16.05.2010

yaktın bizi muzaffer!

10 mayıs, öğlene doğru, baykuş'un telefonu çalıyor
"muzo dün gece acile kaldırıldı, enfeksiyon başlamış, çok hızlı yayılıyor, ameliyata alındı ama kalp ritmi bozulunca yarım kaldı. şimdi yoğun bakımda..."

10 dk sonra baykuş teyzesinin telefonunu çaldırıyor, durum özeti veriyor, destek istiyor. ve öğreniyor ki 96dan beri görüşmediği bir arkadaşı, o senenin tatil sevgilisi, öğle namazını müteakip defnedilecek! daha 32 yaşında kalp krizi kimin aklına gelir ki?

baykuş, mesajı yerine ulaştığı için kaldırdığı postun yerine, bu boktan meselelerle harcanan zamanın aslında ne kadar değerli olduğuyla ilgili bir yenisini yazmak istiyor. hali yok, vazgeçiyor.

14 mayıs, 19:10 işten zor bela çıkış
19:40 servise ucu ucuna yetişme, neyse ki servis akşam trafiğinden nasibini almış
20:45 otobüse biniş
21:10 otobüs arıza yapınca çağırılan yeni otobüsün gelişini 50 dk bekleyiş

15 mayıs, 03:40 ankaraya varış
14:30 suları, hastaneye gidiş
15:30 suları, nöbetçi doktorun önü kesilip rica minnet bilgi alış
15:45 ben maviler içinde - muzo kablolar arasında
muzo kozadaki kelebek gibi
kolunu okşuyorum, çemkiriyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, "dayanmak zorundasın" diyorum, kahkahasını beklediğimi anlatıyorum, ağlıyorum, kolunu okşuyorum, çıkıyorum 

16 mayıs, 03:35 muzo'nun kalbi duruyor
by-passa, kansere, tansiyona, kolesterole, kreatin klerensine, yeni bir kalp krizine, metastasa, yeniden kemoterapiye direnen kalbi artık yorulmuş. 45 dk süren kalp masajına direniyor, bir daha atmıyor!
05:37 telefonum çalıyor, daha açmadan biliyorum muzo'nun melek olduğunu
05:45 taksiye biniş
05:52 hastane bahçesi, sigara, gözyaşı
07:00 hastabakıcının yardımı, morg
07:05 muzo 12 numaralı çekmeceden çekiliyor
... muzo gülümsüyor. yüzü pırıl pırıl, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, yanaklarını okşuyorum, yanakları yumuşacık, ağlıyorum, kızıyorum, vedalaşıyorum, o hala gülümsüyor, eğilip sol yanağını öpüyorum, ben ağlıyorum, muzo gülümsüyor, çekmece kapanıyor
07:35 okula gidiyoruz, muzo'nun odasını açıyoruz. kapısında görüşme saatleri asılı, bir de riyakarlıkla ilgili japon atasözü
... odası bıraktığı gibi, masasının önüne, herzamanki koltuğuma oturuyorum. muzo by-pass sonrası sigara yasağını delmeye çalıştıkça sakladığımız paketlerinin, masasından aşırdığım kibritlerin yerine tek dal sigara bırakıyorum. masasını okşuyorum, çıkıyoruz.

97, 31 ekim ya da 30, emin değilim.
tm tercihi yapmayıp göt gibi açıkta kalan baykuş, ek kontenjanla gazi iktisata girmek zorunda kalır, kaydını perşembe yaptırır, cuma ilk dersi asar, pzt küfrederek okula gider. en arka cam kenarına çöreklenir, bi süre sonra kocakafalı, kır saçlı, gür sesli bi adam tahtanın başına geçer. adam formüller yazar, bi taraftan "dinleyin önce, sonra yazarsınız" diye bağırır. baykuş da bi bok anlamadan dinler, adam susup baykuş yazmaya başladığında adam tahtayı hızla siler. baykuş küfreder, adam devam eder. tam 14 gün sonra vizeler başlar, baykuş sıçar. dekan yardımcısı ve en kötü notu veren hoca olarak, kocakafa da nasibini alır.
baykuş okul yönetimine veryansın eden, kıtaların çoğu "yaktın bizi muzaffer!" diye biten, 2 sayfalık bi şiir yazar, hoca şiiri hala cüzdanında taşır.

seneler geçer, baykuş okulu uzatır da uzatır. bu arada kocakafayla ahbap olurlar. baykuş'un geç kalıp giremediği derslerde bahçede kahve içip sigara tellendirirler.

bugün, az önce
karşıyaka mezarlığı'nda manzarası güzel bi yer ayarlandığı haberi gelir. yarın öğle namazından sonra defnedilecek muzaffer hocam.

yıllardır
üniversite demeye bin şahit gazi çöplüğünde güzel olan ne varsa onun emeğiyle, dekanla - rektörle kavgasıyla yapıldı.

son bir haftadır
husumetlerin, makam hırslarının, hasta ruhları baştan çıkarıp gözünü döndürdüğü akademik ortamda elinden tutup adam ettiği vefasızlar geçmiş olsuna bile gelmediler.

yarın
cenazede yalandan iki damla gözyaşı dökecekler.

haftaya, gelecek haftaya, gelecek aya, gelecek zamana
koridorlarda bir eksiklik
gürültü patırtının içinde bir tuhaf sessizlik
kendisi gibi heybetli kahkahası bir odadan atıldığında koridorun öbür ucunda yankılanmıyor. koridorlar sahipsiz, koridorlar muzosuz...

