31.12.2010

evren baba'nın dikkatine: yeni yıl listem

her ne kadar bu topraklardan çıkma da olsa malum, bizim memlekette noel baba'ya inanılmaz. zaten ben de pek iyi bi çocuk değilim, mayamda yok, olamıyorum. hayır özümde iyi bi insanım, ama rahat vermiyolar ki kardeşim pamuk şeker gibi yaşamama. illa bi kaşınsınlar, tırım tırım gelsinler, sopa diye sünsünler... sonra da şikayet, vay baykuş çok asabi, aman ağzı pek bozuk... bozuk amına koyiim, tıkayın madem kulaklarınızı! ne var?

neyse, noel baba diyoduk, ben ona inanmam ben ona inansam o benim uslu bi çocuk olacağıma inanmaz ve hediye diye avcumu yalarım. ama ben de bi canım! benim de bi nefsim, isteklerim hayallerim var. e kimden istiycez? tedavülde evren var bizim buralarda. ben tee üniversite yıllarımda reiki işlerine bulaştığımdan beri evrenle aramı iyi tutmaya çalıştım, ha o bana kazıkları soktu soktu durdu, ayrı. bu sene yaptıkları sondu, di mi evren? biz artık barıştık, anlaştık. evren beni seviyor ve destekliyor. ben de destek beklediğim alanlara dair kısa bi liste yaptım, bu sayede neye ihtiyacım olduğunu düşünüp kendisini yormayarak hemen meseleye el koyabilir. sağolsun, evren çok vericidir. beni de pek sever. sözü fazla uzatmayayım, listemi vereyim artık.

  1. janis'le beraber soyunduğumuz işlerimiz süper yürüsün, aldığımız her karar bize mutluluk getirsin, o kadar ki ankara - istanbul demeden gındıllanalım. ilhamımız eksik olmasın, hep yaratalım hep yapalım.
  2. kış boyunca hava soğuk bile olsa çok kar yağmasın, yağarsa gece biz uyurken erisin, hava - kara yolları tıkanmasın, isteyen istediği yere gitsin.
  3. bahar gelip de yağmurlar azınca hiçbi yeri sel basmasın.
  4. yazın yangın çıkmasın, ormanlarımız yerinde dursun, otellik arazi olmasın.
  5. baskülle tartılmaya devam edebileyim, kantaralara kadar düşmeyeyim.
  6. aylardır niyetlendiğim pilatese artık başlayayım, haftasına sonuçları görüp hayret edeyim.
  7. saçlarım uzadığı zaman da dalgaları bozulmasın.
  8. daha fazla alışveriş merkezi açılmasın!!! lütfen ya...
  9. sol el bileğimin ve sol ayak bileğimin yıllardır çektirdikleri ızdıraplar son bulsun, hayatımı kötü etkileyen bu dişi enerjinin sahibi olan münasebetsiz kadın siktirsin gitsin.
  10. akmayacak diye binbir hevesle aldığım, cecile marka kıçı aplikatörlü siyah göz kalemim de 2 haftalık mutlu mesut kullanım sonrasında su koyverdi allahından bulsun! 2 saat içinde yanaklarıma inip beni pandaya benzetmeyecek makyaj teknolojisi istiyorum.
  11. annemin içindeki şeytan çıksın, abuk sabuk konuşup bana cinnet ve hatta cinayet sebebi yaratmasın, kapıyı vurup gitmek zorunda kalmayayım kalırsam da bu defa vicdanımı dinleyip 4 ay sonra geri gelmeyeyim.
  12. para istiyorum paraaaaaaaaaa! fiktoş'la ortak biletimden gayrı, şahsi teşebbüsüm olan sonu 7 ile biten çeyreğime de iyi bi ikramiye istiyorum.
  13. kırmızı ruj sürmek istiyorum. fiktoş diyo ki... neyse, ben gene de istiyorum.
  14. saçlarımın rengi hiç açılmasın, hep siyah kalsın. arada tek tük beyazlar olabilir ama abartmasın, asabımı bozmasın.
  15. içip içip dağıtmak istiyorum ulen! ama bu gece olmaz, kılçık sultan'ın açık arayan gözleri önünde herhangi bi tebessüm bile sarhoşluk sayıldığından, bu gece olanca meymenetsizliğimle oturucam. kafasını başka yere çevirsin, arkasından da nanik yapıcam. yok arkadaş, ben annemi hakkaten sevmiyorum.
  16. şu üşengeçliğimi bi atayım, birikmiş yazılarımı yazayım, okunmamış mailleri okuyup cevaplayayım.
  17. mutlu olacağım bi yerde yaşayayım.
  18. gelecek 8 yıl boyunca hep olduğumdan 6-7 yaş küçük görüneyim, sonra da 38'e sabitleneyim, ama 50 olunca da 40 göstereyim.
  19. huzurlu uyuyayım.
  20. huzurlu uyanayım.
  21. günlerim huzurlu geçsin.
  22. 19-20-21. maddelerin gerçekleşmesi için bana acilen bi ev lazım. geniş bi 1+1 olsun, kocaman terası olsun, camları damı yanı yöresi iyice izole edilmiş olsun ki yazın serin kışın sıcak oturayım içinde. çiçek de ekicem, söz bak.
  23. zihin açıklığı istiyorum.
  24. aşk... ah aşk! evet, halihazırda var bi sevdicek, sağolsun iyi adam, yok kendisinden bi şikayetim dursun hayatımda, hep olsun. hep olsun ama dünyanın bi ucundan bi ucuna ilişki de zor oluyo be evren. diyorum ki bizi ortada bi yerde buluştursan... şöyle ılıman iklimli, yeşili bol, musluktan akan suyu içilir, havası temiz korna sesi az olanından... 
bu daha uzar gider ama evreni de çok yormayayım, aramız anca düzeldi, tırsıp kaçmasın kerata. son olarak memleketim için de bi dilekte bulunayım ve bitireyim.

önce halihazırdaki çocuklara iyi bir gelecek sağlamak ve yaşanır bir dünya bırakmak için çalışılsın,  ana babaların elleri değmişken onları insan gibi yetiştirsinler, sonra önlerindeki maçlara bakarlar. kimse başbakanını dinlemesin, tavşan gibi üremesin, ümmet olmasın, cahil kalmasın. 2011'de de nüfus patlamasına karşıyım! bu gece az için, kazalara mahal vermeyin. hadi iyi yıllar...

26.12.2010

hayat, beni neden yoruyosun? kırıcam ağzını burnunu o olacak!

küllerimden doğmaktan bıktım! ben artık yaşlı bi kadınım, bi düzenim sabit bi hayat standartım olsun istiyorum. yıldan yıla yükselen bi grafik sergileyebilir tabi, standarta baskı yapacak değilim. ama başladığım yere dönmekten bıktım...
6 yıl oldu evden ayrılalı, hatta 7. çok daha önce bi kavgada cayırdamıştım babama, bi gün bu evden gidecek ekonomik gücüm olacak işte ondan sonra sürünsem de köprü altına düşsem de senin evine dönmem, diye. allahım, tamam sopan yok ama, boyundan büyük laf eden tek kulun ben miyim yahu? evirip çevirip kıçıma soktuğun bu kaçıncı? hı? tamam, başka büyük laf etmiycem söz. çocuk yapmam da demiycem, o konuyu açana kikirdeyip, eh kısmet ehiehi... falan diycem, valla bak. ama yeter yahu. tayyip de senin kulun değil mi? o demişti, seçilirsek vallah billah dokunulmazlığı kaldıracağız diye. seçildi, şimdi görevi kötüye kullanan kamu çalışanlarının cezalarını düşürmek için yırtınıyor. onun ettiği laf mı daha büyük benimki mi allahım? ben bi tek babamın kalbini kırdım, tayyip 70 milyonu her gün öpüyor, niye sopa hep bana allahım? 
bi orta yol bulsak diyorum? bak ben 90-60-90 ölçülerinden vazgeçtim, sen de bana daha fazla kilo aldırma.  kendi dükkanımı açmaktan vazgeçtim, hazır dükkanlısı var der onlara satarım sen de artık işlerimi rast getir. eski kocamı ölürken görmek istemiyorum, sen de karşıma iyi insanlar çıkar. annemi babamı bi daha üzmiycem, sen de bana bi an önce kendi evime çıkacak para ver. sigarayı bırakıcam, sen de beni sağlıkla yaşat. 7 ceddimi ihya etmiycem çünkü arada sinirimi çok bozanlar var ama en az 3-5 ceddimi görürüm, sen de fiktoş'la ortak aldığımız şu bilete iyi bi şeyler vurdur artık. 
bi de bu yazdıklarım yüzünden tepeme yıldırım falan düşürmezsen minnettar kalırım.
hayta da olsa, gene memlekette müslümanım diye gezenlerden daha iyi kulun ebru

23.12.2010

eşyaların sığdığı kadarı 1 sırt çantası ve 2 valize dolduruldu, kalanlar da 2-3 haftaya kadar geri gelinip alınacak muhtemelen. sevdiklerimle vedalaşma faslında çok başarılı olamadım ne yazık ki. son 2 haftayı yine ateş-öksürük-sümük-halsizlik ekseninde mundar ettim ve gitmeden görmek istediğim birçok arkadaşımı göremedim. nasıl olsa yakında yine geleceğim, bu bi veda değil ki zaten geri döneceğim... vb avuntularla gönlümü eğleme safhasındayım. her ne kadar kurmayı planladığım işle ilgili olumlu beklentiler içindeysem de, ankara'ya dönüyor olmaktan hoşnut değilim. küllerimden doğmaktan da fena halde bıktım, söylemeden geçemeyeceğim! 
sevalim, tannesi, çingen, toprak ana, çello... sevgili e, sevgili d, doktorum, bakkalım, doncum, ojecim... özleyin beni, ben sizi şimdiden özledim!

17.12.2010

zaman siler her şeyi... sahi, siler mi?

1 sene geçmiş, ara ara facebooktaki sayfasına bakılmış, bazen duvarına hiç okuyamayacağını bile bile belki de bulutların üstünde olanca hınzırlığıyla yuvarlanırken gözü aşağı takılıp görür diye mesajlar yazılmış.  1 sene geçmiş, aslında 1 sene daha geçmiş ama sema unutulmamış.
 
bugünlerde parkta kuşları kovalayıp uçururken çekilmiş bi videosu var, gidip gidip izliyorum. sayfasındaki mesajlar hep sevgi dolu, herkes ya özlemini ya onu ne kadar sevdiğini anlatıyor. bazen diyorum ki, ölüp gitmek de fena değil be, bak arkandan ne kadar iyi konuşuluyor... ama olmadı sema, olmadı. bizim her geçen sene çizgimiz çubuğumuz artarken sen hep genç, hep güzel, hep tombul, pardon tombul değil balıketli ve hep yüzün güneşe dönük kalmamalıydın. bizimle yaşamalı bizimle yaşlanmalıydın. adisin lan, sattın hepimizi, bi beyin kanamasına bıraktın gittin... keşke kalsaydın... o kuşun kanadına oturup uçmasaydın... 
 
