26.11.2009

bazen


söylenecek çok şey vardır, ya da söylenmesi gereken. vardır ya, çıkmaz kelimeler, eliniz diliniz bağlanır üzüntüden...

bazen bir dostun yanında olmak istersiniz. susarak belki, ama varlığınızla ona destek olarak, orada, yanında, sessizce ve sadece olmak istersiniz. çünkü onun üzüntüsüyle, onun kadar üzgünsünüzdür siz de.

bazı haller vardır ki, çaresi yoktur. çaresi yokken söylenenler yalan gelir bana. yalandan teselli olmaz ki... işte öyle zamanlarda, sadece, dostumun yanında olmak isterim. sevdiği bir varlığı kaybetmişken, hayattan bezmişken, kendisi için yaşamaktan uzaklaşmış şunu bunu mutlu etmeye çalışırken... doğru, saydıklarım içinde sadece kaybetmenin çaresi yok. zaten ben de çok iyi teskin ettiğimi söylemedim. yapabilsem yaparım zaten, yapamadığım için yanında olmayı çok istiyorum. sadece yalnız olmadığını bilsin diye.

24.11.2009

gelmişsinnnnnnnnnnnnnnnnn!

çok sevindim çok! nasıl da özlemişim satırlarını... inan ağzım kulaklarımda fiyonk, o kadar mutlu oldum ki... ah... ahh... hoşgeldin, çok ama çok hoş geldin!

19.11.2009

evliya çelebi


birazdan bugün halletmem gereken bikaç işi bitirmek için evden çıkacağım, akşam annemlere gidip yarın da oradan terminale, ver elini ısparta.

bayramlarda ortalıkta görünüp birbirinden gereksiz ve akraba olmasalar dönüp selam vermeyeceğim akrabalarla, asırlarca sürmüş de tüm ruhumu emmiş gibi gelen yersiz sohbetlere katlanmamak için, ya tatile giderim ya eve kapanırım. bu bayram maddi durumlardan ve mevsim normallerinden mütevellit evdeyim gibi görünüyor.

seval'in dedesi istanbul'a gidecek olmasaydı, sinop'ta köy evinde olacaktık ama, dede attı bize kazığı. neyse, neticede bayramda anneannemin yanında olmayacağım. ramazan bayramını ayvalık ve dolaylarında geçirdiğimden, bu defa ön ziyaret yapıp sus payı vereyim dedim. yoksa fena kızacak. bi de, kıyamam onun üzülmesine. kendisi benim kıymetlimdir.

pazartesi akşam ankara'ya döneceğimden, geçici süreyle kapsama alanı dışında olacağım. haber alamayan bi kısım çingene, halimce, seval ve creep merak etmesin, depresyona falan girmedim. bi el öpüp gelicem.

hadin sağlıcakla...

18.11.2009

reklamlar

geçen pazar sunay akın ankara'daydı, ben de önce izleyici koltuğunda sonra kitap imzalatma sırasındaydım tabi. ayrıca pazartesi günü ilk siyah-beyaz filmimi yıkadım, pek heyecanlıydı. bugün filmleri kesip basmaya başlayacağım. bunlar yazılmak için bekleyen konular, gel gör ki nasıl bi tembelim nasıl bi uyuzum anlatamam. o yüzden reklam arası veriyoruz efendim.




ömer bey dövmecim ve yakın arkadaşım olur. türkiye'nin dört bi köşesinden müşterileri olan, makul fiyatlı, temiz işçilikli, hijyene önem veren, işinin piri bi adamdır. dövülesi olan varsa irtibata geçsin, memnuniyet garantisi tarafımca verilmektedir. ankara'ya gelemeyecek olanlar da sitedeki diğer sanatçılarla irtibata geçip, kendilerine en yakın şehirdekini arayabilirler, ama onlarla ilgili malumatım olmadığından yorum yapamayacağım.




istiklal üzerinde bazen tünelde bazen asmalımescit civarında, üniversite şenliklerinde ya da barlarda dinleyebilirsiniz. santur diye acaip bi şey var çaldıkları enstrümanlar arasında, sesi xelefon gibi ama daha güzel, parçalara bambaşka bi boyut katıyor. sitede santurla ilgili bilgiler de bulabilirsiniz. canlı performansları sırasında 10 tl'ye cd satışı yapıyorlar, ayrıca siteye giren herkes ücretsiz 2 albüm indirebilir.




istanbul'a ilk gidişimde gezeceğim, oyuncak deyip geçtiğimiz nesnelerin, geçmişe ışık tuttuğu mekan. mesela oyuncak ayıların ismi neden teddy bear sorusunun cevabını bulabileceğiniz yer. sitede, müzeyi kat kat gezebilirsiniz. bu arada, sunay akın izmir'e de bi oyuncak müzesi açma hazırlığında olduğundan bahsetti. ankara için planı yokmuş, hiçbi belediyenin bi şeye ihtiyacı yok galiba, dedi. ben de, bizim melihimiz var havuzlarımız var daha ne olsun, dedim. acı acı güldük.

