19.11.2009

evliya çelebi


birazdan bugün halletmem gereken bikaç işi bitirmek için evden çıkacağım, akşam annemlere gidip yarın da oradan terminale, ver elini ısparta.

bayramlarda ortalıkta görünüp birbirinden gereksiz ve akraba olmasalar dönüp selam vermeyeceğim akrabalarla, asırlarca sürmüş de tüm ruhumu emmiş gibi gelen yersiz sohbetlere katlanmamak için, ya tatile giderim ya eve kapanırım. bu bayram maddi durumlardan ve mevsim normallerinden mütevellit evdeyim gibi görünüyor.

seval'in dedesi istanbul'a gidecek olmasaydı, sinop'ta köy evinde olacaktık ama, dede attı bize kazığı. neyse, neticede bayramda anneannemin yanında olmayacağım. ramazan bayramını ayvalık ve dolaylarında geçirdiğimden, bu defa ön ziyaret yapıp sus payı vereyim dedim. yoksa fena kızacak. bi de, kıyamam onun üzülmesine. kendisi benim kıymetlimdir.

pazartesi akşam ankara'ya döneceğimden, geçici süreyle kapsama alanı dışında olacağım. haber alamayan bi kısım çingene, halimce, seval ve creep merak etmesin, depresyona falan girmedim. bi el öpüp gelicem.

hadin sağlıcakla...

18.11.2009

reklamlar

geçen pazar sunay akın ankara'daydı, ben de önce izleyici koltuğunda sonra kitap imzalatma sırasındaydım tabi. ayrıca pazartesi günü ilk siyah-beyaz filmimi yıkadım, pek heyecanlıydı. bugün filmleri kesip basmaya başlayacağım. bunlar yazılmak için bekleyen konular, gel gör ki nasıl bi tembelim nasıl bi uyuzum anlatamam. o yüzden reklam arası veriyoruz efendim.




ömer bey dövmecim ve yakın arkadaşım olur. türkiye'nin dört bi köşesinden müşterileri olan, makul fiyatlı, temiz işçilikli, hijyene önem veren, işinin piri bi adamdır. dövülesi olan varsa irtibata geçsin, memnuniyet garantisi tarafımca verilmektedir. ankara'ya gelemeyecek olanlar da sitedeki diğer sanatçılarla irtibata geçip, kendilerine en yakın şehirdekini arayabilirler, ama onlarla ilgili malumatım olmadığından yorum yapamayacağım.




istiklal üzerinde bazen tünelde bazen asmalımescit civarında, üniversite şenliklerinde ya da barlarda dinleyebilirsiniz. santur diye acaip bi şey var çaldıkları enstrümanlar arasında, sesi xelefon gibi ama daha güzel, parçalara bambaşka bi boyut katıyor. sitede santurla ilgili bilgiler de bulabilirsiniz. canlı performansları sırasında 10 tl'ye cd satışı yapıyorlar, ayrıca siteye giren herkes ücretsiz 2 albüm indirebilir.




istanbul'a ilk gidişimde gezeceğim, oyuncak deyip geçtiğimiz nesnelerin, geçmişe ışık tuttuğu mekan. mesela oyuncak ayıların ismi neden teddy bear sorusunun cevabını bulabileceğiniz yer. sitede, müzeyi kat kat gezebilirsiniz. bu arada, sunay akın izmir'e de bi oyuncak müzesi açma hazırlığında olduğundan bahsetti. ankara için planı yokmuş, hiçbi belediyenin bi şeye ihtiyacı yok galiba, dedi. ben de, bizim melihimiz var havuzlarımız var daha ne olsun, dedim. acı acı güldük.

