"abla, küçükken pudingini paylaşmıyormuşsun, şimdi kanını paylaşıyorsun!.."
4 yaş var aramızda, kendisi ilk kumam olur. meloş sultan'ın evinin altını üstüne getiren, konu komşuya yaka silktiren hep odur, ben de köşesinde kitabını okuyan, akşamüstü sakin yürüyüşlere çıkan, arada evden kaçıp en fazla yaramazlık olarak arkadaki tepeye tırmanan...
adeta bi maymun yavrusuydu. salıncağımın oturağını çıkarır, iplere tutunup havada taklalar atar, kapı pervazına, bulduğu her ağaca, iki de vantuzu olsa eminim düz duvara tırmanırdı. doğuştan baş belası.... bi de taklitçi! yolda yürürken adımlarıma bakar, benimle aynı anda sağ aynı anda sol basmaya çalışırdı. kollarını benimle aynı anda öne arkaya atmak için o çabaladıkça, ben de bozmaya uğraşırdım. bi gün yağmurda gezeceğim diye tutturdum, meloş yok dedi mok dedi, dinlemedim. ben evden çıkarım da o durur mu? elimizde şemsiyeler, bomboş sokakları keyifle turladık. tabi su birikintilerinin gözüne gözüne basıp kıçının deliğine kadar sırılsıklam olanımız daha çok eğlendi. ne hikmetse ikimiz de hastalandık, karşılıklı kanepelerde yatar halde içtik komşu teyzelerin geçmiş olsun çorbalarını.
kutuda satılan yemeye hazır pudingler yeni çıkmıştı, meloş para verdi, gittik 2 kutu kakaolu kaptık. o zaman başkası var mıydı hatırlamıyorum. eve geldik, bunun gözü üstümde. elinde pudingi, ben nereye kuyruk oraya. buzdolabına koydum, bu da koydu. odama gittim, oyalandım. bu arada anahtar deliğine pamuk tepmişim, çünkü kuyruk habire beni dikizliyor. bazen kaderine boyun eğip gidiyor içeriyi göremeyince, bazen de meloş'un şişlerinden birini yürütüp delikteki pamuğu itiveriyor. allahım nasıl da arsız! neyse, çıktım odadan mutfağa gittim, pudingimi aldım, elimde plastik kaşık odaya döndüm. bu da hemen gitmiş kendininkine saldırmış, yalayıp yutması kaç dakika sürdü bilmem ama ben elimde açılmamış puding kutusuyla çıkıp yüzüne pis pis sırıtıp götürüp dolaba geri koymak için en az yarım saat beklemişimdir. sonra? sonrası ne, canım istediği zaman da gittim dolaptan aldım, karşısında afiyetle yedim. böyle de şerefsizdim işte, bi de abla olucam... tü benim sıfatıma!
bitmez, yaz yaz bitmez. çocukluk anıları işte, birini anlatırken öbürünü hatırlıyor insan. bunları da kuyruğumun kardeşi hatırlattı bana. abla, dedi, küçükken pudingini paylaşmıyormuşsun, şimdi kanını paylaşıyorsun. büyüdük, diyebildim. "küçükken hayvanın tekiydim, bakma hala da çok gelişemedim ama... " diyecektim, halihazırda 3 kuruşluk iyi imajımı bozmayayım diye sustum, büyüdük, dedim. az çektirmedim kuyruğuma, oysa tek istediği ablasına yakın olmak, ondan bi şeyler öğrenip hayatın tadını birlikte çıkarmaktı...
kuyruğum 12 gündür hastanede yatıyor. bebeği olsun derken canından oluyordu. tüp bebek tedavisinin ihmalkar doktor elinde insanı ölüme götürdüğünü öğrendik ailece. bugüne kadar 22 ünite kan verildi, 59 kiloluk güzel bedeni 72yi geçti, bel çevresi 98cm, karın boşluğuna sığmayan sıvılar diyaframını geçip akciğerlerine dolduğu için 5 gündür sağ akciğere takılan tüple dolanıyor hastane koridorlarında, buna rağmen hala yeterince iyi nefes alamıyor. elleri ayakları şişti, bütün vücut ödem. acılar da cabası... kuyruğum normale dönme mücadelesinde, benim tek verebildiğimse 1 ünite kan, çocukken sakladığım pudingler yerine 1 ünitecik kan. evet, anca büyüdük ama keşke bi kaşık sen bi kaşık ben yeseydik be kuyruk. affet ablanı.