 

huzurla uyu, uslu dur oralarda, cennetin kuşlarını bari rahat bırak da vaktimiz gelince sığınacak yerimiz olsun. ruhun şad olsun. iyi ki doğdun, sensiz bir doğum günün daha kutlu olsun!
 
zaman her şeyi silmiyor, 1 sene sonra yine senin için, sadece senin için...







14.12.2010

patronum beni seviyormuş!

işteki son günümü de yarı cinnet yarı telaş halde geçirdim ve bitirdim. veda pastası ve şakalarla bitti son günüm. edi dedi ki, ilk defa böyle bi şey yapmışlar... 2 gün önce de kızlardan biri söylemişti, seni gerçekten seviyor diye... başka kimseye yapmamış, yapmazmış... hey yavrum be! baykuş'u sevmeyen ölsün! ölsün de, 9 aydır ettiğin eziyet neydi be bacım? bıktırdınız iki yerden ana kız çekiştire çekiştire bezdim elinizden, işmi gücümü bıraktım, tam toparlamaya başlıyorum derken yine sıçtım hayatıma! oldu mu şimdi? mikerim böyle aşkın ızdırabını!

1.12.2010

shengen vizesi: 60€
3 aylık online ispanyolca dersi: şehir fırsatı çekiyle 46tl
"istifa ediyorum!" dediğimde patronun yüzünde oluşan ifade: paha biçilemez...

29.11.2010

şiş kadını

benim o! 

evet, son 7 aydır "çile bülbülüm çileeeeeğ!.." diye camları titretmekten gına geldi. eh, halihazırdaki kargabayıltan gırtlağım ve rakı sofralarından kalma 3 atımlık repertuarımla monamur pavyon'dan daha öteye müzik kariyerim de olamayacağına göre ben de kendi işimi kurmaya karar verdim. şimdiye dek kendi kullandığım ya da düşünüp yapmaya üşendiğim ıncık cıncık tasarımlarımı satılacak miktarlarda üretmek üzere 1 adet dikiş, 1 adet de baskı makinesi ön hazırlığını yaparak yaradana sığınıp küçük esnaflar arasına katılma kararı almış bulunuyorum.

ilk etapta işe kürkçü dükkanından başlayacağım, istikamet ankara... annem de babam da fikrime sıcak baktılar, hatta babamın tatlı şarap projesi de var. meloş sultan'ın bağları da bi işe yarasın di mi ama? 

velhasıl, ele avuca gelecek kadar malım olduktan sonra eskişehir - izmit - istanbul ekseninde bol seyahatli bol koşturmalı günler beni bekliyor. bakarsınız ilerde işler büyür, hep hayalim olan o küçük sevimli dükkanı açarım... bi yerden başlamak lazım.

savul ticaret hayatı, ben geliyorum!

28.11.2010





gittim - gördüm - doyamadım...

biraz moralim düzelsin, burnum akmayı kessin... çok yakında cordoba maceralarımla bu sayfadayım.

ipucu: boğa kıçı yedim lan!

23.11.2010

milli eğitim bakanlığı'nın onca kaynağı gözüne dizine dursun senin katliyam kere... fiştekleyici toplumsal mesaj vermek senin ne haddine be kadın?! yunus katliyamı... katliyam ne ya? katliyam ne allahın cezası, katlettin beni tek bi kelimenle!

yeni yıldan isteklerim - bölüm 1:
- kendi dilini konuşup yazabilen arkadaşlar,
- her akşam aynı saatte kaka yapabilmek,
- çok yiyerek zayıflamakta gözüm yok, su içsem yaramasın, ona da fitim.

14.11.2010

yaradana sığınıp nikon'u sırtlandık, bi çantaya 6 don 6 çift çorap tepip cordoba yollarına düştük (düşücez yani, yarın, mesaiyi müteakip). 

bu kadar güzel (evet, fotoşopun da gözüne vurulmuş ama olsun, mor gökyözü beni benden aldı) fotoğraflarla dönmemi beklemeyin de hayalleriniz kırılmasın, ama gelecek 6 gün boyunca çok mutlu olacağımı rahat rahat varsayabilirsiniz.

herkese iyi bayramlar...

29.10.2010

efendim ne diyeyim, adeta malum olmuş. saatime bakıyorum, kolumdakine değil ofisteki bilgisayarımın saatine tabi, oooo 20:29. yani neymiş, öyle resmi tatil bilmem ne deyip 2 hafta önceden ankara bileti alınmayacakmış, akşamın zikine kadar "AMAN DA ÇOK ACİL" işler yüzünden çalışmak zorunda kalınabilirmiş. saçlar tel tel havaya kalkabilir ve küfürün bini değil yüz bini bi para olabilirmiş...
bitti mi? aman da çok acil olanlar evet, rutin ıvır zıvır hayır. umurumda mı? hassiktir len ordan!
ben çıkıyorum, binmem gereken bi otobüs var. hadin iyi haftasonları...

28.10.2010

neşe benim ne haddime!


arkadaşlar, sevgili puremor' un da dediği gibi, 70-80 kuşağı bütün türk çocuklarının oyuncaklarını bi cadı yapmış. ve ben, zavallı ben, o cadıyla çalıştığım için bugün zaten gariban beklentilerime katmadığım yarım gün tatili yapmayacağım gibi, yarın sabahtan ankara'da olmayı hesaplayarak aldığım otobüs biletimi de kıvırıp patronlarım olacak o iki orospunun götüne sokmak istiyorum! zaten kullanamayacağım, niye cüzdanımda yer kaplasın değil mi? keşke otobüs biletleri kağıttan değil başka bi şeyden yapılsaydı, ağaç katliamı olmayacağı için daha geniş ve daha uzun bi yüzeye basılabilirlerdi. o zaman ben de kocamannnnn upuzunnnnnn bi rulo yapardım, mesela ana kız sırt sırta biletin bi ucu birinde öbür ucu ötekinde... "iki ucu boklu değnek kavramına işveren-çalışan ilişkisi çerçevesinde modern bir bakış" diye de isim koyar, zenginin birine milyon dolara satardım belki... o zaman bu orospuların yanında çalışmaya ihtiyacım kalmazdı.
daha da uzatırım, fantazyanın sonu yok ama malum, mesai saati, ofisteyim vs vs... sözün özü, neşe benim neme gerek efendim, otururum masamda akşamın 8.30una kadar köpek gibi çalışırım gıkımı da çıkarmam. 29 ekimde tatil mi? haddime mi düşmüş? peh!

27.10.2010

neşeli ol ki genç kalasın ojesi



bu kasvetli istanbul havasında, gözüm bi dışardaki yağmura bi klavyemin üzerindeki tırnaklarıma gidiyor. hatta tırnaklarıma bakmaktan bazen yanlış tuşlara basıp asdşlk falan gibi yanyana geldiğinde kelime oluşturmayan ne kadar harf varsa basıyorum. haftasonu sevdicek burdaydı, 3 haftaya kadar ben orda olacağım, patroncuğum 18 ekimden beri uzakdoğu sayahatindeydi, yarın dönecek. onsuz ofis nasıl bi mutluuuuu, nasıl bi huzurluuuuuuu, aman nasıl da sevgi yuvası bi yerdi anlatamam. gitmeden yığdığı işleri bugün bitiriyorum, yarına inşallah teftişi tek parça atlatacağım. e şimdi ben neşeli olmayayım da kim olsun a dostlar?

14.10.2010

evvel zaman içinde...

izlanda derler adına, soğuk mu soğuk küçük mü küçük bir ülke varmış. belki tek meşhur şeyi, biz izlanda'da tanrı'ya inanmayız çünkü birinin bir şeye ihtiyacı varsa gidip kendi yapar, diyen bodur boyuna koca bir yürek ve eşsiz bir ses sığdırmış şarkıcısıymış. gün gelmiş, 200 yıldır buzlar altında uyuyan canavar dağ uyanmış... 




dünyayı saran kül bulutları uzaydan bile görünmüş... 




manzara biraz ürkütücüymüş, pilotlar korkudan uçamamışlar. 


o arada istanbul'da bir konuk da mahsur kalmış... şehri altüst ederken, yolu bir gün galata kulesi'ne düşmüş, oradan da beşiktaş'a... 


...
...
...

kim bilebilirdi patlayan yanardağın getirdiği adamın bana vazgeçtiklerimi tekrar isteteceğini? 


dünya küçük derken eminim bunu kastetmedi atalarımız ama dünya bir şekilde küçük ve aşkın sizi nerede bulup nereye götüreceği hiç belli olmuyor...




hikaye uzun ama janis'e sözüm var, baştan sona anlatacağım. sözümü tutana kadar, aşık olduğumu söyleyip konuyu burda kapatıyorum...

2.10.2010

helal bu fuar sana!

memleketimiz dışında geçirdiğim bayram kaçamağı esnasında fransa ve hollanda'da görüp katıla katıla güldüğüm "halal food" uygulaması memleketim dahilinde bi fuarla şenlenmeye karar vermiş de haberimiz yokmuş. yoktu yani, potansiyel müşterilere bakınmak için fuar sitelerini gezerken bunu buldum, oldu. sizsiz  boğazımdan geçmedi, buyrun linki tıklayın. müsait vaktinizde de gezmeye gidin, öyle zındık zındık dolaşmayın ortalarda.

reklam sektöründe çalışan bi arkadaşım gitmiş potansiyel müşteri avına, helalmatik varmış. gıdalarımızın içinde hiçbir domuz şeysi yoktur beyanını ikna edici bulmayanlar için, sidiğe daldırılan gebelik çubuğu gibi, şüpheli gıda parçası sıcak suya atılıp iki karıştırıldıktan sonra helalmatik çubuğu bandırılıp bakılıyomuş, domuzluysa çift çizgi, helalse tek çizgi... 



1.10.2010

en seksi yaşım da böylece bittiiii, bakalım 32 neler getirecek?






hadi mutlu yıllar bana...