16.11.2009

mimbooo

neydi o dans ederek alçak bi sırık altından geçme oyunu? o geldi aklıma, adını hatırlayamadım. neyse, efendim bence süper uyumlu bi insan olan fakat kıymeti takdir edilemeyen sevgili Uyumsuz paslamış, neden blog yazıyorsun mimini. soru kısa ve açık ama cevabım elbette o kadar kısa olmayacak. gevezeliğin şanındandır, deyip uzun uzun anlatayım ben de.

istanbul'daki arkadaşlarımdan en neşelisi, en edepsizi olan fiktoş bi dönem blog yazmıştı. yakın çevreye sataşan yazılar hazırlar, sonuna takvim gibi bugün doğan çocuklara ne isim verelim köşesi yapar, çirkinse uğur yakışıklıysa fiktoş olsun önerilerinde bulunurdu. severek takip ettiğim yazılarına iş yoğunluğu ve heves kaçması sebebiyle son verdi. o ara sadece okuyucu olarak daldım blog alemine.

aradan uzun zaman geçti, totocuğum'la tanıştık. bana her yazısına mutlaka yorum sözü alarak adresini verdi. önce keyifle saldırdım satırlarına. zamanla yorum yazmak yetmedi, ben de başlayayım dedim.

o sıralar ayda 3 hafta seyahat etmeli, türkiye kazan ben kepçeli işimde çalışıyordum. uzun yol maceralarımı yazayım dedim. adana'dan şırdan ve bici, izmir'den parasını alışverişten çok keyif sofralarına harcayanlar, trabzon'dan fındıklı baklava, antep'ten kaçık bayi... diyerek başladım. unutmamak için, beni güldüren ve bazen hüzünlendiren insan hikayeleri aklımın tozlu köşelerinde kalmasın, arkadaşlarım da nerelere gidip neler yaptığımı görsün diye yazdım. araya güncel boklamalar girdi, tv programlarına, hayatın içindeki ömür törpüsü insanlara değindim. eski yazılarım içinde en sevdiğim, bi dönem show tv'de yayınlanan güzel ve dahi'yi dilime doladığım salak ve çirkin'dir mesela. çok şükür programın ömrü blogumdan daha kısa oldu.

şimdi yok o blog. benim rahmetlinin hiç şaşmadan geceyarısı tutan 5000. kıskançlık nöbetinden nasibini aldı. saatler süren dırdır seansının bikaç dakikasını da eskiden bayılarak okuduğu yazılarıma saldırmaya ayırdı. çenesini kapatsın diyerek sildim her şeyi.

marttı sanırım, blogcu'da, günlüktutan olarak tekrar yazmaya başladım. bu defa gizli. anlatmaya ihtiyacım vardı. sayesinde arkadaşlarımın çoğunu göremez olmuştum, yanında her aklıma geleni süzmeden anlattığımda katlanmam gereken asık surat ve manasız deşilmelerle uğraşmak istemiyordum. ofiste iş arkadaşlarım, yahu baykuş hanım, insan sizinle hiç yaşlanmaz... derken, ekm'den bi gün, sen burada böyleysen, kimbilir evde nasılsın? eşin de senin gibi mi? nasıl eğleniyorsunuzdur, gibi cümleler duymaktan bunalmıştım. evde öyle değildim çünkü. evde eğlendiğimiz günler eskide kalmıştı. hayatımın her alanına müdahele edip, boynuma da içi çivili eğitim tasmasını geçirmeye çalışan rahmetli sayesinde akşamlarım o kadar da iyi geçmemeye başlamıştı. ama içimdeki enerjiyi bi yere boşaltmam gerekiyordu. kıvırcık'la kaynattığımız dakikalar da yetmez olunca, blogcu maceram başladı işte.

önce günlük tutayım dedim, bi baktım hebelek gübelek yazıyorum, koyverdim gitti. formda olduğum günler, malzeme de bolsa, çok yazdım çok güldüm. bu arada ilham perim ilhamim yani seval cennetcehennem'i yazıyordu. "mart ayı dert ayı ve pıncır sorunsalı" yazısıyla varlığını keşfettim. onu okurken, artık olur olmaz insanların saçma tacizlerden bıkıp yazmayı bırakan sevgili ıhlamur'u tanıdım.