16.11.2009

mimbooo

neydi o dans ederek alçak bi sırık altından geçme oyunu? o geldi aklıma, adını hatırlayamadım. neyse, efendim bence süper uyumlu bi insan olan fakat kıymeti takdir edilemeyen sevgili Uyumsuz paslamış, neden blog yazıyorsun mimini. soru kısa ve açık ama cevabım elbette o kadar kısa olmayacak. gevezeliğin şanındandır, deyip uzun uzun anlatayım ben de.

istanbul'daki arkadaşlarımdan en neşelisi, en edepsizi olan fiktoş bi dönem blog yazmıştı. yakın çevreye sataşan yazılar hazırlar, sonuna takvim gibi bugün doğan çocuklara ne isim verelim köşesi yapar, çirkinse uğur yakışıklıysa fiktoş olsun önerilerinde bulunurdu. severek takip ettiğim yazılarına iş yoğunluğu ve heves kaçması sebebiyle son verdi. o ara sadece okuyucu olarak daldım blog alemine.

aradan uzun zaman geçti, totocuğum'la tanıştık. bana her yazısına mutlaka yorum sözü alarak adresini verdi. önce keyifle saldırdım satırlarına. zamanla yorum yazmak yetmedi, ben de başlayayım dedim.

o sıralar ayda 3 hafta seyahat etmeli, türkiye kazan ben kepçeli işimde çalışıyordum. uzun yol maceralarımı yazayım dedim. adana'dan şırdan ve bici, izmir'den parasını alışverişten çok keyif sofralarına harcayanlar, trabzon'dan fındıklı baklava, antep'ten kaçık bayi... diyerek başladım. unutmamak için, beni güldüren ve bazen hüzünlendiren insan hikayeleri aklımın tozlu köşelerinde kalmasın, arkadaşlarım da nerelere gidip neler yaptığımı görsün diye yazdım. araya güncel boklamalar girdi, tv programlarına, hayatın içindeki ömür törpüsü insanlara değindim. eski yazılarım içinde en sevdiğim, bi dönem show tv'de yayınlanan güzel ve dahi'yi dilime doladığım salak ve çirkin'dir mesela. çok şükür programın ömrü blogumdan daha kısa oldu.

şimdi yok o blog. benim rahmetlinin hiç şaşmadan geceyarısı tutan 5000. kıskançlık nöbetinden nasibini aldı. saatler süren dırdır seansının bikaç dakikasını da eskiden bayılarak okuduğu yazılarıma saldırmaya ayırdı. çenesini kapatsın diyerek sildim her şeyi.

marttı sanırım, blogcu'da, günlüktutan olarak tekrar yazmaya başladım. bu defa gizli. anlatmaya ihtiyacım vardı. sayesinde arkadaşlarımın çoğunu göremez olmuştum, yanında her aklıma geleni süzmeden anlattığımda katlanmam gereken asık surat ve manasız deşilmelerle uğraşmak istemiyordum. ofiste iş arkadaşlarım, yahu baykuş hanım, insan sizinle hiç yaşlanmaz... derken, ekm'den bi gün, sen burada böyleysen, kimbilir evde nasılsın? eşin de senin gibi mi? nasıl eğleniyorsunuzdur, gibi cümleler duymaktan bunalmıştım. evde öyle değildim çünkü. evde eğlendiğimiz günler eskide kalmıştı. hayatımın her alanına müdahele edip, boynuma da içi çivili eğitim tasmasını geçirmeye çalışan rahmetli sayesinde akşamlarım o kadar da iyi geçmemeye başlamıştı. ama içimdeki enerjiyi bi yere boşaltmam gerekiyordu. kıvırcık'la kaynattığımız dakikalar da yetmez olunca, blogcu maceram başladı işte.

önce günlük tutayım dedim, bi baktım hebelek gübelek yazıyorum, koyverdim gitti. formda olduğum günler, malzeme de bolsa, çok yazdım çok güldüm. bu arada ilham perim ilhamim yani seval cennetcehennem'i yazıyordu. "mart ayı dert ayı ve pıncır sorunsalı" yazısıyla varlığını keşfettim. onu okurken, artık olur olmaz insanların saçma tacizlerden bıkıp yazmayı bırakan sevgili ıhlamur'u tanıdım.