24.09.2010

19.09.2010


kaktüse evrilmem an meselesi! dün gece dilim dötüme yapıştığında farkettim evde su kalmadığını, suyu bırak o anda yalandan da olsa beni nemlendirecek bi şişecik soda olsun, meyve suyu, hoka mola, sade gasos, fanta... ulan bari bi şişecik bira dedim, o bile yok. buzdolabında turşu, peynir ve yoğurt vardı, yoğurdun suyunu içtim yetmedi. sonra gidip zula dolabını açtım, baygınlığım geçip de kendime gelince elde ettiğim sayım sonuçlarını veriyorum:
- 1 şişe kırmızı şarap
- 4 şişe martini
- 1 büyük, 3 küçük şişe uzo
- 1 şişe smirnof gıriin epıl
- yarım şişe cin
- 1 şişe viski
- yarım şişe votka
- votkayı fındıklamaya alınmış, içsen eti tuzlu püsküvüt reklamındaki gibi içim gıyıldiiiii diye insanı hüngür hüngür ağlatacak fındık şurubu
- 1 şişe tekila
- çeklerin adını ne okuyabildiğim ne de yazabilecek enercimin olduğu adamın içini kavuran kanyağımsı şeyinden yarım şişe

fiktoş bi gün polis üst kat yerine yanlışlıkla bizim kapıyı çalıp evi aramaya kalksa, kaçakçı diye tutuklanacağımızı söyler hep, yalan değil. musluğu aç diyenlere cevabım, sularda küf tadı olduğudur efendim, bizim evin suyu içilmiiy. üşendiğimden bakkala gidemiyorum ama büzüşüp kurumam an meselesi, akşamın 9undan gecenin 12sine kadar direndim, daha fazla dayanamadım pantolonumu  terliğimi hızlıca giyip kendimi bakkala attım. 1 şişe 5lik sırma su, 1.5 litre hoka mola ve 1 şişe efes fıçı bira alıp eve döndüm. güya suyu içicem, birayla kolayı da başka bi su almayı unutma gecesinde acil durumda kırmak üzere saklıycam, nerdeeee... kola dolaba (bugün yarısını içtim), suyun ilk bardağını içip yenisini doldurup birayla beraber bilgisayarın başına geldim. bu arada masanın üstü tıkış tıkış, ulan bunların ikisini birden aldık geldik ama bi kaza çıkmasa derken, mavusa uzanan kırılasıca elim suya çarpmasın mı? çarpmasın tabi ama ... dinlemiyo ki beni. allahtan oda çok dağınık da elimi uzattığım ilk yerden bi tshirt yakalayıp suyu çektirdim, zayiat yok. suyu döktüm ama acil durum birasını damlasını mundar etmeden lıkır lıkır içtim. bakalım bi dahakine ne gelecek başıma. annem üşendiğinden eşşeğe dayı diyosun, diye kızardı hep, haklı valla kadın. ama mayam gevşek, o da daha atik bi koca seçseydi canım, ben kimim ki genetik bilimine karşı çıkayım?

bugün güya hastaneye gidip kuyruk'la refakatçi kalacaktım, sabah kalkamadım, kalktığımda da ağzım burnum akıyodu. gidip bi de ben mikroplamayayım kızı diye mecbur evde kaldım. ha bu arada sucuyu arayıp yeni damacana istedim mi? tabi ki hayır! yarın açık mıdır ki sucu? açsa ne iyi olur, ben de arasam, yeni damacanam gelse, 1 hafta boyunca korkusuzca içsem içsem, su gibi aziz olsam... bunu en son 3 hafta önce düşünmüştüm, amaaan tatile gidicem ben gelene kadar bayatlar deyip almamıştım, şimdi bahane de yok. şşt, kız sucu, 116ya bi tane kap gel hadi, aratma beni şimdi çok müşkül durumdayım!

1.09.2010

büyüdük

"abla, küçükken pudingini paylaşmıyormuşsun, şimdi kanını paylaşıyorsun!.."

4 yaş var aramızda, kendisi ilk kumam olur. meloş sultan'ın evinin altını üstüne getiren, konu komşuya yaka silktiren hep odur, ben de köşesinde kitabını okuyan, akşamüstü sakin yürüyüşlere çıkan, arada evden kaçıp en fazla yaramazlık olarak arkadaki tepeye tırmanan... 


adeta bi maymun yavrusuydu. salıncağımın oturağını çıkarır, iplere tutunup havada taklalar atar, kapı pervazına, bulduğu her ağaca, iki de vantuzu olsa eminim düz duvara tırmanırdı. doğuştan baş belası.... bi de taklitçi! yolda yürürken adımlarıma bakar, benimle aynı anda sağ aynı anda sol basmaya çalışırdı. kollarını benimle aynı anda öne arkaya atmak için o çabaladıkça, ben de bozmaya uğraşırdım. bi gün yağmurda gezeceğim diye tutturdum, meloş yok dedi mok dedi, dinlemedim. ben evden çıkarım da o durur mu? elimizde şemsiyeler, bomboş sokakları keyifle turladık. tabi su birikintilerinin gözüne gözüne basıp kıçının deliğine kadar sırılsıklam olanımız daha çok eğlendi. ne hikmetse ikimiz de hastalandık, karşılıklı kanepelerde yatar halde içtik komşu teyzelerin geçmiş olsun çorbalarını. 

kutuda satılan yemeye hazır pudingler yeni çıkmıştı, meloş para verdi, gittik 2 kutu kakaolu kaptık. o zaman başkası var mıydı hatırlamıyorum. eve geldik, bunun gözü üstümde. elinde pudingi, ben nereye kuyruk oraya. buzdolabına koydum, bu da koydu. odama gittim, oyalandım. bu arada anahtar deliğine pamuk tepmişim, çünkü kuyruk habire beni dikizliyor. bazen kaderine boyun eğip gidiyor içeriyi göremeyince, bazen de meloş'un şişlerinden birini yürütüp delikteki pamuğu itiveriyor. allahım nasıl da arsız! neyse, çıktım odadan mutfağa gittim, pudingimi aldım, elimde plastik kaşık odaya döndüm. bu da hemen gitmiş kendininkine saldırmış, yalayıp yutması kaç dakika sürdü bilmem ama ben elimde açılmamış puding kutusuyla çıkıp yüzüne pis pis sırıtıp götürüp dolaba geri koymak için en az yarım saat beklemişimdir. sonra? sonrası ne, canım istediği zaman da gittim dolaptan aldım, karşısında afiyetle yedim. böyle de şerefsizdim işte, bi de abla olucam... tü benim sıfatıma!

bitmez, yaz yaz bitmez. çocukluk anıları işte, birini anlatırken öbürünü hatırlıyor insan. bunları da kuyruğumun kardeşi hatırlattı bana. abla, dedi, küçükken pudingini paylaşmıyormuşsun, şimdi kanını paylaşıyorsun. büyüdük, diyebildim. "küçükken hayvanın tekiydim, bakma hala da çok gelişemedim ama... " diyecektim, halihazırda 3 kuruşluk iyi imajımı bozmayayım diye sustum, büyüdük, dedim. az çektirmedim kuyruğuma, oysa tek istediği ablasına yakın olmak, ondan bi şeyler öğrenip hayatın tadını birlikte çıkarmaktı...

kuyruğum 12 gündür hastanede yatıyor. bebeği olsun derken canından oluyordu. tüp bebek tedavisinin ihmalkar doktor elinde insanı ölüme götürdüğünü öğrendik ailece. bugüne kadar 22 ünite kan verildi, 59 kiloluk güzel bedeni 72yi geçti, bel çevresi 98cm, karın boşluğuna sığmayan sıvılar diyaframını geçip akciğerlerine dolduğu için 5 gündür sağ akciğere takılan tüple dolanıyor hastane koridorlarında, buna rağmen hala yeterince iyi nefes alamıyor. elleri ayakları şişti, bütün vücut ödem. acılar da cabası... kuyruğum normale dönme mücadelesinde, benim tek verebildiğimse 1 ünite kan, çocukken sakladığım pudingler yerine 1 ünitecik kan. evet, anca büyüdük ama keşke bi kaşık sen bi kaşık ben yeseydik be kuyruk. affet ablanı. 

28.08.2010

sabah 4 itibarıyla cumartesi uykumun içine ettim, bilgisayarın başına oturdum, msnde çin'deki imalatçılarımdan biriyle buluşup 2 gündür üstünde debelendiğim sevkiyatı ayarladım, faturasını-çeki listesini kontrol ettim, 1 saat boyunca karşılıklı lanetler okuyup işi bitirdik. az önce ezan okundu, şimdi yatağıma geri dönüyorum. allahım, işimi nasıl da seviyorum!!!

23.08.2010

5.08.2010





efendim burası benim yeri gelip sevindiğim yeri gelip bokumla dövüştüğüm yer, otomobil blogu değil ama bu üstte gördüğünüz 2. eli 20000 eyyyrodan satılan zıkkımı polis arabası yapmaya karar veren zihniyetle, onlara destek veren ve yollarını 3 vakitte açan bürokrasinin tüm kademelerini tebrik ederken haklılığımı vurgulamak adına fotoğraf eklemeyi de uygun buldum. 

şimdi bu bokun adı zaten mini, ki içine kullanmakta olan polis kardeşlerimin havası bile sığmamıştı, bununla haydut kovalasan ne yazar? tamam, motoru güçlüdür bilmem nedir diyelim, ulan yakaladığın adamı tampona bağlayıp karakola kadar çekeleye çekeleye mi götüreceksin? arka koltuğa 3 kişilik yankesici çetesi nasıl sığsın? bence sürüklenerek götürülmelerinde sakınca yok da, sıçrayan kan boyaya falan zarar verir mazallah, benim vergimle alındı ya, ona istinaden şeyettim... 

hani polis arabalarının benzin istihkakı vardı, memurlar ceplerinden benzin alıp devriyeye çıkıyorlardı, o ne oldu? bu sene istanbul'un rahmetten yana hiç sıkıntısı olmadı ya, acaba diyorum, suyla çalışan mini mi yapmışlar? yoksa senlerdir 10. yıl marşı kadar popüler olacak yeni bir marş arayışında son nokta "vandıra vandıra ye vergimi" mi olacak?

ulan... dua edin kendi halinde bir ssk'lıyım yoksa benden 1 kuruş vergi yerine anca orta parmağımın vesikalık fotoğrafını alırdınız! çıkıcam ben bu ülkenin vatandaşlığından, daraldım. hayır efendim, 42 bedene zor sığan götümün yaz sıcağından şişmiş olması değil nefesimi kesen, şirketim aylık primlerimi asgari ücret üstünden yatırırken, vergi iadesi kaldırıldığından beri her ay almam gereken 50 liradan az geçim indirimimin üstüne yatılırken, her allahın günü sabah haberlerinde falanca şehirde polisle provakasyonlara gelmiş bir kısım kansızın taşlı sopalı çatışma haberlerini izleyip hırsımdan dişlerimi sıkarken güvenlik için harcanmayan paraların mini mini otomobillere saçıldığını görmek! sezonluk alışveriş yapası gelen gitsin karısına mini etek alsın lan! çekin elinizi cebimden!