önce ıhlamur bıraktı blogcu'yu. tanıyanlar bilir, yazılarını mutlaka görsellerle bütünler. bazen insanın yüreğine dokunur, bazen alır ege kıyılarında masal sahneleri izletir. blogcu bi noktadan sonra, kapasiteniz doldu efendim, daha fazla fotoğraf eklemeyiniz, akıllı uslu yazınız, deyip, çözüm önerilerine de kapısını kapatınca topladı valizini, elinde masalları ve tüyden kalemiyle buraya geldi. okuyucuları olarak biz de peşinden tabi.

bizim gibi başka blogcuzedeler vardır burada, sürekli yaşanan teknik sorunlara daha fazla dayanamayıp ben de geldim. hatta oradaki yazılarımı üşenmeyip taşıdım, arkamda hiçbirini bırakmayayım diye hırslandım bile. deli miyim nedir, kendi bokumla kavgalı olduğum bi gündü galiba.

bi gün seval de dayanamadı, bi baktım blogspotta, ilk yazısı hala aklımdadır. "düşündüm, taşındım." zekidir ilhamim, derdini hızlıca anlatır, dolambaçlı yollara sapmaz, benim gibi sündürüp okuyanı bezdirmez. sevinçle karşıladık kendisini, ilk yorumunu ıhlamur yazmıştı.

bi süre sonra çingene ve halimce de geldi. creep zaten önceden yerini hazırlamıştı. aramızda kalsın, çingene de eskiymiş ama çaktırmıyormuş.

böyle başladım blog yazmaya, ama zaman içinde benim için çok farklı bi anlam edindi. sadece burada kalmayan arkadaşlar buldum bu sayfalarda. birbirimizin derdine çözüm aradık beraber, birlikte üzüldük birlikte güldük. bazen içimize kapandık, birbirimizi dürttük kalkıp savaşmaya devam etmek için. aramızda yazmaya ara verenler oldu işte, anlattım ya. seval de şimdi onlara katıldı. kararına saygı duyuyorum ama onun yazılarını çok özleyeceğim. bi gün yine aklına esmesini ve delireyazmasını bekleyeceğim, ıhlamur'un dönüşünü beklediğim gibi.

blogum benim gözüm kulağım, hayata açılan pencerem. hergün açıp, rengarenk satırları okumaktan, komşu pencereleri dikizlemekten, bahçede oynayan kedileri, tepişen yetişkin çocukları seyretmekten zevk aldığım yer.

kimlere paslayalım? ilk kurbanımız geçmiş yazılarında mim izine rastlamadığımdan ne diyeceğinden çok da emin olamadığım jana . sonra bu aralar gereksiz bi adsızın yorumlarından haklı olarak bunalan JTO ve yakında benden bi araba sopa yiyecek olan çello çalan kedi .
bekliyorum efendim. esen kalınız.

12.11.2009

3 - 2 - 1 Dzzzz...


tv rehberinizden yeni bir eleştiri geliyor. kanal d'nin yeni programını duymuşsunuzdur. tanıtım jeneriğinde amerikan versiyonundan alınan görüntüler çok dinamik bir havaya işaret etmekte. gel gör ki, o saatte sabah programlarına katılan haminneler formata uygun düşmemiş.
sunucu klasik anonslarını yaptıktan sonra, gazlı bir başlangıç adına "hazır mıyızzzzzzz?" diye bağırıyor, haminnelerde tepki yok. "üüüüüüüüççççççç, ikiiiiiiii, birrrrrrrrrrr, pişirrrrrrrrrr!" dediği anda stüdyoda bir alkış tufanı beklerseniz vay halinize. neredeyse horlama sesleri gelecek!
iki aşçı ve yanlarında yarışmacı yamakları, bir telaş saldırıyorlar ocaklara, doğrama tahtalarına. maksat yarım saatte en az 3 çeşit yemek hazırlamak, süre bitiminde haminneler jürisine tattırıp en çok oyu toplamak. yemeği birkaç teyze tadıyor ama oyları arka planda horuldayanlar veriyor. hani iki rüya arası gözlerine ne çarparsa, hangi ekibin koşturması gönüllerine hoş gelirse hesabı.
izlediğim bölümde jüride zevksiz bir seksi teyze vardı. parlak kırmızı kayık yaka kazağı, komik incili takılarıyla yaşının farkında olmadığını gösteren bu kadıncağızın en ilginç yeri mavi ojeli uzun tırnaklarıydı. mavi, mor, siyah, bordo ve gümüş tonlarını ben de severek kullanırım ama tırnaklarım maviyken kazağım kırmızı değildir. el insaf be teyzecim, hiç mi aynaya bakmadın?
yarışan ekiplerin isimleri kırmızı domatesler ve yeşil biberler. şimdi, turşuluk malzemeden bahsetmiyorsak, domates dediğin zaten kırmızı. soğuğa dayansın diye köpekbalığı geni verilen domatesler bile halihazırda kırmızı çıkmaya devam etmekteler. biberin kırmızı, sarı, dolmalık, sivri, jalepeno, arnavut... gibi sürüyle çeşidi var tamam, ama biber denince benim aklıma ilk gelen zaten yeşil. ee, bu renk vurgusuna neden ihtiyaç duyuluyor peki? tamam, tv yapımcılarında seyirci salaktır, gülme efekti vermezsek espri yapıldığını farketmezler, kahraman kendi kendine konuşmazsa bu odada ne aradığını ve bulduğuyla ne yapacağını anlamazlar vb pekçok önyargı mevcut ama domatesle biberin rengini de biliyoruz be kardeşim! şu programı aziz nesin yapsa bu kadar salak yerine koymazdı izleyiciyi.
sunucunun halini tavrını da pek tutmadım. emekli nba oyuncusu havalarında, sanki yedi cücelerle konuşuyor gibi eğilmezse duyulmayacağını falan sanıyor. esprili olacağım diye biraz zevzekleşiyor.
netekim beğenmedim efendim. izlemiyorum, tavsiye etmiyorum.