önce ıhlamur bıraktı blogcu'yu. tanıyanlar bilir, yazılarını mutlaka görsellerle bütünler. bazen insanın yüreğine dokunur, bazen alır ege kıyılarında masal sahneleri izletir. blogcu bi noktadan sonra, kapasiteniz doldu efendim, daha fazla fotoğraf eklemeyiniz, akıllı uslu yazınız, deyip, çözüm önerilerine de kapısını kapatınca topladı valizini, elinde masalları ve tüyden kalemiyle buraya geldi. okuyucuları olarak biz de peşinden tabi.

bizim gibi başka blogcuzedeler vardır burada, sürekli yaşanan teknik sorunlara daha fazla dayanamayıp ben de geldim. hatta oradaki yazılarımı üşenmeyip taşıdım, arkamda hiçbirini bırakmayayım diye hırslandım bile. deli miyim nedir, kendi bokumla kavgalı olduğum bi gündü galiba.

bi gün seval de dayanamadı, bi baktım blogspotta, ilk yazısı hala aklımdadır. "düşündüm, taşındım." zekidir ilhamim, derdini hızlıca anlatır, dolambaçlı yollara sapmaz, benim gibi sündürüp okuyanı bezdirmez. sevinçle karşıladık kendisini, ilk yorumunu ıhlamur yazmıştı.

bi süre sonra çingene ve halimce de geldi. creep zaten önceden yerini hazırlamıştı. aramızda kalsın, çingene de eskiymiş ama çaktırmıyormuş.

böyle başladım blog yazmaya, ama zaman içinde benim için çok farklı bi anlam edindi. sadece burada kalmayan arkadaşlar buldum bu sayfalarda. birbirimizin derdine çözüm aradık beraber, birlikte üzüldük birlikte güldük. bazen içimize kapandık, birbirimizi dürttük kalkıp savaşmaya devam etmek için. aramızda yazmaya ara verenler oldu işte, anlattım ya. seval de şimdi onlara katıldı. kararına saygı duyuyorum ama onun yazılarını çok özleyeceğim. bi gün yine aklına esmesini ve delireyazmasını bekleyeceğim, ıhlamur'un dönüşünü beklediğim gibi.

blogum benim gözüm kulağım, hayata açılan pencerem. hergün açıp, rengarenk satırları okumaktan, komşu pencereleri dikizlemekten, bahçede oynayan kedileri, tepişen yetişkin çocukları seyretmekten zevk aldığım yer.

kimlere paslayalım? ilk kurbanımız geçmiş yazılarında mim izine rastlamadığımdan ne diyeceğinden çok da emin olamadığım jana . sonra bu aralar gereksiz bi adsızın yorumlarından haklı olarak bunalan JTO ve yakında benden bi araba sopa yiyecek olan çello çalan kedi .
bekliyorum efendim. esen kalınız.

12.11.2009

3 - 2 - 1 Dzzzz...


tv rehberinizden yeni bir eleştiri geliyor. kanal d'nin yeni programını duymuşsunuzdur. tanıtım jeneriğinde amerikan versiyonundan alınan görüntüler çok dinamik bir havaya işaret etmekte. gel gör ki, o saatte sabah programlarına katılan haminneler formata uygun düşmemiş.
sunucu klasik anonslarını yaptıktan sonra, gazlı bir başlangıç adına "hazır mıyızzzzzzz?" diye bağırıyor, haminnelerde tepki yok. "üüüüüüüüççççççç, ikiiiiiiii, birrrrrrrrrrr, pişirrrrrrrrrr!" dediği anda stüdyoda bir alkış tufanı beklerseniz vay halinize. neredeyse horlama sesleri gelecek!
iki aşçı ve yanlarında yarışmacı yamakları, bir telaş saldırıyorlar ocaklara, doğrama tahtalarına. maksat yarım saatte en az 3 çeşit yemek hazırlamak, süre bitiminde haminneler jürisine tattırıp en çok oyu toplamak. yemeği birkaç teyze tadıyor ama oyları arka planda horuldayanlar veriyor. hani iki rüya arası gözlerine ne çarparsa, hangi ekibin koşturması gönüllerine hoş gelirse hesabı.
izlediğim bölümde jüride zevksiz bir seksi teyze vardı. parlak kırmızı kayık yaka kazağı, komik incili takılarıyla yaşının farkında olmadığını gösteren bu kadıncağızın en ilginç yeri mavi ojeli uzun tırnaklarıydı. mavi, mor, siyah, bordo ve gümüş tonlarını ben de severek kullanırım ama tırnaklarım maviyken kazağım kırmızı değildir. el insaf be teyzecim, hiç mi aynaya bakmadın?
yarışan ekiplerin isimleri kırmızı domatesler ve yeşil biberler. şimdi, turşuluk malzemeden bahsetmiyorsak, domates dediğin zaten kırmızı. soğuğa dayansın diye köpekbalığı geni verilen domatesler bile halihazırda kırmızı çıkmaya devam etmekteler. biberin kırmızı, sarı, dolmalık, sivri, jalepeno, arnavut... gibi sürüyle çeşidi var tamam, ama biber denince benim aklıma ilk gelen zaten yeşil. ee, bu renk vurgusuna neden ihtiyaç duyuluyor peki? tamam, tv yapımcılarında seyirci salaktır, gülme efekti vermezsek espri yapıldığını farketmezler, kahraman kendi kendine konuşmazsa bu odada ne aradığını ve bulduğuyla ne yapacağını anlamazlar vb pekçok önyargı mevcut ama domatesle biberin rengini de biliyoruz be kardeşim! şu programı aziz nesin yapsa bu kadar salak yerine koymazdı izleyiciyi.
sunucunun halini tavrını da pek tutmadım. emekli nba oyuncusu havalarında, sanki yedi cücelerle konuşuyor gibi eğilmezse duyulmayacağını falan sanıyor. esprili olacağım diye biraz zevzekleşiyor.
netekim beğenmedim efendim. izlemiyorum, tavsiye etmiyorum.