28.07.2010

çatlatmak gibi olmasın ama...

haftasonu edirne'deydim...

7.07.2010

hadi bakalım...

aylar var ki burnum boktan çıkmadı, ha arada nefes almadım mı, aldım ama küçük küçük, kısa kısa... epey de sessiz kaldım, zinciri bi yerden kırmak lazım. ne yapayım ne yazayım derken tannesi yetişti imdadıma, mim iyidir, dürtme eşek hesabı olacak ama başka türlü yazmayacaktım. bakalım kaç post yazacağım bu dürtmenin üstüne diyerekten başlıyorum...

  • Felsefem: yaşa, erteleme, başkası için vazgeçme
  • Hayat: yarı şaka yarı ciddi geçip gidiyor işte
  • Çocukluk: iyiydi, hoştu da çabuk bitti be...
  • Güneş: amele yanığı
  • Gözler: de yalan söyler
  • Yıldızlar: kaysa da dilek tutsak
  • Güzellik: geçici, madilik kalıcıdır
  • Sevgi: kedi
  • Aşk: bok!
  • Müzik: comparsita - sahildeki dondurma... öyle ortaya karışık :P yok be, iyidir müzik, ses çok açılmış da ritim iç organlarımda vurmuyosa tabi
  • Dost: az olsun öz olsun
  • Para: ben o lidyalılar'ın taaaa...
  • Erkekler: iyiler hoşlar da arada şerefsiz var bikaç tane, gariplerimin adı toptan kötüye çıkıyo cık cık cık... şşt, çıkın bakim siz sıradan, kime diyorum!
  • Savaş: ma seviş... mesela
  • Ağlamak: soğan doğramakla süreyya ayhan şampiyonluğa koşarken çığlık çığılığa ayağa fırlamak arası bi durumdu, o salak hayatını mahfetti ben de başka bahaneler buluyorum şimdi. iş ki muslukların gevşeyesi tutsun...
  • Deniz: ve mehtap ve iyot kokusu ve tenimde tuz ve kıyısına ilişip sigara içmek ve ayaklarımı içine sarkıtmak ve balık ve rakı ve sonsuz... aşk, aşk!
  • Ayna: sırlı cam, yalancı cam, öbür elde cımbızla ne de muhteşem ikilidir ama
  • Hayal:ler de olmasa sıçtığımızın resmiydi. aa, ben geçen cts sayısal oynamıştım ya, du bi bakim ankara'daki evi içinde eşyalarla beraber yakacak kadar kazanmış mıyım... üstüne de beşiktaş'ta 1+1 teraslı ev parası kaldıysa benden iyisi yok! ben ev bakmaya giderken bu mime şey devam etsin... şey... aman etmeyin, uğraşamıycam şimdi. 
hadin sağlıcakla, ben kaçıyorum. ha, sağlıcakla demişken yaz geldi diye sabah duş alıp evden ıslak saçla çıkmayın, olur da yaptınız minibüsün bütün camlarını açmayın, hadi bi eşeklik ettiniz açtınız, üşüyünce üşenmeyin kapatın, hadi salaksınız üşendiniz bari haftasonu dinlenin de bronşit olmayın, hem salak hem gezeleksiniz ve gıçınızın üstüne oturamadınız mı iki gün, bari pzt doktorun size serum içine antibiyotik yazmasına izin vermeyin yaptırcak yer bulana kadar ebeniz, bulduktan sonra da cüzdanınız öpülür, benden söylemesi.

4.07.2010

düşünüyorum, öyleyse hâlâ ayığım! tü allah kahretsin...

13.06.2010

dayanamıyorum!

bugün 2 senedir görüşemediğim, mümessilken son çalıştığım bölgeden bi arkadaşımla buluştum. konuşurken "gürcan hoca'yı duydun mu?" diye sordu. "ne olmuş ki gürcan hoca'ya" dedim...

ne olmuş? olan şu: eşi gürcan hocam'ı bıçaklayarak öldürmüş!

inanamıyorum! inanamıyorum! insanlara neler oluyor anlamıyorum. ne hale geldik, neden herkesin içinden canavarlar çıkar oldu anlamıyorum. çok üzgünüm, şaşkınım, inanamıyorum. sanki kötü bi şaka, televizyon usulü eşek şakası, ben ağlamaya başlarken biri kırmak isteyeceğim işaret parmağıyla kamerayı gösterecek ve ben hepsine birden uçan tekme atacağım, her şey düzelecek! ama yok, gerçek bu!

ilaç sektöründe son dönemimde tanıdım gürcan ünlüsoy'u. ümraniye merkez sağlık ocağı'nın kapısından hasta ve mümessil eksik olmayan doktoruydu. yüzünde hep muzır ifadesi, hastaların en mülayim insanı bile delirtme noktasına getiren saçma sapan taleplerine karşın bırakmadığı nezaketiyle bambaşka bi insandı. oğlunu çok severdi, hiç dilinden düşürmezdi. yakışıklılığını, okuldaki başarısını, kızlar arasındaki popülerliğini, motorsikletine haftada ne kadar benzin harcadığını... hep büyük keyifle anlatırdı. en büyük hayali, onun da doktor olmasıydı.

çalkantılı aşk zamanlarımdan birinde dertleşirken, eşini ne kadar sevdiğini ve ne zor koşullar altında birleştiklerini anlatmıştı bana. daha önce evlendği ve o evlilikten 2 çocuğu olduğu için ailesinin eşini istemediğini, kendisinin de o dönemde daha tıp fakültesinde öğrenci olmasına rağmen ailesine rest çektiğini ve sonrasında sıkıntılar yaşadığını ama en sonunda evlendiklerini anlatmıştı. aşkın her şeyi çözdüğünü, insana güç verdiğini anlatmıştı. eşine ilk günlerindeki gibi aşıktı. ilaç sektörü cadı kazanıdır, dedikodu yuvasıdır. gürcan hocam'la ilgili ilişki dedikodusu hiç duymadım. aşıktı eşine, evine, oğluna.

tomba'yla buluştum bu akşam, "gürcan hoca'yı duydun mu?" dedi bana. o da çok severdi gürcan hocam'ı. "eşi öldürmüş" dedi, inanamadım. "facebookta var" dedi, "gazetelerde, internette var..." inanamadım. eve geldim, facebooku açtım, sayfasına baktım, yazılar yazılar... gerçekmiş! eşek şakası değilmiş! ben de yazdım birkaç satır, kendimce isyan ettim, neye yararsa... ama internet, o gazeteler... yok eşinin ilk evliliğinden olan kızı demiş ki zaten hep kavga ederlermiş, habire polis çağırırlarmış... eşi demiş ki, yıllardır aldatılıyormuş canına tak etmiş... birine bakarsanız 16 yıllık evli diğerine göre 25... ve haberlerin altında yorumlar, nasıl çirkin, nasıl iğrenç...

"kadın cinnet getirecek kadar bıktıysa vardır bir bildiği"
"suçu hep hırsızda aramayın"
"rahatı bulmuş, eşini aldatmış işte......."

hani neredeyse "oh olsun!" demedikleri kalmış. inanamadım!

siz kimsiniz? siz nesiniz? anlayacağımız dilde konuşabilmeniz, iki satır çirkef yazabilmeniz sizi insan mı yapıyor? siz ne biliyorsunuz da bir hayatın böyle alınıvermesine bu kadar rahat, bu kadar umarsız yorumlar yapıyorsunuz? allah aşkına siz ne yiyorsunuz? neyle nefes alıyorsunuz? akciğer yerine nerenize giriyor benim de soluduğum oksijen? sizin kalbiniz kan yerine iltihap mı pompalıyor tüm vücudunuzla beraber beyninize de? bi insan ölmüş, öldürülmüş, siz iki kelimeyle rahmet okuyacak yerde tanımadığınız insanın ardından utanmadan, cevap veremeyecek olmasına aldırmadan nasıl böyle zevkle saldırıyorsunuz? siz nasıl bi hayat sürüyorsunuz ki bu derece nefret dolusunuz? o adamın bi oğlu var, babasının en iyi arkadaşı, tıp fakültesinde öğrenci, babası mezarda annesi hapiste, kim bilir ne halde şimdi, hiç mi düşünmüyorsunuz? acısına mı yansın babasının ismini mi temizlemek için uğraşsın sizin kirli bakan gözlerinizde? siz nesiniz ya? siz nesiniz, nasıl şeylersiniz, ne yapıyorsunuz? bi hayat çalınmış, kıçınıza kına mı yaktınız şimdi? ölmüşe, öldürülmüşe sevinecek kadar vahşileşmeniz için sizin başınıza neler geldi? insanlara neler oldu? anlamıyorum. anlamak da istemiyorum, anlamaya ve hoşgörmeye çalışmak istemiyorum, bunda hoşgörülecek bi şey yok, aramak istemiyorum. anlamıyorum. insanlıktan bu kadar çıkmaya dayanamıyorum. bi yandan ağlayıp bi yandan öfkeden dişlerimi sıkarak okuduğum gazete haberlerine dayanamıyorum. 1 ay sonra duyduğum ölüm haberine dayanamıyorum. o adamın her görüşümde fıkra anlatma isteği uyandıran hınzır yüzü gözümün önündeyken bi sitede cenaze namazının video görüntülerini izlemeye dayanamıyorum. yeni işimde yardımcı olabileceğini düşündüğüm fikirlerini sormak için facebooktan mesaj attığımda verdiği cevabın ertesi günü öldürüldüğünü düşünmeye dayanamıyorum. istanbul'a dönmüşken onu ziyarete gitmemiş olduğumu düşünmek boğazımda yumru olmuşken yutkunmaya dayanamıyorum. profil fotoğrafı olarak hep eşiyle ya da oğluyla, ama daima gülerken gördüğüm yüzünü bi daha göremeyecek olma fikrine dayanamıyorum. hayat bu aralar çok üstüme geliyor, dayanamıyorum. isyan edesim var!