8.11.2009

kokladıkça...


ilk mim deneyimimle karşınızdayım arkadaşlar. hayatımızda iz bırakan kokular mimi için juve' ye teşekkür ederek başlıyorum.


kenzo-kashaya en sevdiğim parfümdür. kullandığım tüm parfümlerin içinde tenime onun kadar uyan olmadı. tatlı koku severim ben, sayesinde yaklaşık 2 sene mest olarak gezdim ama artık türkiye'ye gelmiyor. free shoplarda da rastlamadım hiç. bu yakınlarda amerika'ya gidecek biri varsa sipariş verebilirim.


taze nane kokusu içime ferahlık verir, salatalara ufak ufak doğrarım damağımda kokusunu duymak için. nane limon içemem ama barış manço'nun şarkısını mırıldanırım bazen, naneyle meşgulsem.


evim hep tütsü koksun isterim. favorilerim tarçın ve sandal ağacıdır. bir de muhteviyatından emin olamadığım darshan. salondaki küçük kitaplıklardan birinin bir rafında tütsülerim ve vanilya kokulu mumlarım durur, önünden geçerken mutlaka içime çekerim.


karton kolilerin kokusu bana hep babaannemle halden civciv almaya gittiğimiz zamanları hatırlatır. bu yüzden kargo göndermem gerektiğinde içeride fazla koli varsa hızla kaçmaya çalışırım. civcivler sempatik ama kokuları ı-ıh.


2. köprüyü geçip bebek sahilden istinye tarafına giderken hangi mevsim olursa olsun camı açar ve denizi solurum, iliklerime kadar ait olduğum şehrin kokusu hücrelerime işlesin diye. deniz kokusu nerede olursam olayım bana istanbul'u hatırlatır ve nasıl bir psikolojide olursam olayım iyi hissettirir.



ceviz'in patileri pek hoş kokmazdı, ama tepiştiğimiz zamanlarda dayanamaz kulaklarını da patilerini de ısırırdım. evet biraz midesizim galiba, ama o sevgi patlaması anlarında kendime hakim olamazdım işte. çok özlüyorum onu...



rakı kokusu beni mest eder. diş çıkarmaya başladığımda aramızda kurulan bağlar, ezine koyun peyniri eşliğinde güçlenerek bugünlere geldi. çiçek pasajı'ndan geçerken havadaki rakı ve meze kokularını içime çekmeye bayılırım ve bazen amaçsızca dolaştığımda sırf havayı koklamak için pasaja girerim.



turşu kokusu her daim ağzımı sulandırmıştır, bazen buzdolabına gece taarruzlarında yarı yoldan döner ve balkondaki bidona koşarım. turşucu vitrinlerindeki kavanozları seyretmek gibi tuhaf zevklerim de vardır.