8.11.2009

kokladıkça...


ilk mim deneyimimle karşınızdayım arkadaşlar. hayatımızda iz bırakan kokular mimi için juve' ye teşekkür ederek başlıyorum.


kenzo-kashaya en sevdiğim parfümdür. kullandığım tüm parfümlerin içinde tenime onun kadar uyan olmadı. tatlı koku severim ben, sayesinde yaklaşık 2 sene mest olarak gezdim ama artık türkiye'ye gelmiyor. free shoplarda da rastlamadım hiç. bu yakınlarda amerika'ya gidecek biri varsa sipariş verebilirim.


taze nane kokusu içime ferahlık verir, salatalara ufak ufak doğrarım damağımda kokusunu duymak için. nane limon içemem ama barış manço'nun şarkısını mırıldanırım bazen, naneyle meşgulsem.


evim hep tütsü koksun isterim. favorilerim tarçın ve sandal ağacıdır. bir de muhteviyatından emin olamadığım darshan. salondaki küçük kitaplıklardan birinin bir rafında tütsülerim ve vanilya kokulu mumlarım durur, önünden geçerken mutlaka içime çekerim.


karton kolilerin kokusu bana hep babaannemle halden civciv almaya gittiğimiz zamanları hatırlatır. bu yüzden kargo göndermem gerektiğinde içeride fazla koli varsa hızla kaçmaya çalışırım. civcivler sempatik ama kokuları ı-ıh.


2. köprüyü geçip bebek sahilden istinye tarafına giderken hangi mevsim olursa olsun camı açar ve denizi solurum, iliklerime kadar ait olduğum şehrin kokusu hücrelerime işlesin diye. deniz kokusu nerede olursam olayım bana istanbul'u hatırlatır ve nasıl bir psikolojide olursam olayım iyi hissettirir.



ceviz'in patileri pek hoş kokmazdı, ama tepiştiğimiz zamanlarda dayanamaz kulaklarını da patilerini de ısırırdım. evet biraz midesizim galiba, ama o sevgi patlaması anlarında kendime hakim olamazdım işte. çok özlüyorum onu...



rakı kokusu beni mest eder. diş çıkarmaya başladığımda aramızda kurulan bağlar, ezine koyun peyniri eşliğinde güçlenerek bugünlere geldi. çiçek pasajı'ndan geçerken havadaki rakı ve meze kokularını içime çekmeye bayılırım ve bazen amaçsızca dolaştığımda sırf havayı koklamak için pasaja girerim.



turşu kokusu her daim ağzımı sulandırmıştır, bazen buzdolabına gece taarruzlarında yarı yoldan döner ve balkondaki bidona koşarım. turşucu vitrinlerindeki kavanozları seyretmek gibi tuhaf zevklerim de vardır.



sevgili kokusu... hani ayrılığı daha da acı kılan... sadece bana olmuyordur, burnunun direği sızlamak vardır ya, o sızı geçmediyse daha o adamı unutamamışımdır. kokusu burnumda 3 sene kalan adamı hatırladım bunu yazınca. son görüşmemizi, her şeyin dönülemez şekilde bittiği akşam, evinin kapısında vedalaşırken ona son sarılışımı hatırladım. burnumu boynuna gömüp uzun uzun, derin derin koklamıştım... canım nasıl da yanmıştı o kokunun bir daha üzerime sinmeyeceğini farkettiğimde. bazen, bugün yaşadıklarımın, ona yaptıklarımın bedeli olarak evren tarafından verilen bir ceza olduğunu düşünüyorum. insan neden en çok sevdiklerini yaralar ki? (kıvırcık'a itiraf: daha önce benim için çok özel bir ilişkim olmuştu ve içine bir güzel etmiştim :))



