17.07.2009

bana bunu nasıl söylersin? şu masum suratıma bi bak!

akşama yaklaştıkça stresten dişetlerim deli gibi kaşınmaya başladı. bilenler bilir, heyecan beni dişten vuruyor. neredeyse kolumun tamamını ağzıma sokup hart hart kemireceğim kaşıntı geçsin diye! allahtan ağzım küçük de, yapamayacağımı bilmek beni durduruyor. gerçi bademciklerimi alan manyak; muayeneye gittiğimde, dilimi gazlı bezle sarıp dışarı çekmiş ve elini tahminimce bileğine kadar ağzıma sokup gırtlağımdaki her santimetrekareyi kurcalayarak boğulayazmama sebep olmuştu! aman, geçmiş gün-kötü anı, kapatalım bu bahsi.

biraz daha sakinleşemezsem pencere doğramalarının köşelerinden koparım ısırmaya başlayacağım. bugün aramak gafletine düşen her telefon adabından nasibini alamamış talihsiz, benim sinirimden nasibini alarak açığını kapattı. kamu yararına gönüllü fırça atabilirim. var mı bildiğiniz bu tarz hizmet veren kurum?

kıvırcık beni sakinleştirmeye çalışırken aklıma kına geldi. ne alaka diye sormayın, cevabım peşinen, bilmiyorum, olacak. eve giderken bi küçük paket de kına alayım da paşaya vereyim, dedim. hazır afganistan'a da gidiyorken ortama uyum sağlamak adına tamamen masumane bi veda hediyesi olarak eheheh... uygun bulduğun yerlerine yakarsın derim, deyince "sen de az değilsin"dedi. ben de dudaklarımı büzüştürüp, şu masum surata bi bak, şu küçücük ağzıma bak. ya gözlerim, hı?, dedim. fino yavrularına benzemişim, öyle dedi. tabi çağrışımşinas bünyem hemen hatıralar arşivinden çizmeli kedi klasörünü çıkardı ve önüme koydu.

kulakları çınlasın, eskişehir'deki arkadaşım şero beni çizmeli kediye benzetirdi. hani o düşmanlarıyla ilk karşılaştığı anda, şapkasını eline alıp, gözlerini koca koca açarak mazlum pisicik pozunu alışı ve beklenmedik anda saldırıp, karşı tarafta 10 gün iş göremez raporu aldıracak hasarlar yaratması yönünden.. heheh, aldığım en güzel iltifatlar listesinde ilk 5tedir bu. ilki "abla helal olsun, dolmuşçu gibi kullanıyosun valla" diye biten bi cümleydi.

neyse, bakalım güzel bi görsel bulabilecek miyiz diyerek gugılı açtım ve o pozun 1001 karesini buldum. buraya da koyayım da keyfim yerine gelsin. huzurlarınızdaaaaaaaaa, taarruz öncesi puss in boots!


şu masum surata bi bakın ya, nasıl kötü düşünürsünüz? cık cık cıkk... içiniz fesat sizin, içinizzzz...

çağlar boyunca türk kadınının ocakla mücadelesi

kuzenlerimden biri 6 sene önce evlendi. eş durumundan izmit'e yerleşti, istediği gibi bi iş bulamayınca da ev hanımı kariyeri başladı. canı o kadar sıkılıyordu ki, kendini temizliğe verdi. her allahın günü ev süpür, toz al, fayansları ov vs... "evde tozun zerresini bulamazsınız heheheheh" diyerek anlatırdı, çok gülerdim. bi seyahat dönüşü ona uğramıştım, yemek yaparken ocaktaki uzaylı dokunuşu dikkatimi çekti. hani bizim dünyayı kurtaran adam'ın uzay gemisinde ileri teknoloji ürünü her şey alüminyum folyo kaplıydı ya, onun gibi.

