suçlu hayatımdır! hayatın bana atmaktan bıkmadığı çalımlardır. belki biraz da genetik tembelliğim... yok yok, hayat hayat. evet, hayat.
taslaklara kaydettiğim on küsür yazıyı gündem değişikliklerinden mütevellit sildim attım, şöyle bir eski yazılarıma baktım hep vaat hep vaat. ya da çemkirme, onu almayın bunu dürtmeyin bilmem ne. yazmıyorum artık, aslında yazamıyorum. 2 seneyi geçmiş bu atalete kapılalı, kendimden nefret ediyorum. işin en garip yanı da şu ki, 33 senelik hayatımın en kötü dönemi olan rahmetli ile evliliğim ve boşanma sürecimde bile bugünümden daha efektifmişim, blogspotta kapladığım yere değmişim. şimdi? zırt!
bahaneler aramadım yazmayışıma, zaten başucumdalar. hayatım kötü gidiyor ve ben 8 sezon boyunca ızdırap sıçan bir yerli dizi tadı vermemek için kafamı kuma gömüp haykırıyorum "YETTİ ULAN!" diye. toprak sesimi emiyor, örtüyor sıkıntılarımın üstünü. kimse duymuyor, bilmiyor. ağzıma doluşan kum tanelerini tükürüp yoluma devam ediyorum.
arada iyi şeyler de oluyor elbette. mesela bugün sahile gidip kitap okudum. yatak odamdan denizi görebiliyorken, uzun süredir kafamı kaldırıp da bakmadığımı farkettim tam şu sahil kelimesini yazdığım anda! galiba artık gerçek bir istanbullu oldum. buna üzüleceğimi hiç düşünmemiştim. yeni taşındığım zamanlar, daha araba falan yok toplu taşıma ve kuyruk günleri sürmekte. kadıköy'de ya da üsküdar'da sıra beklerken hep denizi seyrederdim. bana huzur verirdi, o saate kadar ne yapmış da yorulmuşsam ya da neye üzülmüşsem unuturdum. etrafıma şöyle bir dönüp, denize gözünün ucuyla bile bakmayan insanlara hayret eder ve onlara acırdım. bu yıllar boyu böyle sürdü hep, hatta "sen denize aşıksın" demişti bir arkadaşım bir gece. sahilde kayalara tünemiş sigara içiyorduk, peee sene 2006, mümessilliğimin son zamanları...
neyse efendim, ne diyorduk, iyi şeyler. evet, mesela evimiz yıkılacak. aslında 2 gün önce başka bir yer bulup çıkmış olmamız gerekiyordu ne iyi di mi? bu küçükyalı'da da kiralık fiyatları almış yürümüş, fil boku kadar olmuş afedersin! tren istasyonunun yanında, ama hakikaten hemen yanında, salonu ray ve peron manzaralı, ay çok afedersiniz ama sikimsonik bir apartman dairesine 1750tl kira isteyen evsahipleri var mesela. potansiyel kiracıların gelir seviyeleriyle ilgili tahmin ve beklentileri ne iyi di mi? canımın içi pozitif evsahipleri, seviyorum sizi. o kadar seviyorum ki dayanamayıp gıdınızdan öpücem!
neyse, kızmıyoruz, konudan sapmıyoruz, iyi şeyler diyoruz. evet, dün akşamüstü gerçekleştirdiğim ilk emlakçı maratonunu müteakip, yahu ben şu marketten bir bira kapayım da sahile inip haytalık yapayım, dedim. sonra evden çıkarken çantama bir kitap atmadığım için hayıflandım. uğrayıp alamadım da, sonra oğlan arkamdan üzgün üzgün bakıp içimi sızlatıyor. hayır kavgacı da namussuz, onu da alıp çıkayım desem o saatte sahil köpek dolu, bizimki toplu katliam yapmaya çalışacak. velhasıl eve gitmeyip marketten bir şişe bira ve bir şişe de su alıp sahile indim, kıymetli mabadıma uygun oyuntusu olan bir kaya bulup beeeyle güzelce bir yerleştim. biramı açtım, kapağını geri dönüşüme eklemek üzere çantama attım (eve gelince de çıkarmayı unutmuşum bak, şimdi yazarken aklıma geldi) biramı yudumlayıp denizi seyretmeye ve etraftaki sesleri dinlemeye başladım. bu arada güneş yavaş yavaş denize kavuştu, keyiflendim. çello çalan kediciğimi aradım, kelkediciğim'le ve pirinç kızla ilgili çok güzel haberler verip beni daha da mutlu etti. uzun bir sohbetten sonra beni çok büyük bir hatadan döndürmesi için yardımını istedim, kırmadı sağolsun. hani bir hışımla tuşlarsınız hayatınızdan geçmiş birinin numarasını, yaralarınızın kabuklarını yoluklayıp tekrar kanatmakla rahatlayacağınızı sanırsınız. o yoluklanmış kabukları karşınızdaki sese çarpıçarpıverirmek istersiniz hani... halbuki kabuk incecik bir şeydir, hafiftir yaradan kalkınca. karşıya varamaz, uçuverir, düşüverir, siz de kanayan yaranızla kalırsınız öyle. işte ben o keyfin içinde nedense bir anda gazlanıverip tırnaklarımı kabuğuma takmış, köşesini kaldırmaya hazırlanırken çellom tutuverdi elimi, vazgeçtim. (seviyorum seni kadın!) akşamın tadını bozmadan, hava kararınca kalkıp eve yürüdüm, iyi geldi.