şimdi yine canavar ilan edileceğim ama bebeklerin kokusunu sevmem. herkesin bayıla bayıla öptüğü o kafaları ve gerdanları bana hep ekşimiş süt ve kusmuk gibi kokar. ıykk!


bir de yazın otobüslerdeki insan kokusunu sevmem hiç! kokarcalarla seyahat ettiğimden şikayet etmiştim ya bir yazımda. hadi (anlayamıyorum ama kanıksadım) banyo yapmayı sevmiyorsunuz, artık ruhunuzun pisliğinden midir üşendiğinizden mi bilemiyorum ama camları açmak çok mu zor anlamıyorum ki... sırf bu yüzden havaların soğumasını dört gözle beklerim. ayak kokusu gibi iğğğğğrenç detaylarla kimsenin midesini bulandırmamak adına, güzel kokulara dönüyorum.


şu yukarıdaki fotoğrafta görülen kokutgaç, çanakkale'deki beyefendinin, bir arkadaşı tarafından hayata geçirilmiş tasarımıdır. suya çam esansı damlatıp altına mum yakarım. eve huzur veriyor, ormandaymışım yanılsaması. seviyorum. daha yakından çektiğim fotoğrafları beğenmedim, salonumdan küçük bir detayı görün diye bunu yükledim.



çok uzattım sanki. en güzeli sona sakladım ama.


çocukluğumun geçtiği yer olan anneannemin evinin kokusu, en çok özlediğim kokudur. dedemin babasıyla beraber yaptığı 3 katlı bir yuva. orta katta biz yaşardık, üst katta bir dönem kiracımız vardı. benden 3 yaş küçük olan kızıyla, kendi evlerini alıp taşındıktan sonra da görüşmeye devam ettik. kuzenim niloş'un en yakın arkadaşı olan gül artık bir anne. üst katsa bayramlarda eve doluşan aile bireylerinin yatak odaları haline geldi. alttaki odalardan birinde dedemin marangoz atölyesi vardı, mengeneye elimi sokar törpülerle oynardım, testerelerinin birini bırakır öbürüne saldırırdım, sonunda kızıp kovalardı rahmetli. bir odaya kışlık erzak depolanırdı, pekmezler, toprağa gömülen peynir küpleri, turşu bidonları... bizim katta salıncağım vardı, dedeciğimin tavana çaktığı takozlardan sarkan iplere asıp binerdim. sonra kuzenlerin muhtelif jimnastik faaliyetlerinde kullanıldı senelerce. şeker gibi kokar o ev, eski ahşap kokusuna karışık tatlı bir aroması vardır, uzun bir aradan sonra eve girdiğim anda burnumu okşayıp gözlerimi dolduran. hey gidi...



mim kuralları gereği konuyu paslamam gerektiği, mim olayına aşina olanlarca malumdur. bilmeyenler de bu vesile ile öğrensin efendim. ilk mimimin kurbanları ilham perim ilhami olarak kulaklarını sık sık çınlattığım sevgili seval , hınzırlığını hanımefendi görüntüsünün ardına ustalıkla gizleyen çingenemiz (5000 denemeden sonra pes edip linkini uzun uzun veriyorum) http://cingenevapuru.blogspot.com , verdiği molayı daha fazla uzatmamasını umduğum PİSİKOPATİ ve bugünlerde ev taşıma bahanesiyle arazi olan özlediğimiz arkadaşımız, adaşım halimcegunce .


bekliyorum kızlar, hadi kolay gele.

7.11.2009

geç kalanlar







Geç kalanları göstermek istiyoruz… yolun başında olanlar gecikmesin diye… Çok fazla zamanımız yok. Hemen, şimdi, şu anda söylenmeli ve yaşanmalı… Ne söylenecekse… Ne yaşanacaksa… Seyircimize mesajımız basit aslında “hayat ’seni seviyorum’ demeyi erteleyecek kadar uzun değil… hepsi bu…






40 yıl düşünsem, diye başlayan meşhur cümle vardır ya, eminim bugüne kadar "devlet tiyatroları'nın bana böyle bir oyun oynayacağını tahmin etmezdim!" diye bitirilmemiştir!



tiyatroya gittim bu akşam. kıvırcık davet etti sağolsun, ettiğine de pişman oldu galiba. sahnede evliliğim vardı! şaka gibi, ama ciddiyim. biz vardık, bizim sorunlarımız, dünyada eşi benzeri yok diyerek aşık olup zamanla birbirinden uzaklaşan iki insan...



sadece kadınla erkek rol değiştirmişti. kadındı eşini sıkboğaz eden, artık evliyiz her zaman beraber olmalıyız, önceliğin ben olmalıyım, her şeyi benimle paylaşmalısın... diye başlayıp eşinin boynuna tasma takmaya çalışan, onu bir hayvan gibi kafese sokmak isteyen, bunu sevgi adına yaptığını zanneden...