sevgili kokusu... hani ayrılığı daha da acı kılan... sadece bana olmuyordur, burnunun direği sızlamak vardır ya, o sızı geçmediyse daha o adamı unutamamışımdır. kokusu burnumda 3 sene kalan adamı hatırladım bunu yazınca. son görüşmemizi, her şeyin dönülemez şekilde bittiği akşam, evinin kapısında vedalaşırken ona son sarılışımı hatırladım. burnumu boynuna gömüp uzun uzun, derin derin koklamıştım... canım nasıl da yanmıştı o kokunun bir daha üzerime sinmeyeceğini farkettiğimde. bazen, bugün yaşadıklarımın, ona yaptıklarımın bedeli olarak evren tarafından verilen bir ceza olduğunu düşünüyorum. insan neden en çok sevdiklerini yaralar ki? (kıvırcık'a itiraf: daha önce benim için çok özel bir ilişkim olmuştu ve içine bir güzel etmiştim :))



şimdi yine canavar ilan edileceğim ama bebeklerin kokusunu sevmem. herkesin bayıla bayıla öptüğü o kafaları ve gerdanları bana hep ekşimiş süt ve kusmuk gibi kokar. ıykk!


bir de yazın otobüslerdeki insan kokusunu sevmem hiç! kokarcalarla seyahat ettiğimden şikayet etmiştim ya bir yazımda. hadi (anlayamıyorum ama kanıksadım) banyo yapmayı sevmiyorsunuz, artık ruhunuzun pisliğinden midir üşendiğinizden mi bilemiyorum ama camları açmak çok mu zor anlamıyorum ki... sırf bu yüzden havaların soğumasını dört gözle beklerim. ayak kokusu gibi iğğğğğrenç detaylarla kimsenin midesini bulandırmamak adına, güzel kokulara dönüyorum.


şu yukarıdaki fotoğrafta görülen kokutgaç, çanakkale'deki beyefendinin, bir arkadaşı tarafından hayata geçirilmiş tasarımıdır. suya çam esansı damlatıp altına mum yakarım. eve huzur veriyor, ormandaymışım yanılsaması. seviyorum. daha yakından çektiğim fotoğrafları beğenmedim, salonumdan küçük bir detayı görün diye bunu yükledim.



çok uzattım sanki. en güzeli sona sakladım ama.


çocukluğumun geçtiği yer olan anneannemin evinin kokusu, en çok özlediğim kokudur. dedemin babasıyla beraber yaptığı 3 katlı bir yuva. orta katta biz yaşardık, üst katta bir dönem kiracımız vardı. benden 3 yaş küçük olan kızıyla, kendi evlerini alıp taşındıktan sonra da görüşmeye devam ettik. kuzenim niloş'un en yakın arkadaşı olan gül artık bir anne. üst katsa bayramlarda eve doluşan aile bireylerinin yatak odaları haline geldi. alttaki odalardan birinde dedemin marangoz atölyesi vardı, mengeneye elimi sokar törpülerle oynardım, testerelerinin birini bırakır öbürüne saldırırdım, sonunda kızıp kovalardı rahmetli. bir odaya kışlık erzak depolanırdı, pekmezler, toprağa gömülen peynir küpleri, turşu bidonları... bizim katta salıncağım vardı, dedeciğimin tavana çaktığı takozlardan sarkan iplere asıp binerdim. sonra kuzenlerin muhtelif jimnastik faaliyetlerinde kullanıldı senelerce. şeker gibi kokar o ev, eski ahşap kokusuna karışık tatlı bir aroması vardır, uzun bir aradan sonra eve girdiğim anda burnumu okşayıp gözlerimi dolduran. hey gidi...



mim kuralları gereği konuyu paslamam gerektiği, mim olayına aşina olanlarca malumdur. bilmeyenler de bu vesile ile öğrensin efendim. ilk mimimin kurbanları ilham perim ilhami olarak kulaklarını sık sık çınlattığım sevgili seval , hınzırlığını hanımefendi görüntüsünün ardına ustalıkla gizleyen çingenemiz (5000 denemeden sonra pes edip linkini uzun uzun veriyorum) http://cingenevapuru.blogspot.com , verdiği molayı daha fazla uzatmamasını umduğum PİSİKOPATİ ve bugünlerde ev taşıma bahanesiyle arazi olan özlediğimiz arkadaşımız, adaşım halimcegunce .


bekliyorum kızlar, hadi kolay gele.