ocağın gaz çıkış yerini kamufle etmek ve gazın her noktadan eşit dağılımını sağlamak amaçlı o 2 cm falan yüksekliğe sahip gri görünümlü aparat, folyo kaplanmıştı. bu ne len, soruma tipik ev hanımı ciddiyetiyle "her yemekten sonra sil ovala, süngerle çıkmıyor, tel tarafıyla ovunca da çiziliyor abla. ben de bununla kapladım, kirlendikçe atıyorum." diye cevap verdi. la havleeeee, deyip gülmüştüm. ocağın orası nasıl kirlenir ki? tamam, etrafa sıçrar, ne bileyim taşar her yere akar ama o parçayı zaten tepesine takılan yassı şapkalar korumuyor mu be? bu neden üzerine bu kadar kafa yorulacak bi konu haline gelmiş ki? ya da benim aklıma nerden geldi? çünkü, temizliğe, kafa çekmeye gitmeden önce kaldığım yerden devam ettim efendim, yani mutfaktan.

sabah yazımı düzelttikten sonra mutfağa geçip ocaktaki kirlere saldırdım. ocaktaki kirler dediysem, öyle hafife alınacak gibi değil. malumunuz, 8 haziran itibariylen boşanma kararı alıp uygulamaya geçtik. ondan önce de 1,5 ayı aşkın tadilat eziyeti, ben silip arkamı döndükçe batan eşyalardan bıkıp bezlerle deterjanları tatile yollamıştım. nerden baksan 3 aydır ocağa dokunulmamış! aman allahım! ben pis değil dağınığım, savunmam boşa çıktı. evet, pisim! oh be, rahatladım valla. pisim efendim, sevmiyorum elimi acaip acaip kaygan ya da pütürük hisler veren maddelere sürmeyi, eldivenle de iş yapamıyorum var mı itirazı olan? ayrıca ocak benim değil mi kardeşim, kime ne? pisim ulan, ne olacakmış?

neyse, uzun bi aradan sonra bu akşam ilk defa yemek yapacağım ve kendi sağlığımı şu aralar yeterince bozduğumdan, fazlasına ihtiyacım olmadığına ilaveten annesiyle babasının can güvenliğini düşünerek ocağı temizlemeye karar verdim. karşısına geçip şöyle bi baktım, kirler de bana baktı. pis pis sırıtıp gözkırparak, başparmaklarıyla işaret parmaklarını birleştirip cücük yaptılar bi de! o an farkettim ki bu bi temizlik savaşından ziyade kan davası ve büyükşehir bebesi, iyi aile evladı cif bu işi temizleyemez. lavabonun altındaki dolabı açtım, işte smith wesson'dan sonraki en mukaddes icat karşımda hazırol vaziyetinde bekliyor: domestos!

derya baykal'a yazıcam, güzin aplama, sonraaa sonraaa... şeye, seda sayan'a ayrıca cırtçı ayşe teyze'ye... bunu tüm kadınlar duysun, bilsin. ellerinizde o vıcık acaip hissi ve işlemin bitişinin üzerinden saatler geçtiği halde çıkmayan kokusunu bırakıyor ama, ocak namusu temizlendiği için mutlu, adeta ışıldıyor. anti-hijyen ortamda yemek yapıp vicdan azabı çekmeyeceğim için ben de çok mutluyum. ayrıca
ne ayrıca ne? gene esmiş aklıma bi şey ve unutulmuş. ben ne yapacağım bu hafızayla ya... hayır o kadar da balık yiyorum, nereme giriyo fosfor? hani icraat? yok!

kıromuz gurumuz, gurumuz kıromuz için!

utanacağımı mı sandın hera :) al ulen, aha da ilan ediyorum, kıroyuz, kekoları dinliyoruz, eğleniyoruz. bu sebeple adım sidikli baykuş'a bilem çıktı, evet gülmekten altıma işeyecek kıvama geldim ne olmuş :)



pek önemli not: o yorumlarda yer alan günlüktutan benim hehehehehe

ve bununla da yetinmiyorum, sizleri gurumuz seval hanım ile tanıştırıyorum. kendiniz görün, seval anlatılmaz okunur.



buralarda bi yerde hunim olacaktı, vakumlu poşete mi koydum acaba kazaklarla beraber?

keşke hep yabani kalsaydın,

dedi abim saçlarımı okşarken.

saçlarım iki örgü, iki inatçı tutam, çenemin yanlarından sarkarken...

