13.06.2010

dayanamıyorum!

bugün 2 senedir görüşemediğim, mümessilken son çalıştığım bölgeden bi arkadaşımla buluştum. konuşurken "gürcan hoca'yı duydun mu?" diye sordu. "ne olmuş ki gürcan hoca'ya" dedim...

ne olmuş? olan şu: eşi gürcan hocam'ı bıçaklayarak öldürmüş!

inanamıyorum! inanamıyorum! insanlara neler oluyor anlamıyorum. ne hale geldik, neden herkesin içinden canavarlar çıkar oldu anlamıyorum. çok üzgünüm, şaşkınım, inanamıyorum. sanki kötü bi şaka, televizyon usulü eşek şakası, ben ağlamaya başlarken biri kırmak isteyeceğim işaret parmağıyla kamerayı gösterecek ve ben hepsine birden uçan tekme atacağım, her şey düzelecek! ama yok, gerçek bu!

ilaç sektöründe son dönemimde tanıdım gürcan ünlüsoy'u. ümraniye merkez sağlık ocağı'nın kapısından hasta ve mümessil eksik olmayan doktoruydu. yüzünde hep muzır ifadesi, hastaların en mülayim insanı bile delirtme noktasına getiren saçma sapan taleplerine karşın bırakmadığı nezaketiyle bambaşka bi insandı. oğlunu çok severdi, hiç dilinden düşürmezdi. yakışıklılığını, okuldaki başarısını, kızlar arasındaki popülerliğini, motorsikletine haftada ne kadar benzin harcadığını... hep büyük keyifle anlatırdı. en büyük hayali, onun da doktor olmasıydı.

çalkantılı aşk zamanlarımdan birinde dertleşirken, eşini ne kadar sevdiğini ve ne zor koşullar altında birleştiklerini anlatmıştı bana. daha önce evlendği ve o evlilikten 2 çocuğu olduğu için ailesinin eşini istemediğini, kendisinin de o dönemde daha tıp fakültesinde öğrenci olmasına rağmen ailesine rest çektiğini ve sonrasında sıkıntılar yaşadığını ama en sonunda evlendiklerini anlatmıştı. aşkın her şeyi çözdüğünü, insana güç verdiğini anlatmıştı. eşine ilk günlerindeki gibi aşıktı. ilaç sektörü cadı kazanıdır, dedikodu yuvasıdır. gürcan hocam'la ilgili ilişki dedikodusu hiç duymadım. aşıktı eşine, evine, oğluna.

tomba'yla buluştum bu akşam, "gürcan hoca'yı duydun mu?" dedi bana. o da çok severdi gürcan hocam'ı. "eşi öldürmüş" dedi, inanamadım. "facebookta var" dedi, "gazetelerde, internette var..." inanamadım. eve geldim, facebooku açtım, sayfasına baktım, yazılar yazılar... gerçekmiş! eşek şakası değilmiş! ben de yazdım birkaç satır, kendimce isyan ettim, neye yararsa... ama internet, o gazeteler... yok eşinin ilk evliliğinden olan kızı demiş ki zaten hep kavga ederlermiş, habire polis çağırırlarmış... eşi demiş ki, yıllardır aldatılıyormuş canına tak etmiş... birine bakarsanız 16 yıllık evli diğerine göre 25... ve haberlerin altında yorumlar, nasıl çirkin, nasıl iğrenç...

"kadın cinnet getirecek kadar bıktıysa vardır bir bildiği"
"suçu hep hırsızda aramayın"
"rahatı bulmuş, eşini aldatmış işte......."

hani neredeyse "oh olsun!" demedikleri kalmış. inanamadım!