............
ne bütlerimiz var ne yaz okulumuz
internetimiz bozulur ilgilenmez dekanımız
bir canımız var elimizden almadığınız
ama sevincimizi bile kuruttunuz muzaffer
...........

2 sayfadan aklımda kalan şu dört dize, bir de yaktın bizi muzaffer!
hocam, ah hocam... ah be muzocum... mekanın cennet olsun...


10.05.2010

Bir önceki posta ait mesaj yerine ulaştığı için kendi kendini imha etmiştir, bilginize.

28.04.2010

denedim, yayınladı. ama var bi cenabetlik...
neyse... ben bi süre yazamayacağım galiba. gün içinde arada boşluklar olsa da yazacak kadar sürmüyor, zaten kafam bokla püsürle dolu olduğu için cümlelerimi sıraya da koyamam herhalde. ilk görüşmede 18:00da bittiği söylenen mesaiden; pzt akşamı 20:10 sularında, salı 19:40da ve bu akşam da şans eseri 19:28de çıktım. cumadan cumaya mucizevi bi şekilde içime dolan enerji dışında akşamların çoğunu baygın geçiriyorum. dün fiktoş'un ecnebi arkadaşları geldi. gecenin körüne kadar hahaha hihihi sonra sabah bi kalktım, evrimim yarım kalmış. işe gittiğimde 2 ayağımın üzerine yeni yeni dikilmiş, taytay yapmaktaydım. ama şunu farkettim, çalıştıkça ayılıp dinçleşiyorum! e 7 ay manda gibi yattıktan sonra vücut yeni bi uyaranla karşılaşınca sevindirik oluyo tabi. bakmayın böyle şikayetçi gibi yazdığıma, nazar değmesin diye kasten bokluyorum. geç çıkıyorum, çok çalışıyorum ama şikayetçi değilim. bi şeyler ürettiğimi hissetmeyi özlemişim.

hay ben senin!*..!+^3&/*_'=%*..-#
entera basınca en üst satırın sağ köşesine nasıl ve ne amaçla gidersin ki?

bit

lensem kafamı kaşıyamayacağım herhalde!

bugün akşamüstü çellocuğum'la gtalk üzerinden kikirdedik biraz. arada onun işi arada benim işim derken bol bol bölündük. blogumu ne kadar özlediğimden bahsettim. bu gece bikaç satır ekleyeyim diye girdim ama kafam sepet sepettt!









ay noolmuş gene burda be? ne enter çalışıyo ne tab! kırk yılın başı bi geldim ağız tadıyla yazamıyorum bile, çekemeyen mi var nedir, nazarlara geldim herhal! bakayım yayınlayacak mı?

17.04.2010

küçük kaplanım, evin neşesi, başımızın boklu belası iyi ki doğdun, iyi ki ailemizin bi ferdi oldun. hayatımdan sen geçmeseydin geceleri bi kediyle uyumanın keyfini bilmeyecektim. sen olmasaydın fotoğraflarını görüp maceralarını dinleyip gaza gelenlerin evlerine aldığı kediler sokalarda yaşayacaktı. sen olmasaydın arka bahçedeki serçelerin uçuş taliminden kimsenin haberi olmayacaktı. 
sen geldikten sonra toplandı bahçeye mahallenin kedileri ve senden sonra ciğerler alındı onlara.babam seni tanıdıktan sonra kesti, kediler nankördür, demeyi. sayende kısa geçti babannemin evimize yaptığı sinir bozucu ziyaretler. senden sonra bıraktı annem menekşe bakmayı. seninle öğrendi teyzem hayvan korkusunu sevgiye dönüştürmeyi. sen koltuk kenarlarına, sandalye tepelerine mum gibi diktin misafirlerin yaramaz bebelerini hatta kendilerini de... 
seninle oynamayıp maça gidiyor diye babamın spor çantasına işedin, içinde uyumana izin vermedi diye annemin dikiş sepetine, gelip salonu işgal etti diye babannemin yatağına, makineden yeni çıkmış çamaşırların nemi patilerini üşüttüğünden midir nedendir çamaşır sepetine... karnın da gözün gibi doymak bilmezdi, kıçından da boğazından da çok çektik be ceviz. ama gittin gideli hepsini unuttuk, affettik. sen de bizi affet, seni yeterince sevemediysek, hakettiğin kadar mutlu edemediysek bağışla bizi tontonum. seni bizden alan hırsızları unutmuyorum, aklıma her gelişinde beddua ediyorum onlara. birgün acın bi yerlerinden çıksın istiyorum. sana kıyanların da canı bizim kadar yansın istiyorum!
seni çok özlüyorum ceviz. sandalyelerin bacaklarının arasında pusu kurup bana saldırışını, şortlu bacaklarıma patilerinle vurup havada takla atarak kaçışını, uzanıp televizyon izlediğimde yanıma yatıp guruldayarak uyumanı, yumurta soyarken kabuktan çıkan ilk çıt sesine avaz avaz miyavlayarak koşmanı, kağıttan topun ağzında löngür löngür koşarak beni ya da annemi oyuna davet edişini, vileda kovasına patini daldırıp suyu bulandırarak çıkardığın şıpırtıları sonra patinin ıslağından rahatsız olup evde deli gibi koşmanı...


koca kafalı tosbağam yaşasaydın bugün 10 yaşında olacaktın...keşke be ceviz, keşke be kıllı... doyamadım ki sana. böyle çabuk nereye yetiştin be oğlum? bizi bırakıp nereye gittin, akşama hamsi yapacaktık sana.