içim acıdı. 1. perdeyi sinirden gülerek izledim. kıvırcık üzüldü, eşi üzüldü. bilmiş de getirmiş gibi, bir şey söylemeye çalışır gibi oldu, hay allah... vs vs. önemli değildi, konuyu bilmiyorlardı ama bilseler de önemli değildi. önemli olan iyi niyetti ve ben bu akşam sayelerinde güzel bir oyun izledim.



bu akşam sayelerinde kendimi izledim, unutmaya çalıştığım evliliğimi izledim. hayat beni nasıl da yaralamış, neleri kaybetmişim, nerelerde hata yapmışım, onu izledim. ve bir defa daha takdir ettim kendimi, zamanlama yeteneğimi, olmadığını sandığım zamanlama yeteneğimi.



pervin ünalp yazmış, beğendiğim bir sanatçıdır. trt zamanında oynadığı dizilerden değil, sahnede yapabildikleri için, sesi için, hayat verdiği role kattıkları için takdir ederdim onu. sezon başında ilk programı aldığımda görmüştüm bir oyun yazdığını ve sahneleneceğini, ama ismini unutuvermişim işte. çok da istemiştim görmeyi, nereden bilecektim ki beni, bizi anlattığını...



bizim yaşadıklarımızdan tek farkı finaldi. erkek, eşini işyerinden bir kadınla aldattı ve eşi tesadüfen yakaladı. akşam evde kavga çıktı, erkek eşine bir tokat attı ve o anda yaşadığı pişmanlıkla evden çıktı, arabasına bindi... ışıklar söndü, sahne karardı, acı bir fren sesi, akabinde çarpışma! öldü!



bekleseydim, her şey ya da birkaç şey düzelecek diye bekleseydim, bize de olacağı buydu. aldatma kısmını saymıyorum, bana yaşattığı onca sıkıntıya rağmen eski eşime güvendiğim tek konu buydu, sadıktı. ama önünde sonunda yaşanacak olan buydu. karşılıklı yaptığımız manevi eziyet bir yana, bir gün gelecekti ve fiziksel şiddete dökülecekti duygusal çalkantılarımız. bir gün gelecekti ve çevreme duyduğu kıskançlık bana şiddet olarak yansıyacaktı. emindim, hiç olmak istemesem de emindim bundan. hayatım boyunca ne annemden ne de babamdan yemediğim tokadı o atacaktı bana ve her şey şimdi olduğundan çok daha kötü bitecekti. şimdi ona duymadığım saygının adı bile geçmeyecekti. bana kazık attı yerine bana tokat attı demeye utanacaktım, ama o tokadı yiyecektim, eminim, adım gibi eminim!



bu akşam sahnede biten evliliğimi izledim, özlemle ya da sevgiyle anmasam da hala içimi kanatan, hala uykularımı kaçıran, nelere mal olduğunu dönüp dönüp hesapladığım evliliğimi izledim. bir kez daha şükrettim, bu kadar cesur olduğuma, kararlılığıma... iyi ki, iyi ki...

6.11.2009


onun yaşadıklarına maruz kalsam, sadece yumruğum değil orta parmağım da havada olurdu!
uykusuzum, isyan havalarımdayım, bugün farinelli'yi tekrar izledim ve hayattan nefret ediyorum! neden bu kadar boktan olmak zorunda ki?

5.11.2009

hayat

bazen bir ağız dolusu diş, pür neşe gülerken ya da seni ısırmak üzereyken gördüğün...
deli miyim nedir?

akşamın sorusu

elidor'un dünya çapında ünlü 7 saç bakım uzmanlı reklamında sadece 4 uzman sayabilen bi tek ben miyim? bi de, saç boyama gurusu olan bacımın kendi kafası neden bok rengi acaba?

fırrrkkk fırrrkk...