"keşke hep yabani kalsaydın" dedi abim, kafam hafiften güzelken. "senin hiçbir şeye ihtiyacın yok, sen yabanisin ama onlardan değilsin, unutma!" diye ekledi. "biliyorum" dedim, o anlamamıştı ama ben de unutmamıştım. yabaniydim.

yarın büyük gün, final maçı. annesi-babası-o eve gelecek, onun kendi başına toplamaktan aciz olduğu eşyaları almaya.

evi süpürdüm bugün, salonun kapısının eşiğinden başlayarak bir duvarın öbür duvarla birleştiği köşeye kadar uzanan bitki sineği cesetleri vadisi'ni süpürdüm. bir gören olsa sanacaktı ki toplu mezar, sinek soykırımı yapılmış! bilmeyeceklerdi ki, benim duygularım o yatan küçük kara şeyler. "pis" deyip geçeceklerdi. pis değilim oysa, sadece duygularımı süpüremeyecek kadar yorgun ve bir o kadar isteksizim. değil mi ki yok olacaklar bir süre sonra, 3 tel saçı kalan kel adam fıkrası misali, "bırak" demiştim, "dağınık kalsın!" yine de süpürdüm.

"arkamdan konuşmasınlar" dedim, süpürdüm işten dönüşte. konuşsalar kaç yazar ya... halam kızdıkça söylenirdi hep, arkamdan konuşan arkamı yesin, diye. ben yine de konuşmasınlar istedim. unutulmak istediğimden hep bu temizlik sevdası. unutulmak ve rahat bırakılmak istediğimden. arkam da bende kalsın, önüm de. yüzüme söylenemeyen hain planlar değil mi bugünkü çalkantılı ruh halimin sebebi? düşünülmeyeyim gayrı, konuşulmayayım, unutulayım da hiç olmamış oluvereyim ben.

bi gidin be!.. 2 aydır uyumadım, bu gece horlamak istiyorum!


BU SABAH, 06:39
gece bi gözüm sağa bi gözüm sola bakarken, kaydet yerine yayınla butonuna bastım yanlışlıkla. nasıl becerebildiğimi halen merak etmekteyim. tam kendi kendime, aaaamaaaaaaaannnnn, derken de elektrik kesilmesin mi! zifiri karanlıkta el yordamı salona gidip, çantamı bulup, içinden çakmak çıkardım, sehpanın üstündeki mumlardan birini yakıp odama geçtim. yazı da böyle kaldı tabi. uyanır uyanmaz geldim, odanın ışığı açık kalmış, ne hikmetse elektrik geldiğinde pc de açılmış. neyse, oturdum yazımın başına, yaklaşık 15 dakikadır düşünüyorum, lafı nereye bağlayacaktım diye düşün düşün... yok arkadaş. artık neye kızdıysam o saatte ve o kafayla... kaldı böyle.
hadi hepimize iyi günler.

16.07.2009

bi şeyle de dalga geçmeyin yahu!

bu ne şimdi ya?! ben bu filmi kaç kere izledim, soundtrackini ne kadar aradım zamanında biliyo musunuz siz? şu hale getirdiğiniz afişi alabilmek için kızılırmak sineması' nın müdürüne kaç kere gittim de adamla en sonunda arkadaş olduk, sonra film habire festivallere katılıp ödül aldıkça gösterimden kalkmadı, bu arada müdür işten ayrıldı, yeni gelen müdürle sıfırdan başlayıp onunla da bi şekilde anlaştım haberiniz var mı ha? yağmurlu bi perşembe sabahı film nihayet sinemaya veda ettiğinde, nasıl koşarak çıktım evden, afişi yağmurdan korumak için sadece 1 taneye ihtiyacım varken tekli bulamayıp 12 adetlik 1 paket battal boy çöp torbası aldım düşündünüz mü...

ah ulen ah, ayların emeğini duvara astığım anda duyduğum haz dün gibi aklımdayken, bunu bana nasıl yaparsınız be?! alçaklar!!!