siz kimsiniz? siz nesiniz? anlayacağımız dilde konuşabilmeniz, iki satır çirkef yazabilmeniz sizi insan mı yapıyor? siz ne biliyorsunuz da bir hayatın böyle alınıvermesine bu kadar rahat, bu kadar umarsız yorumlar yapıyorsunuz? allah aşkına siz ne yiyorsunuz? neyle nefes alıyorsunuz? akciğer yerine nerenize giriyor benim de soluduğum oksijen? sizin kalbiniz kan yerine iltihap mı pompalıyor tüm vücudunuzla beraber beyninize de? bi insan ölmüş, öldürülmüş, siz iki kelimeyle rahmet okuyacak yerde tanımadığınız insanın ardından utanmadan, cevap veremeyecek olmasına aldırmadan nasıl böyle zevkle saldırıyorsunuz? siz nasıl bi hayat sürüyorsunuz ki bu derece nefret dolusunuz? o adamın bi oğlu var, babasının en iyi arkadaşı, tıp fakültesinde öğrenci, babası mezarda annesi hapiste, kim bilir ne halde şimdi, hiç mi düşünmüyorsunuz? acısına mı yansın babasının ismini mi temizlemek için uğraşsın sizin kirli bakan gözlerinizde? siz nesiniz ya? siz nesiniz, nasıl şeylersiniz, ne yapıyorsunuz? bi hayat çalınmış, kıçınıza kına mı yaktınız şimdi? ölmüşe, öldürülmüşe sevinecek kadar vahşileşmeniz için sizin başınıza neler geldi? insanlara neler oldu? anlamıyorum. anlamak da istemiyorum, anlamaya ve hoşgörmeye çalışmak istemiyorum, bunda hoşgörülecek bi şey yok, aramak istemiyorum. anlamıyorum. insanlıktan bu kadar çıkmaya dayanamıyorum. bi yandan ağlayıp bi yandan öfkeden dişlerimi sıkarak okuduğum gazete haberlerine dayanamıyorum. 1 ay sonra duyduğum ölüm haberine dayanamıyorum. o adamın her görüşümde fıkra anlatma isteği uyandıran hınzır yüzü gözümün önündeyken bi sitede cenaze namazının video görüntülerini izlemeye dayanamıyorum. yeni işimde yardımcı olabileceğini düşündüğüm fikirlerini sormak için facebooktan mesaj attığımda verdiği cevabın ertesi günü öldürüldüğünü düşünmeye dayanamıyorum. istanbul'a dönmüşken onu ziyarete gitmemiş olduğumu düşünmek boğazımda yumru olmuşken yutkunmaya dayanamıyorum. profil fotoğrafı olarak hep eşiyle ya da oğluyla, ama daima gülerken gördüğüm yüzünü bi daha göremeyecek olma fikrine dayanamıyorum. hayat bu aralar çok üstüme geliyor, dayanamıyorum. isyan edesim var!

6.06.2010

havadaki yağmura yüzümü verip, içimdekine bir şemsiye açtım yine içimden, üstüm başım ıslak ama ruhum rengarenk ve sıcak kalsın istedim.



kapalı havaya inat, güneşi şemsiyemde taşıdım. yaz geldi, gökyüzü hala güneşe hasret. ben değilim.

16.05.2010

yaktın bizi muzaffer!

10 mayıs, öğlene doğru, baykuş'un telefonu çalıyor
"muzo dün gece acile kaldırıldı, enfeksiyon başlamış, çok hızlı yayılıyor, ameliyata alındı ama kalp ritmi bozulunca yarım kaldı. şimdi yoğun bakımda..."

10 dk sonra baykuş teyzesinin telefonunu çaldırıyor, durum özeti veriyor, destek istiyor. ve öğreniyor ki 96dan beri görüşmediği bir arkadaşı, o senenin tatil sevgilisi, öğle namazını müteakip defnedilecek! daha 32 yaşında kalp krizi kimin aklına gelir ki?

baykuş, mesajı yerine ulaştığı için kaldırdığı postun yerine, bu boktan meselelerle harcanan zamanın aslında ne kadar değerli olduğuyla ilgili bir yenisini yazmak istiyor. hali yok, vazgeçiyor.

14 mayıs, 19:10 işten zor bela çıkış
19:40 servise ucu ucuna yetişme, neyse ki servis akşam trafiğinden nasibini almış
20:45 otobüse biniş
21:10 otobüs arıza yapınca çağırılan yeni otobüsün gelişini 50 dk bekleyiş

15 mayıs, 03:40 ankaraya varış
14:30 suları, hastaneye gidiş
15:30 suları, nöbetçi doktorun önü kesilip rica minnet bilgi alış
15:45 ben maviler içinde - muzo kablolar arasında
muzo kozadaki kelebek gibi
kolunu okşuyorum, çemkiriyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, "dayanmak zorundasın" diyorum, kahkahasını beklediğimi anlatıyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, çıkıyorum 

16 mayıs, 03:35 muzo'nun kalbi duruyor
by-passa, kansere, tansiyona, kolesterole, kreatin klerensine, yeni bir kalp krizine, metastasa, yeniden kemoterapiye direnen kalbi artık yorulmuş. 45 dk süren kalp masajına direniyor, bir daha atmıyor!
05:37 telefonum çalıyor, daha açmadan biliyorum muzo'nun melek olduğunu
05:45 taksiye biniş
05:52 hastane bahçesi, sigara, gözyaşı
07:00 hastabakıcının yardımı, morg
07:05 muzo 12 numaralı çekmeceden çekiliyor
... muzo gülümsüyor. yüzü pırıl pırıl, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, yanaklarını okşuyorum, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, kızıyorum, vedalaşıyorum, o hala gülümsüyor, eğilip sol yanağını öpüyorum, ben ağlıyorum, muzo gülümsüyor, çekmece kapanıyor
07:35 okula gidiyoruz, muzo'nun odasını açıyoruz. kapısında görüşme saatleri asılı, bir de riyakarlıkla ilgili japon atasözü
... odası bıraktığı gibi, masasının önüne, herzamanki koltuğuma oturuyorum. muzo by-pass sonrası sigara yasağını delmeye çalıştıkça sakladığımız paketlerinin, masasından aşırdığım kibritlerin yerine tek dal sigara bırakıyorum. masasını okşuyorum, çıkıyoruz.

