* iş çıkışı kitapçıma gittim. 5 senedir alışveriş yapmamıştım, hesabımı hala kapatmamışlar. artık kredi kartına da taksit yapıyorlarmış ama nostalji olsun diye eski usulden 8e böldürdüm. uçurtma avcısı kalmamış, haftaya artık.
* eve gittim, ojelerimi silip tırnaklarımı düzelttim, bi duş aldım, sırt çantamı hazırladım, biraz uyukladım. uyanınca acılı körili makarna yaptım, yedim ve evden telaşla çıktım.
* telaş sayesinde çantamın yanında bekleyen nemlendiricimi, diş fırçamı-macunumu, dudak nemlendirici nivea zımbırtımı unuttum! saat 22:00 sularında kızılay'da oraya buraya deli gibi koşturarak açık parfümeri aradım, 1 tane buldum. ustalar tadilat yapıyordu, çalışanlardan biri de yemek yiyordu. evet, zamanlamam biraz kötü ama, nivea zımbırtı ve fırça-macun ikilisi sayesinde akşamın o saatinde yaktığınız elektriğin parası çıktı en azından, di mi?
* yol arkadaşımın getirdiği matara içindeki bozcaada ev şarabını içe içe gara yürüdük. yolun epey ıssızlaştığı yerlerde kalabalık köpek gruplarına denk geldik ama bizimle pek ilgilenmediler, iyi oldu. köpekleri severim ama havalar biraz serinleyip de üçü beşi biraraya geldi mi gereksiz serserilik yapıyorlar, kızıyorum. bi defasında apartmana 10 metre falan kala nerden ne hızla çıktığını anlayamadığım bi grup tarafından etrafım sarılmıştı da, üçbuçuk atmıştım! benim gibi bi hayvansevere yapılır mı len bu?
* trende içmeye devam ettik, matara boşalınca çantaya tıktık. bu arada yol arkadaşımın yanındaki diğer nevaleler yüzünden emektar sırt çantamın ön gözünün dikişleri cırtladı! yeni bi çanta gerek.
* son ada'yı okumaya başladım, dün gece eve döndüğümde yatmadan biraz daha bakayım derken bitirdim. insan denen kötü varlığın hiç adam olmayacağına olan inancım katmer katmer güçlendi.
* pazar sabah 07:30 gibi bostancı'da indik, 08:00da kalkacak olan motora yerleşip denizi seyretmeye başladık. sudaki ekmeklerin peşinde alt alta üst üste tepişen koyu sırtlı gümüş karınlı balıkları ve kirliliğin en belirgin göstergelerinden denizanalarını izledim. o liman pisliği içindeki halleri bile öyle güzeldi ki... suya yakın yaşamalıyım, bir defa daha anladım. ankara köklerimi, dallarımı, yapraklarımı kurutuyor.
* büyükadaya yaklaşırken bi foto çektim, sonra da makineyi çantaya atıp unuttum.
* adada yarım saat kadar şuursuzca gezindik, sonra paylaşmak üzere 1 menemen 1 de kahvaltı tabağı aldık. önce göz doyacak, der babam. göz doymadı ama göbek şişti, mutlu mesut kalktık.
*bisiklet kiraladık. güya ben pazarın ilk saatleri içinde çözecektim olayı, kısmet değilmiş! önce şalvarım sorun oldu, paçaları sıvadım, ama orasına burasına zincir yağı bulaşacak diye uçkurun düğümünü de gevşetip nineler gibi memealtı hizasına kadar çekmek zorunda kaldım. tabi gene alttan sarkmalar devam edince, malım pek kıymetli olduğundan üzerimi değiştirmeye karar verdim. pzt trenden inince eve gitmeye vaktim olmayacağından çantaya bi tane kot atmıştım. zor bela bi tuvalet bulana kadar bisikleti elimde çekeleyerek götürdüm. şalvarı çıkarıp kotu giydim. bu arada, ilk bikaç denemede nasıl becerdiysem, sağ baldırımı zincire kaptırdım ve derilerimin bi kısmını sevgiyle uğurladım. şu an mor zemine yerleşmiş tablo üzerinde xox oynanabilir! ciddiyim! solda da irili ufaklı morluklar var ama onlar pek acımıyor. neyse, tuvalette pantolonu giyip çıktıktan sonra bikaç dakika umut vaadeden sürüşlerim oldu, sonra düştüm, tekrar düştüm, bi daha düştüm, sonra yine düştüm... aslında hiçbirinde tam anlamıyla yeri öpecek kadar düşmedim ama hep sağa devrildim ve toprağa yapışmanın ucundan döndüm. anladım ki benden bi halt olmaz. küçükken de böyle olmuştu, kuzen güvenlik tekerlerini çıkardıktan bi süre sonra bana da öğretmeye karar vermişti. yavaş yavaş başlamıştık evin arkasındaki düzlükte. önce tırsarak sonra yavaş yavaş gevşeyerek başladım. ne zaman ki tutmayı bıraktığını farkettim, güm! bi daha da elimi süremedim. netekim, 3 tekerlekli alıp belki yol arkadaşımın yanında tura çıkarım bi gün (kendisi dün sabah trenden indi, evine gidip duş aldı, kahvaltı-çanta-bisiklet hoop zonguldak) ama ortalama istidada sahip herhangi bi insanevladı gibi bisiklet kullanamayacağımdan artık eminim. bu yüzden motosiklet de alamayacağım. 3 tekerlekli motosikletler de var ama ehliyeti alabilmek için sınavda 2 tekerlekli sürebilmem gerekiyor. öf!