bugünkü emlakçı ziyaretlerimden (birinin komşusu kandil sebebiyle çibörek [çiğbörek değil efendim, aslı çibörektir. zaten kızgın yağda pişen bir şeye çiğ denmesi sizce de mantık dışı olmaz mıydı kuzum?] yapmış, bana da ikram ettiler, sıcak sıcak lüplettim valla, elleri dert görmesin) sonra bu sefer eve gittim, önce rüşvet minvalinden oğlana bir kemirme çubuğu verdim, gıdısını kıçını başını sevdim. sonra sırt çantama polar battaniyemi tıkıştırdım, dün aldığım suyun şişesini yeniden doldurup içine de birkaç parça buz salladım, kitabımı kapıp parmak arası terliklerimin elverdiği hızla evden fırladım. oğlan balkona koşmuş hemen, sokağa indiğimde arkamdan sevgilisi olacak kaptan-ı derya vefasız jönü limanda yolculayan hülya koçyiğit ifadesiyle bakıyordu, üzüldüm yine. ama napayım yani şimdi sen at kadarsan, bu kadar geçimsizsen ve her erkek köpek gördüğünde illa üstünlük kurmak için hırlayarak potansiyel rakibine doğru beni de sürüklüyorsan bunun bir bedeli olmalı yavrucuğum. (tam şu anla ilgili not: ben garibimin bu tek kötü huyunu yazarken, o da yatakta hemen sağımda olanca masumiyetiyle ve büyük bir iştahla ağzını şapırdatarak kendini yalıyor. tek bacağı havada, havadaki bacağına çapraz ön pati de yatakta ileri doğru uzanmış destek vermekte. sokakta kaplan evde kuzu, vallahi bu hayvan şizofren) sahile indim, bu sefer hem mabadıma uygun oyuntusu olan hem de arkasında sırtıma destek verecek çıkıntılı başka bir kaya bulunan çok spesifik bir kayaya ihtiyaç hasıl olduğundan arayışım biraz uzun sürdü. sonunda buldum, battaniyemi iki kat yapıp serdim, terliklerimi çıkarıp rüzgardan ya da dağ deviren organlarımdan etkilenmeyecekleri en düz ve korunaklı kayaya bıraktım, çantamı yastık yapıp ayaklarımı denize verip ooooh bir güzel yayıldım. akşam güneşi gözüme girmesin diye şapkamın siperliğini iyice öne indirip kitabımı açtım, benden iyisi yok...
şimdi yazmaya kısa bir ara verip çektiğim, koca danamın iki fotoğrafını görelim.
bu görmüş olduğunuz 48 numara ayağın ucu, sahibi tarafından zarif bir şekilde büzüştürülerek uyku süresince havaya dikilir ve yaz kış peynirli doritos gibi kokar. tolga, biz işe gidince evden kaçıp rokfor fabrikasında çalıştığından şüpheleniyor.
ayak öyleyken, kafa da böyle...
hazır ara vermiş, oğlanın iki fotoğrafını da eklemişken konu başka yerlere sapmadan burada keseyim ben. zinciri bu gece kırdığıma inanıyorum, yarın kaldığım yerden devam ederim. iyi bir akşam geçirdim, hazır iyi bir şey olmuşken yazayım istedim. daha anlatacak o kadar çok şeyim var ki...
hadin selametle...