burnumu çekerek döndüm sayfama. geçen hafta abimin 3 gün tatilinden faydalanmak üzere yayılma davetine icabet ettim ve evlerini istila ettim. oradayken istanbul'dan bi arkadaşım aradı. sağolsunlar, beni çok özlemişler, cts de doğum gününü kutlamak için küçük bi parti organize etmişler ve mutlaka orada olmam lazımmış :) sana uçak bileti alıyorum, atlayıp geliyorsun, her şey bana ait, sadece gel ve eğlenmene bak, diyerek beni havalara uçurdu. uçak bileti masrafına kıyamadım, uzun pazarlıklar neticesinde otobüste anlaştık ve cuma gece 2 de yola koyuldum.
sevgili sırt çantama ne sokuştursam diye dolabın karşısında şaşkın şaşkın bakınırken tekrar aradı, hava muhalefeti hakkında bilgi verdi. gece giymek için 3 alternatif seçtim, diş fırçam ıvırım zıvırım derken aklıma şal ve bere geldi. yok canım, o kadar da değil... dedim ama, ne olur ne olmaz diyerek aldım. boşuna yük ettim bunları homurdanmalarım sabah 7 de istanbul'a yağmur ve fırtına eşliğinde indiğim an kesildi. o nasıl bi havaydı yarabbim, daha kasım gelmemişti ki!
manimanyak barbaros bulvarındaki nilüfer'in önünden beni aldığında aklımda sadece sıcak bi yere girip uyumak vardı. netekim eve kendimizi zor attık ve saatlerce hor hor hor. akşam çıkıp pasta aldık, bagaja atıp eve döndük. yavaş yavaş toplandık, o arada ben yine dızzz. yaşlanıyorum galiba, yolda pek uyuyamadım ve sersemliğim ertesi gün boyunca sürdü, allah sonumu hayretsin. neyse, kıçımda pireler uçarken manimanyakcığım yemek hazırlamış, kalktım, şamata gürültü yedik, süslenme faslı başladı. oyçokluğuyla saçlarımı toplamama karar verdiler, topladım. banyoda makyaj yaparken fotoğraf çekmeye başladık, gece boyunca devam ettik. ilk durağımız geniş bi salon ve kocaman masalı sakin bi yerdi. en azından biz gidene kadar sakindi diyelim. sonraki mekan için biraz endişelerimiz vardı çünkü benim orada sabıkam var! bikaç ay önce kapıdaki kocaadamla kavga ettim de.
neymiş efendim, kadınları almıyorlarmış! yok ya! dün gece de girdim, içerde benden başka kaç kadın vardı, şimdi niye almıyorsunuz, ayrımcılık bu vs vs... derken adamla birbirimize girdik. gayler rahatsız oluyormuş efendim, hadi ordan. asılmam etmem, yiyecek de değilim ya kardeşim, ne rahatsız olacaklar benden? al bu çocuklara sor, benden rahatsız oluyor musunuz? yoo... ee, sana ne? neymiş, limiti 5 kadınmış, hastir len! hava atacak, kastıracak, egosu yeterince tatmin olduğunda da, tamam hadi bu defalık gir, diyecek. hey yavrum, sen bendeki doğuştan gelen şirretliğin ne menem bi bok olduğunu bilmiyorsun tabi... netekim 5 yerden cazgırlık yaparak kocaadamı yorduk, en son mustafa carladı carladı ve, yürü kız içeri sen de, diye kolumdan çekip beni bara soktu. o gece bizimkilerden biri az bi şey olay çıkardı, başımıza bi dolu bodyguard üşüştü, tabi kocaadam da. ben de bi elim belimde, öbürünü havada sallayarak, beni almıyordun içeri bak kimler olay çıkarıyor gördün mü, diyerek adamı iyice sinir ettim.
neyse efendim, girişte bi kavga daha etmeyelim diye, pasta almaya çıktığımızda kocaadama telefon edip haber verdik. yine de tedirginim tabi, kutlama gecesi neden ağzımızın tadı kaçsın değil mi? canım aradan o kadar zaman geçti, saçım farklı, makyaj var zaten tanımaz bile, falan diye konuşa konuşa gittik. bu arada pastadan kocaadam ve saz heyeti için bikaç dilim ayırıp paketletmiştik, girişte çocuklardan biri paketi verdi, ben de başımla hafif bi selam verip en hanımefendi halimle yürümeye başladım. o sırada arkadan bi ses:
- ee, bu akşam kavga etmeyecek misiniz? muhahahah!..
biz aramızda anlaşmışız kardeşim, sana ne! diye tırnaklarımı gösterecektim ki, hiiiç sesimi çıkarmadan yoluma devam ettim çünkü kocaadam da kahkaha attı, hazır ortam şenlenmişken pislik yapmayayım dedim, girdim içeri.
cts dolayısıyla çok kalabalıktı, adım atacak yer yok desem yalan olmaz. çok şükür o kalabalığa. bahçeye yürümek biraz daha kolay olsaydı, daha çok çıkardım ve kesin zatüre falan olurdum. 2 sigara molası neticesinde sadece burun akıtıp öksürtecek kadar üşüttüm.