* elimizde bisikletler, yanımızdan her yaştan insan kendi bisikletleri ile geçerken ve bize garip garip bakarken yokuş tırmanıp gölgesi bol bi düzlük bulduk, sırtımızı bi ağaca verdik, çantadan esas nevale olan bozcaada kırmızı ev şarabını çıkardık ve denizi seyredip, fayton seslerini dinleyip sohbet ederek adadaki zamanı işkence olmaktan kurtardık. aa, bu arada, bisikletle tepiştiğim dakikalarda yolda dikilmiş bana bakan birini farkettim. bilin bakalım kimmiş? hı? hayır, rahmetli değil. ipucu: küçük bi intikam hikayesinin kurbanıydı. evet, arabasının havalandırmasına yumurta kırdığım vatandaş! baktı baktı baktı, ben onu farkedince de gitti. arkasından 1 saat kadar güldüm eski günleri düşünüp. ahşabın ahı mı tuttu nedir, oturduğumuz ağaç dibinde reçineler akmış, üstü tozla örtüldüğü için de bi güzel saklanmış. aynen kıçıma yapıştılar!
* 15:15 vapuruyla karşıya geçtik, metro yavrusuna binip taksim'e çıktık. canımıniçi manimanyak'ımla yol arkadaşımın kıymetlisi geldi. önce ritim'in terasını denedik, sevmedik. manimanyakcığımın bi arkadaşının çalıştığı, ismini unuttuğum bi bara geçtik, uzun uzun sohbet, bol bol bira. sonra yol zamanı, dedik, ayaklandık.
* bu defa da dürümcü emmi'de çorba içemeden dönseydim, içime dert olacaktı, çok şükür nefsimi körelttim. netekim sarımsak koka koka trene geçtik.
* hesapta dün sabah 07:30da ankara'da olacaktım. trenin canı eskişehir'den ayrılmak istemediği ve hatta 2 defa çıkıp geri geri geldiği, biraz daha beklediği ve nihayet hareket ettiği süreye ilaveten, ortalık aydınlandıktan sonra yine bozkırın ortasında durup geçiş önceliği olan başka bi treni bekleyişimiz bana mesaiye 1 saat 12 dakika gecikme olarak döndü. ekm ben gelmeden 15 dakika kadar önce gelmiş, çok küfür ettim ama ne fayda...
* akşam çıkışta bi karaböcüğe görücü gittim. minik bi kedi yavrusu, kendisine ev aramaktayız. karaböcüğü göreyim diye gittiysem de, gönlüm yoğurt tabağına yatan beyaz üstü benekli şaşkalozda kaldı. minicik, ağzı burnu hep yara olmuş, yemeklerin içine yatıyormuş, sonra da düzgün temizleyemediği için böyle hastalanıyormuş salak şey. malesef kendi evime değil, bi iş arkadaşıma arıyoruz. galiba o da pek beğenmeyecek, uzun tüylü pofuduk bi şey istiyordu, bu böcük kısa tüylü ama büyüyünce panter gibi olacak, şimdiden belli maşallah.
* böcükle ilgili aracılık eden evde önce yemek yedik, sonra alt kattaki arkadaşa sohbete gittik. plakçalar bulmuş bi yerden, aracı da annesinin eski 45liklerini getirdi. zeki müren, berkant, inanmayacaksınız ama fatma girik, karaböcek bacılardan biri... eski türk filmlerinin cızırtılı şarkıları doldurdu kulaklarımızı, dinledik, coştuk, birer duble de rakı içtik. artık yol yorgunuyum, üstüm başım leş, deyip çok şükür eve gittim.
* duş-kitap-yatak... dzzz...
* nemlendiricim olmadığı için iki yerden uçukladım desem inanır mısınız? geçen cuma öğle yemeğine makarna söylemiştik, çatala dolanmamakta ısrarcı olunca çeneme gıdıma her yerime bulaştı soslar. ben de elimde peçete, manyak gibi siline siline yedim, mücadelem sona erdiğinde çenem sızlamaya başlamıştı. yıkadıktan sonra hemen nemlendirici sürdüm, yavaş yavaş toparlıyordu. adaya götürmeyi unutunca, üstüne güneşi yiyince çenem pul pul kurumaya başladı. o kurur da ben kendi haline bırakır mıyım? tabi ki bi güzel yoldum kalkan derilerimi! ve dün sabah uyandığımda dudağımın sağ alt köşesi ile 2 cm kadar alt sol taraftan nurtopu gibi uçukladığımı görerek dehşete düştüm. bu sabah uyandığımda daha da büyümüşlerdi, korkarım yarın uçuk olarak uyanacağım!
*** haftaya bugün yazılması muhtemel konu: hastane maceralarım, karaciğerim neden büyümüş?