6.06.2010

havadaki yağmura yüzümü verip, içimdekine bir şemsiye açtım yine içimden, üstüm başım ıslak ama ruhum rengarenk ve sıcak kalsın istedim.



kapalı havaya inat, güneşi şemsiyemde taşıdım. yaz geldi, gökyüzü hala güneşe hasret. ben değilim.

16.05.2010

yaktın bizi muzaffer!

10 mayıs, öğlene doğru, baykuş'un telefonu çalıyor
"muzo dün gece acile kaldırıldı, enfeksiyon başlamış, çok hızlı yayılıyor, ameliyata alındı ama kalp ritmi bozulunca yarım kaldı. şimdi yoğun bakımda..."

10 dk sonra baykuş teyzesinin telefonunu çaldırıyor, durum özeti veriyor, destek istiyor. ve öğreniyor ki 96dan beri görüşmediği bir arkadaşı, o senenin tatil sevgilisi, öğle namazını müteakip defnedilecek! daha 32 yaşında kalp krizi kimin aklına gelir ki?

baykuş, mesajı yerine ulaştığı için kaldırdığı postun yerine, bu boktan meselelerle harcanan zamanın aslında ne kadar değerli olduğuyla ilgili bir yenisini yazmak istiyor. hali yok, vazgeçiyor.

14 mayıs, 19:10 işten zor bela çıkış
19:40 servise ucu ucuna yetişme, neyse ki servis akşam trafiğinden nasibini almış
20:45 otobüse biniş
21:10 otobüs arıza yapınca çağırılan yeni otobüsün gelişini 50 dk bekleyiş

15 mayıs, 03:40 ankaraya varış
14:30 suları, hastaneye gidiş
15:30 suları, nöbetçi doktorun önü kesilip rica minnet bilgi alış
15:45 ben maviler içinde - muzo kablolar arasında
muzo kozadaki kelebek gibi
kolunu okşuyorum, çemkiriyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, "dayanmak zorundasın" diyorum, kahkahasını beklediğimi anlatıyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, çıkıyorum 

16 mayıs, 03:35 muzo'nun kalbi duruyor
by-passa, kansere, tansiyona, kolesterole, kreatin klerensine, yeni bir kalp krizine, metastasa, yeniden kemoterapiye direnen kalbi artık yorulmuş. 45 dk süren kalp masajına direniyor, bir daha atmıyor!
05:37 telefonum çalıyor, daha açmadan biliyorum muzo'nun melek olduğunu
05:45 taksiye biniş
05:52 hastane bahçesi, sigara, gözyaşı
07:00 hastabakıcının yardımı, morg
07:05 muzo 12 numaralı çekmeceden çekiliyor
... muzo gülümsüyor. yüzü pırıl pırıl, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, yanaklarını okşuyorum, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, kızıyorum, vedalaşıyorum, o hala gülümsüyor, eğilip sol yanağını öpüyorum, ben ağlıyorum, muzo gülümsüyor, çekmece kapanıyor
07:35 okula gidiyoruz, muzo'nun odasını açıyoruz. kapısında görüşme saatleri asılı, bir de riyakarlıkla ilgili japon atasözü
... odası bıraktığı gibi, masasının önüne, herzamanki koltuğuma oturuyorum. muzo by-pass sonrası sigara yasağını delmeye çalıştıkça sakladığımız paketlerinin, masasından aşırdığım kibritlerin yerine tek dal sigara bırakıyorum. masasını okşuyorum, çıkıyoruz.

97, 31 ekim ya da 30, emin değilim.
tm tercihi yapmayıp göt gibi açıkta kalan baykuş, ek kontenjanla gazi iktisata girmek zorunda kalır, kaydını perşembe yaptırır, cuma ilk dersi asar, pzt küfrederek okula gider. en arka cam kenarına çöreklenir, bi süre sonra kocakafalı, kır saçlı, gür sesli bi adam tahtanın başına geçer. adam formüller yazar, bi taraftan "dinleyin önce, sonra yazarsınız" diye bağırır. baykuş da bi bok anlamadan dinler, adam susup baykuş yazmaya başladığında adam tahtayı hızla siler. baykuş küfreder, adam devam eder. tam 14 gün sonra vizeler başlar, baykuş sıçar. dekan yardımcısı ve en kötü notu veren hoca olarak, kocakafa da nasibini alır.
baykuş okul yönetimine veryansın eden, kıtaların çoğu "yaktın bizi muzaffer!" diye biten, 2 sayfalık bi şiir yazar, hoca şiiri hala cüzdanında taşır.

seneler geçer, baykuş okulu uzatır da uzatır. bu arada kocakafayla ahbap olurlar. baykuş'un geç kalıp giremediği derslerde bahçede kahve içip sigara tellendirirler.

bugün, az önce
karşıyaka mezarlığı'nda manzarası güzel bi yer ayarlandığı haberi gelir. yarın öğle namazından sonra defnedilecek muzaffer hocam.

yıllardır
üniversite demeye bin şahit gazi çöplüğünde güzel olan ne varsa onun emeğiyle, dekanla - rektörle kavgasıyla yapıldı.

son bir haftadır
husumetlerin, makam hırslarının, hasta ruhları baştan çıkarıp gözünü döndürdüğü akademik ortamda elinden tutup adam ettiği vefasızlar geçmiş olsuna bile gelmediler.

yarın
cenazede yalandan iki damla gözyaşı dökecekler.

haftaya, gelecek haftaya, gelecek aya, gelecek zamana
koridorlarda bir eksiklik
gürültü patırtının içinde bir tuhaf sessizlik
kendisi gibi heybetli kahkahası bir odadan atıldığında koridorun öbür ucunda yankılanmıyor. koridorlar sahipsiz, koridorlar muzosuz...

............
ne bütlerimiz var ne yaz okulumuz
internetimiz bozulur ilgilenmez dekanımız
bir canımız var elimizden almadığınız
ama sevincimizi bile kuruttunuz muzaffer
...........

2 sayfadan aklımda kalan şu dört dize, bir de yaktın bizi muzaffer!
hocam, ah hocam... ah be muzocum... mekanın cennet olsun...


10.05.2010

Bir önceki posta ait mesaj yerine ulaştığı için kendi kendini imha etmiştir, bilginize.

28.04.2010

denedim, yayınladı. ama var bi cenabetlik...
neyse... ben bi süre yazamayacağım galiba. gün içinde arada boşluklar olsa da yazacak kadar sürmüyor, zaten kafam bokla püsürle dolu olduğu için cümlelerimi sıraya da koyamam herhalde. ilk görüşmede 18:00da bittiği söylenen mesaiden; pzt akşamı 20:10 sularında, salı 19:40da ve bu akşam da şans eseri 19:28de çıktım. cumadan cumaya mucizevi bi şekilde içime dolan enerji dışında akşamların çoğunu baygın geçiriyorum. dün fiktoş'un ecnebi arkadaşları geldi. gecenin körüne kadar hahaha hihihi sonra sabah bi kalktım, evrimim yarım kalmış. işe gittiğimde 2 ayağımın üzerine yeni yeni dikilmiş, taytay yapmaktaydım. ama şunu farkettim, çalıştıkça ayılıp dinçleşiyorum! e 7 ay manda gibi yattıktan sonra vücut yeni bi uyaranla karşılaşınca sevindirik oluyo tabi. bakmayın böyle şikayetçi gibi yazdığıma, nazar değmesin diye kasten bokluyorum. geç çıkıyorum, çok çalışıyorum ama şikayetçi değilim. bi şeyler ürettiğimi hissetmeyi özlemişim.

hay ben senin!*..!+^3&/*_'=%*..-#
entera basınca en üst satırın sağ köşesine nasıl ve ne amaçla gidersin ki?

bit

lensem kafamı kaşıyamayacağım herhalde!

bugün akşamüstü çellocuğum'la gtalk üzerinden kikirdedik biraz. arada onun işi arada benim işim derken bol bol bölündük. blogumu ne kadar özlediğimden bahsettim. bu gece bikaç satır ekleyeyim diye girdim ama kafam sepet sepettt!









ay noolmuş gene burda be? ne enter çalışıyo ne tab! kırk yılın başı bi geldim ağız tadıyla yazamıyorum bile, çekemeyen mi var nedir, nazarlara geldim herhal! bakayım yayınlayacak mı?

17.04.2010

küçük kaplanım, evin neşesi, başımızın boklu belası iyi ki doğdun, iyi ki ailemizin bi ferdi oldun. hayatımdan sen geçmeseydin geceleri bi kediyle uyumanın keyfini bilmeyecektim. sen olmasaydın fotoğraflarını görüp maceralarını dinleyip gaza gelenlerin evlerine aldığı kediler sokalarda yaşayacaktı. sen olmasaydın arka bahçedeki serçelerin uçuş taliminden kimsenin haberi olmayacaktı. 
sen geldikten sonra toplandı bahçeye mahallenin kedileri ve senden sonra ciğerler alındı onlara.babam seni tanıdıktan sonra kesti, kediler nankördür, demeyi. sayende kısa geçti babannemin evimize yaptığı sinir bozucu ziyaretler. senden sonra bıraktı annem menekşe bakmayı. seninle öğrendi teyzem hayvan korkusunu sevgiye dönüştürmeyi. sen koltuk kenarlarına, sandalye tepelerine mum gibi diktin misafirlerin yaramaz bebelerini hatta kendilerini de... 
seninle oynamayıp maça gidiyor diye babamın spor çantasına işedin, içinde uyumana izin vermedi diye annemin dikiş sepetine, gelip salonu işgal etti diye babannemin yatağına, makineden yeni çıkmış çamaşırların nemi patilerini üşüttüğünden midir nedendir çamaşır sepetine... karnın da gözün gibi doymak bilmezdi, kıçından da boğazından da çok çektik be ceviz. ama gittin gideli hepsini unuttuk, affettik. sen de bizi affet, seni yeterince sevemediysek, hakettiğin kadar mutlu edemediysek bağışla bizi tontonum. seni bizden alan hırsızları unutmuyorum, aklıma her gelişinde beddua ediyorum onlara. birgün acın bi yerlerinden çıksın istiyorum. sana kıyanların da canı bizim kadar yansın istiyorum!
seni çok özlüyorum ceviz. sandalyelerin bacaklarının arasında pusu kurup bana saldırışını, şortlu bacaklarıma patilerinle vurup havada takla atarak kaçışını, uzanıp televizyon izlediğimde yanıma yatıp guruldayarak uyumanı, yumurta soyarken kabuktan çıkan ilk çıt sesine avaz avaz miyavlayarak koşmanı, kağıttan topun ağzında löngür löngür koşarak beni ya da annemi oyuna davet edişini, vileda kovasına patini daldırıp suyu bulandırarak çıkardığın şıpırtıları sonra patinin ıslağından rahatsız olup evde deli gibi koşmanı...


koca kafalı tosbağam yaşasaydın bugün 10 yaşında olacaktın...keşke be ceviz, keşke be kıllı... doyamadım ki sana. böyle çabuk nereye yetiştin be oğlum? bizi bırakıp nereye gittin, akşama hamsi yapacaktık sana.