geçen gidişimde bi midyecinin tezgahını komple yemiştik, yine ona gidelim dedik. ben bütün gece midye hayalleriyle içip dans ederken, doğum günü çocuğu yorulup biraz da sarhoş olunca hevesim kursağımda kaldı, boyunumuzu büküp eve döndük.
pazarın büyük kısmını da uyuyarak ve tembellik ederek geçirdik. akşamüstü 5 gibi zor bela sevgili e ile buluştum. yine yağmur yağmur yağmur... olsun ulen, ne olursa olsun seviyorum ben bu istanbul'u. kendimi ait hissettiğim tek şehir o, gerçek aşkım, en sevgilim... bekle beni istanbul, az kaldı.
pzt sabah 7de evden çıktık, beşiktaş'tan motorla üsküdar'a geçtim. efe tur ofisinden izmit biletimi aldım, ankara'ya hangi saatlerde sefer olduğunu sordum ve cinnet dakikalarım başladı. bu efe tur mafya olmuş arkadaşlar! bana uygun olan tek saatinde 3 numara ve bilmemkaç numara boştu. bilmemkaç numara en arka ve koridordu, 3 numara en ön ve koridor. ben hep ortalarda ve cam kenarında giderim, hatta arkaya yakın bile olabilir ama cam kenarı şart. önlerde hep çok konuşan yaşlı teyzeler oturur, kafamı kitabıma da gömsem konuşur, anlatır, torunlarının fotoğrafını gösterir, evli misin diye sorar... özetle, ömrümü yer. neyse, başka firmalara sorayım dedim ve maratona başladım. servisin gelmesine 15 dakika var, mutlaka bi firmadan bilet bulurum değil mi? bok bulurum!
ilk hedef bikaç kapı ilerdeki kamil keçi, aa kapı kilitli! neyse, şurada nilüfer var, hay allah izmit-ankara çalışmıyorlarmış. pamukkale, ne, izmit'e girmiyor mu? ayyy, servis gelmek üzere geri koş!
istikamet harem, canım dünya kadar firma var, elbet biri gider. hah, izmit seyahat. nasıl? izmit seyahat izmit'ten ankara'ya gitmiyor mu? siz niye meydanı bu kadar boş bırakıyorsunuz, ben şimdi ankara'ya gitmek için illa efe tur'a mı gitmek zorundayım yani? metro da mı gidiyor? e iyi de ben metro'yla kavgalıyım, 4 senedir yazıhanesinin önünden bile geçmemişimdir. tamam, kamil keçi nerdeydi, bi de onlara sorayım. ne? siz de mi?! gürkan mı? o nerede? sağa dönünce, en sonda.... aaa otobüs kalkmak üzere, koş koş! neyse, bi gideyim, bileti oradan hallederim artık.
- alooo, niloş, ben şimdi servisteyim, yolu tarif edince amca anlamadı sizin ev kaçıncı etap? hee, izmit'e geldim, teyzeme süpriz yapcam ses çıkarma. ne, yanında mı şu an?! neyse...
internetten bi fayda göremedim, terminalden ayarlarım deyip tekrar yola çıktım. azimliyim ama, ne olursa olsun efe tur ya da metro'ya gitmemeliyim. bu arada akşam fotoğraf dersim var, en geç 6da ankara'da olmalıyım ki yetişeyim, hay allah, mecbur gidicez galiba ya...
- ankaraaaaaa, ankaraaaaaaaa hemen kalkıyor ankaraaaaaa....
- hah, ankara, cam kenarı var mı?
- var abla ama arkada biraz.
- olsun olsun, saat kaçta?
- aslında geç kaldı, yağmur yüzünden trafik sıkışmış çok şanslısınız.
- (heee, sorma...)
kayseri firmasıymış, çok kalabalık değildi, oldukça rahat bi yolculuk geçirdim. bi süre sonra radyoyu duymamayı başardım, kitabımı bitirdim, biraz uyukladım ve işte, yine buradayım.
salı gününü yorgan altında termofor eşliğinde terleyip uyuyarak geçirdim. akşamüstü bi duş, koca bi kupa adaçayı (ııyk) tekrar yorgan altı, uyu uyu uyu... şimdi iyi gibiyim. sadece burnum akıyor, az da öksürük. bugün ilk işsizlik maaşımı aldım, güleyim mi ağlayayım mı bilemedim. sabunum bitmişti 3 market dolaşıp burnumu düşürecek gibi kokmayan bi sıvı sabun bulup aldım, haberlerde sıvı sabun yok satıyor demişlerdi de inanmamıştım. doğruymuş, geriye sadece hacımisi kokanlar falan kalmış. helal olsun domuzlara, müslüman geçinen şu memleketin insanına da korkudan bile olsa el yıkamayı öğrettiler ya, valla bravo.
hadin sağlıcakla diyeceğim ama, kiminle konuşsam şifayı kapmış. hadin fırk fırk diyeyim madem...
bu arada hasta olmak yerine niye şifayı kapmak deriz? şifa kapsak zımba gibi ayakta olurduk kardeşim, neden yorgan döşek yatıyoruz? hayret bi şey ya...