iyi şeyler. evet, mesela evimiz yıkılacak. aslında 2 gün önce başka bir yer bulup çıkmış olmamız gerekiyordu ne iyi di mi? bu küçükyalı'da da kiralık fiyatları almış yürümüş, fil boku kadar olmuş afedersin! tren istasyonunun yanında, ama hakikaten hemen yanında, salonu ray ve peron manzaralı, ay çok afedersiniz ama sikimsonik bir apartman dairesine 1750tl kira isteyen evsahipleri var mesela. potansiyel kiracıların gelir seviyeleriyle ilgili tahmin ve beklentileri ne iyi di mi? canımın içi pozitif evsahipleri, seviyorum sizi. o kadar seviyorum ki dayanamayıp gıdınızdan öpücem!

neyse, kızmıyoruz, konudan sapmıyoruz, iyi şeyler diyoruz. evet, dün akşamüstü gerçekleştirdiğim ilk emlakçı maratonunu müteakip, yahu ben şu marketten bir bira kapayım da sahile inip haytalık yapayım, dedim. sonra evden çıkarken çantama bir kitap atmadığım için hayıflandım. uğrayıp alamadım da, sonra oğlan arkamdan üzgün üzgün bakıp içimi sızlatıyor. hayır kavgacı da namussuz, onu da alıp çıkayım desem o saatte sahil köpek dolu, bizimki toplu katliam yapmaya çalışacak. velhasıl eve gitmeyip marketten bir şişe bira ve bir şişe de su alıp sahile indim, kıymetli mabadıma uygun oyuntusu olan bir kaya bulup beeeyle güzelce bir yerleştim. biramı açtım, kapağını geri dönüşüme eklemek üzere çantama attım (eve gelince de çıkarmayı unutmuşum bak, şimdi yazarken aklıma geldi) biramı yudumlayıp denizi seyretmeye ve etraftaki sesleri dinlemeye başladım. bu arada güneş yavaş yavaş denize kavuştu, keyiflendim. çello çalan kediciğimi aradım, kelkediciğim'le ve pirinç kızla ilgili çok güzel haberler verip beni daha da mutlu etti. uzun bir sohbetten sonra beni çok büyük bir hatadan döndürmesi için yardımını istedim, kırmadı sağolsun.  hani bir hışımla tuşlarsınız hayatınızdan geçmiş birinin numarasını, yaralarınızın kabuklarını yoluklayıp tekrar kanatmakla rahatlayacağınızı sanırsınız. o yoluklanmış kabukları karşınızdaki sese çarpıçarpıverirmek istersiniz hani... halbuki kabuk incecik bir şeydir, hafiftir yaradan kalkınca. karşıya varamaz, uçuverir, düşüverir, siz de kanayan yaranızla kalırsınız öyle. işte ben o keyfin içinde nedense bir anda gazlanıverip tırnaklarımı kabuğuma takmış, köşesini kaldırmaya hazırlanırken çellom tutuverdi elimi, vazgeçtim. (seviyorum seni kadın!) akşamın tadını bozmadan, hava kararınca kalkıp eve yürüdüm, iyi geldi.

bugünkü emlakçı ziyaretlerimden (birinin komşusu kandil sebebiyle çibörek [çiğbörek değil efendim, aslı çibörektir. zaten kızgın yağda pişen bir şeye çiğ denmesi sizce de mantık dışı olmaz mıydı kuzum?] yapmış, bana da ikram ettiler, sıcak sıcak lüplettim valla, elleri dert görmesin) sonra bu sefer eve gittim, önce rüşvet minvalinden oğlana bir kemirme çubuğu verdim, gıdısını kıçını başını sevdim. sonra sırt çantama polar battaniyemi tıkıştırdım, dün aldığım suyun şişesini yeniden doldurup içine de birkaç parça buz salladım, kitabımı kapıp parmak arası terliklerimin elverdiği hızla evden fırladım. oğlan balkona koşmuş hemen, sokağa indiğimde arkamdan sevgilisi olacak kaptan-ı derya vefasız jönü limanda yolculayan hülya koçyiğit ifadesiyle bakıyordu, üzüldüm yine. ama napayım yani şimdi sen at kadarsan, bu kadar geçimsizsen ve her erkek köpek gördüğünde illa üstünlük kurmak için hırlayarak potansiyel rakibine doğru beni de sürüklüyorsan bunun bir bedeli olmalı yavrucuğum. (tam şu anla ilgili not: ben garibimin bu tek kötü huyunu yazarken, o da yatakta hemen sağımda olanca masumiyetiyle ve büyük bir iştahla ağzını şapırdatarak kendini yalıyor. tek bacağı havada, havadaki bacağına çapraz ön pati de yatakta ileri doğru uzanmış destek vermekte. sokakta kaplan evde kuzu, vallahi bu hayvan şizofren) sahile indim, bu sefer hem mabadıma uygun oyuntusu olan hem de arkasında sırtıma destek verecek çıkıntılı başka bir kaya bulunan çok spesifik bir kayaya ihtiyaç hasıl olduğundan arayışım biraz uzun sürdü. sonunda buldum, battaniyemi iki kat yapıp serdim, terliklerimi çıkarıp rüzgardan ya da dağ deviren organlarımdan etkilenmeyecekleri en düz ve korunaklı kayaya bıraktım, çantamı yastık yapıp ayaklarımı denize verip ooooh bir güzel yayıldım. akşam güneşi gözüme girmesin diye şapkamın siperliğini iyice öne indirip kitabımı açtım, benden iyisi yok...

şimdi yazmaya kısa bir ara verip çektiğim, koca danamın iki fotoğrafını görelim.


bu görmüş olduğunuz 48 numara ayağın ucu, sahibi tarafından zarif bir şekilde büzüştürülerek uyku süresince havaya dikilir ve yaz kış peynirli doritos gibi kokar. tolga, biz işe gidince evden kaçıp rokfor fabrikasında çalıştığından şüpheleniyor.


ayak öyleyken, kafa da böyle...

hazır ara vermiş, oğlanın iki fotoğrafını da eklemişken konu başka yerlere sapmadan burada keseyim ben. zinciri bu gece kırdığıma inanıyorum, yarın kaldığım yerden devam ederim. iyi bir akşam geçirdim, hazır iyi bir şey olmuşken yazayım istedim. daha anlatacak o kadar çok şeyim var ki...

hadin selametle...