15.04.2010

işimde 2. haftamdayım, gün içinde dötümü kaşıyacak zamanım olmuyor. akşamları da ya evsahibim fiktoş'un misafiri oluyor ya festivale gidip film izliyoruz ya da ben gün boyu çinli'lere laf anlatıcam diye göbeğim ve beynim çatladığından bayılıp kalıyorum. velhasıl çok şey var anlatacak ama zaman olmadı.
hazır ortalıkta kimse yokken şuraya hemen bi dökülüp kaçayım.
ilk festival filmim: öfke
şahsi kanaatim: gitmeyin! sakın gitmeyin!
salon ve balkon bölümlerinde oturup filmi bitiremeden uyuyan ya da kaçıp giden insanların kanaatleri: gitmeyin!
arka koltuğumda da bi huzursuz bacak sendromlu sinir amca vardı, kalabalık bi evkadını ordusuyla gelmişti. ya da kadınlar iş arkadaşları ama saçlarını kötü bi kuaföre teslim etmişler, orasını bilemem artık. ilk intibaları kötüydü işte. neyse, bu amca gelir gelmez ayaklarını sallamaya, koltuğumu tekmelemeye başladı. bi döndüm baktım, bi daha döndüm baktım... gene baktım, uzun uzun baktım, kötü kötü baktım... en sonunda, beyefendi geldiğinizden beri koltuğumu 5 defa tekmelediniz, şu bacaklarınıza mukayet olun lütfen, diye carladım. adam gayet sakin yüzüme baktı, kafasını çevirip yanındaki pasaklılar ordusuyla kakara kikiri yapmaya devam etti. neyse, en azından durdu. adam durunca film eziyeti başladı.
ekranda yazılar tıkırtılarla beliriyor, hani vatandaş yazıyor da aynı anda biz de okuyoruz hesabı. ilk günüm diye başladı, şununla tanıştım bununla tanıştım bık bık bık... sonra insanlar oturup konuşmaya başlıyorlar. arkada düz bi fon, konuşan kişiye göre renk değişiyor. favorim travestiydi. tam bi klişe olan zenci polis dedektifi hariç tüm oyuncular çok iyiydi ama bi filme iyi demek için daha fazlası lazım. neyse, 2. günüm... 3. günüm... bu arada horlama sesleri, yavaştan kaçanların perdeye vuran gölgesi... ne zaman ki perdede son günüm yazısı oluştu, bi alkış, oh be, ohhhhhh, nihayet vb sesler yükseldi. ben de o an, film çok klas da ben anlamayacak kadar hödük müyüm, endişemi bi kenara bırakıp yiihhuuuuuu diye bağırdım.
sanmayın ki bütün bu eziyet boyunca amca bacaklarını zaptetti. arada içim geçmiş, koltuğun sarsılmasıyla uyandım. ilk cayırdamamdan sonra galiba bi 4 defa daha falan doğrudan benim koltuğumu tekmelememekle beraber bi şekilde sarsılmama sebep oldu. film bitsin diye bekledim. jenerik akmaya başladı, hemen kalkıp toplandım. normalde jenerik bitmeden kılımı kıpırdatmam ama hem daha fazla dayanacak halim yoktu hem de amca lafımı sokamadan kaçarsa diye acele etmem gerekiyordu. arkama döndüm, amcaya doğru eğildim, amca ve yanındaki ilk pasaklı da bana baktılar. en pis sırıtışımla, beyefendi şu sıkıcı film boyunca uyanık kalmamı sağladığınız ve tüm böbrek taşlarımı döktüğünüz için size çok teşekkür ederim, dedim. amcanın ve pasaklının gözleri kocaman açıldı, ağzını açtı, bi şey söyleyecek gibi oldu, bekledim. baktı, baktı... ağzı hala açıktı ama ses çıkaramıyordu, ben de döndüm arkamı, sıradan çıktım, mest olmuş bi halde kapıya doğru yürüdüm. 
ha bi de not tuttum film boyunca, buraya yazayım bikaç tane de ne kadar daraldığımı siz anlayın.
" daraldım! yorgunluk mu çöktü sadece yoksa üşümeme ek olarak filmin sıkıcılığı da mı yüklendi bilmiyorum ama uyuklamaya başladım. hatta galiba az önce kafam önüme düştü! görünmez olmak isteyen fermuar dikici teyzeden başka kimin öfkesini gördük? öfke elbette sadece bağırıp çağırmak değil ama bu kadar pasifize ve cansız seslerle, boş yüzlerle de ifade edilmemeli."
"keşke çıkanları saysaydım. oturduğum yeren pek bilimsel olmayan verilerime dayanarak söylüyorum ki bu film kötü, hatta boktan!"
"teyze, o içtiğinden bana da ver, bu film başka türlü çekilmez... hihohahahah arkada horlayan var ve ben kızamıyorum"
"...çıkarken de koltuğu sürekli tekmeleyerek beni uyanık tutan amcaya teşekkür edicem..."
bilmem anlatabildim mi?
hadin sağlıcakla

6.04.2010


istanbul kanatlarımın altında!..

4.04.2010

eşyaları topla, ev bul, nakliye ayarla, taşın, yerleş... nasıl gözümde büyüyor anlatamam. ama bana güç veren çok özel bi şey var, o da



netekim, iş buldum, salı sabah başlıyorum. şimdilik biraz giysi almak için ankara'dayım, yarın akşam yuvama dönüyorum. işin gidişine bi bakıp 2 ay içinde kalan her şeyi alıp geliyorum. hoşgeldim, hoşbuldum.


30.03.2010

sen hiç uyma e mi!

blogspota taşınmam pekçok yönden hayırlara vesile olmuş bi olaydır. öncelikle blogcu denen ömür törpüsünden kurtuldum ki sadece bu bile her sene havai fişek çatlatarak kutlanması gereken bi nevi bayram benim için. bu satırları çiziktirme sebebim olan 2. yıldönümünü kutlama hazırlığındaki uyumsuz hanım ise blogspotun sayısız nimetlerinden biridir. kendisini yaklaşık 1 sene önce, muhtemelen evi terk ettiğim ve koca zararlısını hayatımdan çıkardığım dönemlerde keşfettim. sanırım 2 gün falan sürdü tüm arşivini okuyup onu takibe almam. hani bunca zamandır okuyorum, alıştım mı, hayır! her yeni yazısıyla beni hayretlere gark eden bu deli kadını seviyor muyum, çooook :)





uyumsuz pamuk şeker gibidir, ama daha ziyade çomak kısmı. hani bi keyifle yemeye başlarsın, pembeyse her yerin bulaşık bulaşık olur ama mutlusundur. tam bi lezzet taarruzu daha için hareketlenirsin ki, elinde boş kalan çubuğa takılır gözün. işte uyumsuz önce bi güzel anlatır anlatır, heyecanlandırır... sonra kalan çomağı okuyanın gözüne hiç acımadan haaaart diye sokuverir. sen burada yazdıklarımdan daha iyi değilsin, aynı bokun belki lacivertisin demekten çekinmez. boyu küçüle küçüle 1.50'ye düşmüş, yakın gözlüklerinin üstünden bakıp çemkiren nineler gibi köşesinden verir veriştirir. onu takip ediyorsan canının yanmasına katlanacaksın arkadaş, beleşe zevk sefa lale devrinde kaldı. 



biliyorum ki bigün başımı belaya sokacak. çoğu yazısıyla gazlanan bu baykuş, allah allah nidalarıyla meclise ya da bi futbol stadındaki holiganlar topluluğuna saldırıp kafayı gözü yardıracak, belki 62. dalga çerçevesinde paşalara koğuş arkadaşı olacak. gel gör ki bırakamıyorum, hatta biraz sessiz kalsa merak ediyorum neden yazmadığını. çok şükür verilmiş sözü var, tutuklanırsam avukat masrafımı karşılayacakmış. gerçi domuz gribi memleketimizi kasıp kavururken geliştirdiğimiz rüstem'in eşek kızları projesi ve donkeygirl malikanesi hayallerimiz bizi metris'e attırmadıysa daha da bi şey olmaz ama yine de kendimi çok güvende hissetmiyorum. yok yok, ben yandım siz kaçın. hiç bulaşmayın bu uyumsuz illetine, alışmayın. eviniz barkınız var, çoluk çocuk aç bilaç ekmek bekler. de hadi gidin yolunuza, daha ne okuyorsunuz be!

25.03.2010

yolcu yolunda gerek

o zaman blogda ne işi var di mi? ben de bu soruya olabilecek en kısa ve mantıklı cevabı verip çıkıcam zati.
işler biraz süprizli gelişti, ben pılımı pırtığımı (pırtı olduğunu ben de biliyorum ama canım pırtık demek istedi karışmayın) toplayıp ilk otobosa atladığım gibi canım istanbul'un kollarına koşuyorum. ilgililer gerekli hazırlıkları yapa!
gelişmeleri bildiricem. hadin sağlıcaklaaaa...

20.03.2010

yetti bu çifte standart, ayaklanın ey aklıselimler!