97, 31 ekim ya da 30, emin değilim.
tm tercihi yapmayıp göt gibi açıkta kalan baykuş, ek kontenjanla gazi iktisata girmek zorunda kalır, kaydını perşembe yaptırır, cuma ilk dersi asar, pzt küfrederek okula gider. en arka cam kenarına çöreklenir, bi süre sonra kocakafalı, kır saçlı, gür sesli bi adam tahtanın başına geçer. adam formüller yazar, bi taraftan "dinleyin önce, sonra yazarsınız" diye bağırır. baykuş da bi bok anlamadan dinler, adam susup baykuş yazmaya başladığında adam tahtayı hızla siler. baykuş küfreder, adam devam eder. tam 14 gün sonra vizeler başlar, baykuş sıçar. dekan yardımcısı ve en kötü notu veren hoca olarak, kocakafa da nasibini alır.
baykuş okul yönetimine veryansın eden, kıtaların çoğu "yaktın bizi muzaffer!" diye biten, 2 sayfalık bi şiir yazar, hoca şiiri hala cüzdanında taşır.

seneler geçer, baykuş okulu uzatır da uzatır. bu arada kocakafayla ahbap olurlar. baykuş'un geç kalıp giremediği derslerde bahçede kahve içip sigara tellendirirler.

bugün, az önce
karşıyaka mezarlığı'nda manzarası güzel bi yer ayarlandığı haberi gelir. yarın öğle namazından sonra defnedilecek muzaffer hocam.

yıllardır
üniversite demeye bin şahit gazi çöplüğünde güzel olan ne varsa onun emeğiyle, dekanla - rektörle kavgasıyla yapıldı.

son bir haftadır
husumetlerin, makam hırslarının, hasta ruhları baştan çıkarıp gözünü döndürdüğü akademik ortamda elinden tutup adam ettiği vefasızlar geçmiş olsuna bile gelmediler.

yarın
cenazede yalandan iki damla gözyaşı dökecekler.

haftaya, gelecek haftaya, gelecek aya, gelecek zamana
koridorlarda bir eksiklik
gürültü patırtının içinde bir tuhaf sessizlik
kendisi gibi heybetli kahkahası bir odadan atıldığında koridorun öbür ucunda yankılanmıyor. koridorlar sahipsiz, koridorlar muzosuz...

............
ne bütlerimiz var ne yaz okulumuz
internetimiz bozulur ilgilenmez dekanımız
bir canımız var elimizden almadığınız
ama sevincimizi bile kuruttunuz muzaffer
...........

2 sayfadan aklımda kalan şu dört dize, bir de yaktın bizi muzaffer!
hocam, ah hocam... ah be muzocum... mekanın cennet olsun...


10.05.2010

Bir önceki posta ait mesaj yerine ulaştığı için kendi kendini imha etmiştir, bilginize.

28.04.2010

denedim, yayınladı. ama var bi cenabetlik...
neyse... ben bi süre yazamayacağım galiba. gün içinde arada boşluklar olsa da yazacak kadar sürmüyor, zaten kafam bokla püsürle dolu olduğu için cümlelerimi sıraya da koyamam herhalde. ilk görüşmede 18:00da bittiği söylenen mesaiden; pzt akşamı 20:10 sularında, salı 19:40da ve bu akşam da şans eseri 19:28de çıktım. cumadan cumaya mucizevi bi şekilde içime dolan enerji dışında akşamların çoğunu baygın geçiriyorum. dün fiktoş'un ecnebi arkadaşları geldi. gecenin körüne kadar hahaha hihihi sonra sabah bi kalktım, evrimim yarım kalmış. işe gittiğimde 2 ayağımın üzerine yeni yeni dikilmiş, taytay yapmaktaydım. ama şunu farkettim, çalıştıkça ayılıp dinçleşiyorum! e 7 ay manda gibi yattıktan sonra vücut yeni bi uyaranla karşılaşınca sevindirik oluyo tabi. bakmayın böyle şikayetçi gibi yazdığıma, nazar değmesin diye kasten bokluyorum. geç çıkıyorum, çok çalışıyorum ama şikayetçi değilim. bi şeyler ürettiğimi hissetmeyi özlemişim.

hay ben senin!*..!+^3&/*_'=%*..-#
entera basınca en üst satırın sağ köşesine nasıl ve ne amaçla gidersin ki?