neydi o dans ederek alçak bi sırık altından geçme oyunu? o geldi aklıma, adını hatırlayamadım. neyse, efendim bence süper uyumlu bi insan olan fakat kıymeti takdir edilemeyen sevgili Uyumsuz paslamış, neden blog yazıyorsun mimini. soru kısa ve açık ama cevabım elbette o kadar kısa olmayacak. gevezeliğin şanındandır, deyip uzun uzun anlatayım ben de.
istanbul'daki arkadaşlarımdan en neşelisi, en edepsizi olan fiktoş bi dönem blog yazmıştı. yakın çevreye sataşan yazılar hazırlar, sonuna takvim gibi bugün doğan çocuklara ne isim verelim köşesi yapar, çirkinse uğur yakışıklıysa fiktoş olsun önerilerinde bulunurdu. severek takip ettiğim yazılarına iş yoğunluğu ve heves kaçması sebebiyle son verdi. o ara sadece okuyucu olarak daldım blog alemine.
aradan uzun zaman geçti, totocuğum'la tanıştık. bana her yazısına mutlaka yorum sözü alarak adresini verdi. önce keyifle saldırdım satırlarına. zamanla yorum yazmak yetmedi, ben de başlayayım dedim.
o sıralar ayda 3 hafta seyahat etmeli, türkiye kazan ben kepçeli işimde çalışıyordum. uzun yol maceralarımı yazayım dedim. adana'dan şırdan ve bici, izmir'den parasını alışverişten çok keyif sofralarına harcayanlar, trabzon'dan fındıklı baklava, antep'ten kaçık bayi... diyerek başladım. unutmamak için, beni güldüren ve bazen hüzünlendiren insan hikayeleri aklımın tozlu köşelerinde kalmasın, arkadaşlarım da nerelere gidip neler yaptığımı görsün diye yazdım. araya güncel boklamalar girdi, tv programlarına, hayatın içindeki ömür törpüsü insanlara değindim. eski yazılarım içinde en sevdiğim, bi dönem show tv'de yayınlanan güzel ve dahi'yi dilime doladığım salak ve çirkin'dir mesela. çok şükür programın ömrü blogumdan daha kısa oldu.
şimdi yok o blog. benim rahmetlinin hiç şaşmadan geceyarısı tutan 5000. kıskançlık nöbetinden nasibini aldı. saatler süren dırdır seansının bikaç dakikasını da eskiden bayılarak okuduğu yazılarıma saldırmaya ayırdı. çenesini kapatsın diyerek sildim her şeyi.
marttı sanırım, blogcu'da, günlüktutan olarak tekrar yazmaya başladım. bu defa gizli. anlatmaya ihtiyacım vardı. sayesinde arkadaşlarımın çoğunu göremez olmuştum, yanında her aklıma geleni süzmeden anlattığımda katlanmam gereken asık surat ve manasız deşilmelerle uğraşmak istemiyordum. ofiste iş arkadaşlarım, yahu baykuş hanım, insan sizinle hiç yaşlanmaz... derken, ekm'den bi gün, sen burada böyleysen, kimbilir evde nasılsın? eşin de senin gibi mi? nasıl eğleniyorsunuzdur, gibi cümleler duymaktan bunalmıştım. evde öyle değildim çünkü. evde eğlendiğimiz günler eskide kalmıştı. hayatımın her alanına müdahele edip, boynuma da içi çivili eğitim tasmasını geçirmeye çalışan rahmetli sayesinde akşamlarım o kadar da iyi geçmemeye başlamıştı. ama içimdeki enerjiyi bi yere boşaltmam gerekiyordu. kıvırcık'la kaynattığımız dakikalar da yetmez olunca, blogcu maceram başladı işte.
önce günlük tutayım dedim, bi baktım hebelek gübelek yazıyorum, koyverdim gitti. formda olduğum günler, malzeme de bolsa, çok yazdım çok güldüm. bu arada ilham perim ilhamim yani seval cennetcehennem'i yazıyordu. "mart ayı dert ayı ve pıncır sorunsalı" yazısıyla varlığını keşfettim. onu okurken, artık olur olmaz insanların saçma tacizlerden bıkıp yazmayı bırakan sevgili ıhlamur'u tanıdım.
önce ıhlamur bıraktı blogcu'yu. tanıyanlar bilir, yazılarını mutlaka görsellerle bütünler. bazen insanın yüreğine dokunur, bazen alır ege kıyılarında masal sahneleri izletir. blogcu bi noktadan sonra, kapasiteniz doldu efendim, daha fazla fotoğraf eklemeyiniz, akıllı uslu yazınız, deyip, çözüm önerilerine de kapısını kapatınca topladı valizini, elinde masalları ve tüyden kalemiyle buraya geldi. okuyucuları olarak biz de peşinden tabi.
bizim gibi başka blogcuzedeler vardır burada, sürekli yaşanan teknik sorunlara daha fazla dayanamayıp ben de geldim. hatta oradaki yazılarımı üşenmeyip taşıdım, arkamda hiçbirini bırakmayayım diye hırslandım bile. deli miyim nedir, kendi bokumla kavgalı olduğum bi gündü galiba.
bi gün seval de dayanamadı, bi baktım blogspotta, ilk yazısı hala aklımdadır. "düşündüm, taşındım." zekidir ilhamim, derdini hızlıca anlatır, dolambaçlı yollara sapmaz, benim gibi sündürüp okuyanı bezdirmez. sevinçle karşıladık kendisini, ilk yorumunu ıhlamur yazmıştı.
bi süre sonra çingene ve halimce de geldi. creep zaten önceden yerini hazırlamıştı. aramızda kalsın, çingene de eskiymiş ama çaktırmıyormuş.
böyle başladım blog yazmaya, ama zaman içinde benim için çok farklı bi anlam edindi. sadece burada kalmayan arkadaşlar buldum bu sayfalarda. birbirimizin derdine çözüm aradık beraber, birlikte üzüldük birlikte güldük. bazen içimize kapandık, birbirimizi dürttük kalkıp savaşmaya devam etmek için. aramızda yazmaya ara verenler oldu işte, anlattım ya. seval de şimdi onlara katıldı. kararına saygı duyuyorum ama onun yazılarını çok özleyeceğim. bi gün yine aklına esmesini ve delireyazmasını bekleyeceğim, ıhlamur'un dönüşünü beklediğim gibi.
blogum benim gözüm kulağım, hayata açılan pencerem. hergün açıp, rengarenk satırları okumaktan, komşu pencereleri dikizlemekten, bahçede oynayan kedileri, tepişen yetişkin çocukları seyretmekten zevk aldığım yer.
kimlere paslayalım? ilk kurbanımız geçmiş yazılarında mim izine rastlamadığımdan ne diyeceğinden çok da emin olamadığım jana . sonra bu aralar gereksiz bi adsızın yorumlarından haklı olarak bunalan JTO ve yakında benden bi araba sopa yiyecek olan çello çalan kedi .
bekliyorum efendim. esen kalınız.