şimdi bi kadın düşünün.

yürürken her adımında böyle ufaktan, ne bilim mesela 20 volt elektrik çarpıyomuş gibi titresin...
konuşurken bi gözü sağa bi gözü yukarı falan baksın...
bu arada ağzından bi tane mantıklı cümle çıkmasın...
suluboya paleti gözünün üstüne devrilmiş gibi makyaj yapsın...
saçını besleme modeli kestirip peruk taksın ama peruğu olur olmaz yerde çıkarıp atıversin...
olurdu olmazdı demeden üst üste kat kat giysin allah giysin ve...şimdi canalıcı noktaya geliyoruz;
en üstteki askılı bluzün bi askısı inik ve o taraftaki kumaş göbeğe kadar sıyrık dolaşsın...
ilk görüşte, inşaata topu mu kaçmış len bunun?, demez misiniz?

bu arada açıktaki yerlerde altta cart mor, üstte ten rengi sütyen var. kopçalar sıkı sıkıya kapalı.yani kasten yapılmış! oh, iyi! en azından tecavüz yok, en fazla hardcore sevişmiş, üstü başı toplayacak mecal kalmamış diyelim...

bizi bu halde sokakta gören olsa, elimizden tutup bi dükkana sokmaz mı, kızım dur iki soluklan, ben hemen polis çağırıyorum, diyerek? artık polisi gel şunun ırzına geçenleri bul diye mi çağırır, bu karı delirmiş alın götürün başımızı belaya sokmadan diye mi orasını bilemem. bildiğim, sokaklarda, umuma açık mekanlarda o halde gezemeyeceğimizdir. hadi gezdik, bizi kaç kişi görür ki? misal ankara'da yaşayan (lanet olsun) bi kadın olarak ben bu anlattığım halde dolansam sokaklarda? nüfus yaklaşık 5 milyon. bunun hadi 500 bini ev hanımı diyelim, kaldı 4.5 milyon kişi. e bu 4.5 milyonun yarısı da çalışıyo veya okulda olsun benim sokakta olduğum saatte, açıkta kaldı mı sana 2 milyon 250 bin. şimdi ben 3 saat falan müdahele edilmeden dolaşayım, o gün içinde ankara'da 2 milyon 250 bin kişinin beni görmesi mümkün değil. hangi bi yere gideyim, nasıl yürüyeyim, benim de canım var!

bi tv programı düşünelim şimdi de. nüfusumuz 70 milyon ama tv dünyasındaki insanların aksine biz biliyoruz ki, 70 milyon aynı anda aynı programı izlemiyor. hayır başbakan ulusa seslense 15 ayrı kanaldan, yine bu sayıyı tutturamaz. neyse, ben tahminler yapmaya devam edeyim. benim ortaokul yıllarımda yayına başlamış, türkiye'nin belki 3. belki 4. özel kanalı, yolda vatandaş çevirip sorsak ilk akla gelecekler arasında bi isim olsun. bu kanalda da; neşesiyle, hayata farklı bakışıyla, beslenme tarzıyla, müziğiyle, çocuklarına verdikleri isimlerle... efsaneleşmiş bi bölgemizin, ülke çapında çok sevilen bi sanatçısı program yapıyo olsun. gugıla göre, bu bölgemizin nüfusu 8.5 milyon. şimdi bu programı o bölgeden olmayıp o sanatçıyı seven ben izlemek istiyorum diyelim, elde var 1. abimlerde kaldığım, abim uyuduğu ve gelin yanımda oturduğu için 2 olduk. sonra... sadede geleyim, o saatlerde o kanalı bize ilaveten sadece hemşehrilerinin yarısı izliyor olsun, onların yarısı da konuk gelince "aman, gene mi bu karı!" deyip başka kanalı açsın. kaç kişi kaldık? 2 milyon 125 bin mi? hadi küsüratı da attık, 2 milyon kişi kaldık.

işte bu 2 milyon kişi televizyonda çıkan, yazının başında saydığım her abukluğu yapan kadını oturup izler. peki kaç kişi polisi arar? cevap veriyorum: 0. neden? çünkü o meşhur, salaklığı-delilik taklidi tescilli. peki sıskalığı dışında benden farkı ne? o da kadın, ben de. o da deli, ben de. ama onu o haldeyken göreceklerin sayısının, beni görenlerden daha fazla olacağı garantili. yani topluma benden daha zararlı. e peki ben neden müşahede altına alınıyorum da o kameralar karşısında salınıp duruyor? şimdi bu çifte standart değil de ne? hı?

allah aşkına biri yıldız tilbe'yi durdursun! bence izole edilmeli, illa evine ya da hastaneye kapatılmasa bile en azından bileğine kameraların frekansında patlayacak cinsten fbi modeli bilezik falan takılmalı. daha güzel önerilere elbette açığım.

bi de, alacağın olsun volkan konak, çağıracak başka kimse kalmadı mı? ne hevesle açmıştık, zaptık, mundar ettik gül gibi programı.

not: sinirle açtım laptopı, haldır huldur yazdım, inşallah hesaplarda hata yoktur. rezil oluruz medyaya mazallah!

19.03.2010

bunu da mı görecektik a dostlar!




ah saba tümer ah!.. nereden nereye ha...

biliyosunuz reklamlarla aram pek hoş değil. az önce de bunu gördüm, kolumdan enseme ne kadar tüyüm varsa esas duruşa geçti.

zuhal topal'ı zaten sevmem. avrupa birliği'ne girelim diye neredeyse milletçe domalıp iffetimizden olacağımız şu dönemde, hala 50 sene öncesinin mahalle delikanlısı bilmem ne kültürünü öven, kurugürültüden başka bi şey olmayan, abartılı mimiklerle soytarılık yapılan, "sezonu tamamlamadan yayından kalksın allahım!" dualarımı süper zeki izleyici kitlesi sayesinde boşa çıkaran o dizide oynadığı yetmez gibi, gündüz kuşağında da evlilik programı sunarak çin işkencesinden sonra tarihteki en beter şey olma yolunda ilerlemekte. şimdi de patlak gözlerini belerte belerte, kollarını kaldırıp memelerini hoplata hoplata "ah hah hah hah hah hah hah hah haaaaaaaaa.... benim adım çalıkuşuuuuuuuğğğ!" olan şarkıyı modifiye etmiş, höykürerek söylüyor (ki şarkının orijinali yeterince ürkünçtü zaten)

bu arada aşık atışmasına gönderme yapan bi senaryo izliyoruz. zuhal böğrünüp dururken, saba karşısında sinirleniyor, eline geçen ilk şeyi (teflon tava) şöyle bi tarttığı sırada, ben de; acaba tavanın sapını gözüne mi sokacak yoksa tabanını doğrudan tepesine mi ekleştirecek, diye merak ediyorum. ikisi de olmuyor ve saba da hopurdayarak çığrınmaya başlıyor. saba'nın ah hahhları yükseldikçe zuhal sinirleniyor, arka plan çekimde elinde tuttuğu bıçağın parıldamasıyla gözlerimiz kamaşıyor. iyice heyecanlanıyoruz, hadi bakalım, mutfak meydan muharebesi ha başladı ha başlayacak derkeeeeennnnn... yaptıkları işin aslında ne kadar boktan olduğunu bilen ama yeni bi araba almalarını sağlayacak bankonotlara duyulan açgözlülükten (ekmek parası için demiyorum, zaten paranın gözüne vurdular artık) bu projeye hayır diyemeyen ikilimiz, sinirleri bozularak gülme krizine girip tezgahın üstüne yıkılıyorlar! final! şenpiliç! karılar şen şakrak ya, marka yüzü olmak da dikiş attıran cinsten iki kahkahaya bakıyor. andy warhol mu demişti, bi gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak, diye? e dolmadı mı bunların dakikası? hangi evrendeki zaman ölçüm sistemini kullanıyolar da bizim burda uzadıkça uzuyo o süre yahu? zuhal'den zaten eminim de saba da mı uzaylı? dünyamız neden tam yuvarlak değil de alttan üstten bastırılmış? bu basıklığın türk erkeğinin bastırılmış cinselliğini kadına şiddet olarak dışa vurumu üzerinde etkisi var mı?..

müsadenizle, daha fazla delirmeden temennilerimi sıralamak istiyorum.

allah layığınızı vere manyak karılar. inşallah devamını da çekersiniz de, o çekimlerde birinizin elindeki tava önce ocakta iyice ısınıp sonra öbürünün suratına yapışır, o koca şef bıçağı tutanın dötüne girer, mutfak tepenize yıkılır... fırından çıkan kızarmış piliçler canlanır, sizi set ışıkları tepenize düşene kadar kovalar. devrilen spotların camları kırılıp gözünüze falan batar, bu arada kablolar kopar elektrik kaçağı falan olur da birbirinize sarılmış kahkaha atarken devrilip üstüne düşer o piliçlerden daha çok kızarırsınız!

insanı zorla psikopat yapıyolar ya! ayıp ayıp!

18.03.2010

reklam

sahne 1, iç mekan, ev, gündüz

üstü başı son derece temiz ve günün içinde bulunulan zaman dilimine uygun görünen yağlı kafa kanepede yayılmış, çekirdek çitleyerek evlilik programı seyretmektedir. içeri benzer giyimli ve havalı saçlı baykuş girer.

yağlı kafa: hadisene baykuş, çıkmıyo muyuz?
baykuş: bu saçlarla mı pis karı? hiç aynaya bakmıyo musun sen? yanımda pembeye boyanmış fransız kanişi gezdiririm ama seni bu halinle gezdiremem, kusura bakma. hadi ben çıkıyorum, yemeğe bekleme geç gelirim.
yağlı kafa: yaaaa, baykuğğğğş! evde kalıcam bu gidişle yaaa! vallahi şurdan şuraya bırakmam. hadi anlat kız abla, seninkiler nasıl hep böyle mükemmel?
baykuş: arada aklına gelip yıkasan seninkiler de temiz ve parlak olur. bıraksam kurtlancan o kanepede allahın cezası! al şu arap sabununu, hadi kalk sittir banyoya... dur dur, sen alışık değilsin beceremezsin şimdi. ben de geliyorum.

sahne 2, iç mekan, banyo, duvarlarda mavi-krem rengi geometrik desenli fayanslar, gündüz

modern görünümlü banyonun ortasında, yerde büyük bir leğen, içinde kahverendi köpüklü kirli sular. baykuş yağlı kafayı leğene oturtmuş, kafasına bakır tasla vurmakta, bir yandan da söylenmektedir.

baykuş: tü allah cezanı versin, bu kaçıncı kat sabun, hala köpürtemedim saçlarını. su bile tutmadın, bi tabur askerin salatasına yağ çıkar kafandan.
yağlı kafa: ay vallahi en çok 1 ay olmuştur yıkanalı!
baykuş: (tasla tekrar vurarak) bak hala konuşuyo! nerde spatula? bi de sıyırmayı deneyelim bari...

sahne 3, iç mekan, çıtır oğlanlarla dolu cafe, geceyarısına doğru

yağlı kafa: aaa baykuş, baksana şurdaki çocuk ne tatlı di mi? aaa, bana bakıyo ayol hihihiii... dur ben de kırıtarak önünden geçiim...
baykuş: kalk lan, kalk! eve gidiyoruz, bağlıycam seni o koltuğa körolasıca. haram zıkkım olsun emeklerim! temizlik imandandır dedik, koca bulucam derdine orospu olacak başımıza. kalk lan dan dun çata çuta...


fonda ürün görülmektedir, arkadan tok bir erkek sesi sloganı verir:

MARAP ARAP SABUNU

MARAPLA SAÇLARINIZ IŞIL IŞIL
BEDENİNİZ FIKIR FIKIR
DİKKAT, KISKANILACAKSINIZ

MARAP

MARAP

15.03.2010

haberlerrrrrrrrr


şuraya bi nebalet koyayım diye bi saattir gugıldatıyorum, yok! onun yerine, nebalet'i aratmayacak bu ablayı buldum, idare ediverin anacım. tembel baykuşunuzun son günlerinden seçme haberlerle karşınızdayım.

- geçenlerde bi değişikliğe ihtiyacım olduğuna karar verdim ve fiyatı yüksek olduğu için çok istediğim halde gitmediğim handaaaağ'ın kuaförü aydın'a teslim ettim kafamı. boydan kısalmadı ama baya bi kat kesti, hem kafam hafifledi hem de köpük jöle vs yardımıyla buklelerim olabiliyor. lepiska baykuş gitti, yarı deli yarı enerjik görünümlü sahte kıvırcık baykuş geldi. hoşgeldim, hoşbuldum.

- ankara'da rize günleri olmuş, atatürk kültür merkezi'nde. bitmeden yakaladım. rize usulü sac kavurma, hamsi kuşu, kara lahana sarması vs ne bulduysak yedik. karadeniz festivali olur da çaysız olur mu? tabi olmaz. çay sevmez ben bile içtim. zaten eskisi kadar domuzluk yapmıyorum artık, hatır için çiğ tavuk yeniyorsa 1 bardak çay da bi şekilde içilir değil mi? karadeniz erkeğinin çok sevdiği atmacayla avcılık üzerine bi stand vardı. tellerden kafes yapmışlar, malzemeler, atmaca yakalamakta kullanılan küçük tombalak başka bi kuş, çıngıraklar falan. adamlar bizim aytekin abi'nin arkadaşıymış, torpil yaptılar, koluma atmaca oturtup fotoğraf çektirdim, inanılmaz güzel gözleri var. insanın ruhuna bakıyor sanki! fuar alanının üst katında rize fotoğraf sanatı derneği'nin sergisi vardı, birbirinden güzel karadeniz manzaralarına bakmaya doyamadım. sonra aşağıda horon tepenleri seyrettim uzun uzun. 3 karadenizli biraraya gelir de horon olmaz mı? olur! 40 karadenizli biraraya gelirse ne olur peki? kimsenin etraflarından dolanmadan geçemeyeceği, standlar arasını kapatan büyük bi horon olur. çektiğim fotoğraflarla bu rize günlerini tek yazı yapacaktım ama tembelliğimden nasiplendi işte. şimdi de abimlerdeyim, fotoğraflar benim evdeki dandik bilgisayarda kaldı. sonra eklerim artık. bu arada, nefesim yetmediği için horona katılamasam da, fahri laz olduğumu söylemiş miydim? kulakların çınlasın petete teyzem.

- dozzy ve camış-bozayı kırması ev arkadaşı aylar süren gerginlik ve 2 tartışma neticesinde evleri ayırmaya karar verdiler. 15 nisana kadar devam edeceklerdi, adi herif ev bulmuş acil çıkması lazımmış, bilmem neymiş diyerek giderayak kazığı attı yine. biz de haftasonu ev baktık, bulduk. yarın akşam taşınıyor. işine yürüyerek gidebileceği bi yerde ve artık huzurlu akşamlar geçirecek ama benim evle araya 2 vasıtalık yol giriyor, ayran içip ayrı düşmeyiz umarım. o benim can simidim!

- ankaralılar dikkat! tunalı ramada otel'in karşısında eski meyhane diye bi yer var. ne içecekseniz dışardan alıp gidiyosunuz, kişi başı 30 liralık meze yemek vs siparişi verip oturuyosunuz. kebap da var, balık da. dil, beyin, patlıcan ezme benim favori üçlüm oldu. şakşukası fena değil, barbunyanın suyu kıvamlı, salata son derece başarılı yalnız arnavut ciğeri erken bitiyomuş, abim istedi hava aldı. yoğun ısrarlara dayanamayıp paçanga böreği yedim, tamam pastırma tadını özlemişim, iyiydi hoştu da, 10 gün insan içine çıkamıycam be kardeşim. yedirmeyin şunu bana! neyse efendim, mekanın ışıklandırmasını çok beğendim. ne çok açık ne çok loş, tam kıvamında. yerler ahşap, içeride hoş bi koku var. aydınlatmada kullanılan aplikler çok şıktı, sökebileceğime inansam tekini çantaya atar eve götürürdüm valla. tabi duvardan aplik sökemeyeceğim için, üstüne küçük bi gemi yapıştırılmış rezerve yazısını gözüme kestirdim, kestirmekle de kalmadım aldım! evet, gittiğim yerlerde hoşuma giden ufak tefek şeyleri yürütme huyum var, allah affetsin! rekorum bi gecede 9lu shut takımı. aslında 12li olacaktı da, ben tuvaletteyken kızların bardakları gelip almışlar. bi kere daha neyse diyerek konuya dönelim. efendim, fasıl var, ud çalan amca eski türk filmi jönüyle taksi şöförü arası bi tip, kemancı çıtır bi oğlan ama sesi fenaaaaa! bi de kanuncu var, hiç eşgal vermeyeyim :) senkronizasyon biraz bozuk ama yine de dinlenebilirler. cts geceleri dansöz var, silikonlu, esmer, sıska, saçları röfleli, dişler de muhtemelen takma. ve oynayamıyor! geldi, iki meme salladı, para topladı yürüdü öbür tarafa. mis gibi müzik, 9/8lik ritim, karıda bi numara yok. anca saçını havaya kaldırıp ense göstersin, masa kenarlarındaki adamcağızların kafalarına kıçını sürtsün haspam! ben dayanamadım, kalktım bi hırsla, allah ne verdiyse göbek attım, salladım, çalkaladım, oooh! arka masada tiyatro oyuncusu bi teyzeyle arkadaşları vardı. teyze tezahürat yaptı, işte bu, öyle oynanmaz böyle oynanır, aferim kızım! heheh, sağol teyzecim. sonra bi yüzümü yıkayayım, saçımı başımı düzelteyim diye tuvalete gittim. ben dönerken dansöz gidiyodu, arkasından baktım, mekan sahibine döndüm ve... ve... evet, adama gayet rahat, ben sizin dansözünüzden daha iyi oynuyorum, dedim! o zaman haftaya siz gelin, dedi. heheh, gelirim, dedim. ha, bi de, bizim sosyal gelin arka masayla ahbap oldu. teyze sonbaharda merhum türkan saylan'ın hayatını anlatan bi dizide oynayacakmış. bilginize...

- 9 mart beybabamın doğum günüydü. bu vesileyle aneyle yaklaşık 3.5 aydır süren küslüğe son verip barış çubuğu tüttürdük. daha telefon edip çağırdığında keşkek yapacağını ve akşam kalmamı istediğini söylemişti. zayıf noktamı nasıl da biliyor çakal! kalmam, keşkek de uzun sürer, zaten yemekten sonra hemen kalkıyorum yorulma gerek yok, dedim dinlemedi. yerimiz var, hem babanın doğum günü diye ısrar edince kabul ettim. aynı ortamda 3 saatten uzun kalırsak bi kaza olabilir endişem boşa çıkmadı, aney sağolsun ertesi sabah yeni bi bomba patlattı ama bu defa ben bi şey yapmadan kendi farketti. geldi, sarıldı, "lütfen yine küsme" diyerek ağladı. yıllardır gömücem diye uğraştığım vicdanımın günışığı gören son kırıntılarını titretti, benim de gözlerim doldu. küsmedik bu sefer. o gün giderken babama pasta aldım, üstüne de mutlu seneler huysuz yazdırdım, görünce çok güldü. hayatımda benden daha huysuz ve çekilmez çok az insan tanıdım. ilki ve en beterlerinden biri o akşam mum üfleyip dilek tutandı. sağlıkla yaşasın.

- kuzuş istanbul'a taşındı. hatta manimanyak dönerken beraber gittiler. eski evden çıktılar, kuzenleriyle yine acıbadem'de büyük bi eve geçtiler. taşındıktan bikaç gün sonra da mahallenin hırsızı hayırlı olsuna gelmiş, laptoplar, takılar, fotoğraf makinesi... sizlere ömür! giden 2 laptopın içinde mayıs-haziran gibi teslim edilmesi gereken master tezlerinin olması da cilası oldu. polis parmak izi falan almış ama hırsız yakalansa bile çalınanların bulunması mümkün değilmiş, zaten yakalananları da en geç 1 ay sonra salıyolarmış. yaşasın cmuk, yaşasın avrupa birliği uyum süreci! bi apartmanın 5. katındaki ev gündüz vakti nasıl soyulur diye merak eden varsa anlatayım. her çalan kapıyı açan sünger beyinli komşularınız varsa, apartmana çok rahat girilir. kilidin göbeği tornavida ve çekiç yardımıyla kırılır. çıkan gürültüye aldırış etmeyen güzide komşulara teşekür edilerek ev bi güzel soyulur.

- teyzem çok hızlı iyileşiyor maşallah. uzun sürdüğü için bizi oldukça korkutmasına rağmen operasyon çok başarılı geçmiş, protezi tam oturmuş. o bacağının üstüne basmaması gerektiği için koltuk değneklerine iyice alışmış, evin içinde hızlı gonzales'e kafa tutar süratle ilerliyor. hem de değnekleri uzaktaki şeyleri kendine çekmek ya da yakındaki ıvır zıvırı bi yerlere itelemek için kullanıyor. sanırım 6 ay sonra falan diğer kalçaya protez takılacak. işte o zaman evrim geçirip koltuk değnekleri vücuduyla bir olacak diye tahmin ediyorum. 4 kollu teyze, daha çok sarılma, daha çok şal ördürme demek. yaşasın!

- eski şirketten arkadaşlarla görüşmeye başladım tekrar. bu ay sonuna doğru ankara'da 3 günlük toplantı varmış, geldikleri zaman buluşacağız. dönüşte de istanbul'a fazladan bi yolcuları olacak. kızlar, hazırlanın, en geç 28 martta yanınızdayım.

bu kadar galiba. hadi anacım, sabrınız için teşekkür ediyorum. baaaaaaaağğğğyy!