ilk mim deneyimimle karşınızdayım arkadaşlar. hayatımızda iz bırakan kokular mimi için juve' ye teşekkür ederek başlıyorum.
kenzo-kashaya en sevdiğim parfümdür. kullandığım tüm parfümlerin içinde tenime onun kadar uyan olmadı. tatlı koku severim ben, sayesinde yaklaşık 2 sene mest olarak gezdim ama artık türkiye'ye gelmiyor. free shoplarda da rastlamadım hiç. bu yakınlarda amerika'ya gidecek biri varsa sipariş verebilirim.
taze nane kokusu içime ferahlık verir, salatalara ufak ufak doğrarım damağımda kokusunu duymak için. nane limon içemem ama barış manço'nun şarkısını mırıldanırım bazen, naneyle meşgulsem.
evim hep tütsü koksun isterim. favorilerim tarçın ve sandal ağacıdır. bir de muhteviyatından emin olamadığım darshan. salondaki küçük kitaplıklardan birinin bir rafında tütsülerim ve vanilya kokulu mumlarım durur, önünden geçerken mutlaka içime çekerim.
karton kolilerin kokusu bana hep babaannemle halden civciv almaya gittiğimiz zamanları hatırlatır. bu yüzden kargo göndermem gerektiğinde içeride fazla koli varsa hızla kaçmaya çalışırım. civcivler sempatik ama kokuları ı-ıh.
2. köprüyü geçip bebek sahilden istinye tarafına giderken hangi mevsim olursa olsun camı açar ve denizi solurum, iliklerime kadar ait olduğum şehrin kokusu hücrelerime işlesin diye. deniz kokusu nerede olursam olayım bana istanbul'u hatırlatır ve nasıl bir psikolojide olursam olayım iyi hissettirir.
ceviz'in patileri pek hoş kokmazdı, ama tepiştiğimiz zamanlarda dayanamaz kulaklarını da patilerini de ısırırdım. evet biraz midesizim galiba, ama o sevgi patlaması anlarında kendime hakim olamazdım işte. çok özlüyorum onu...
rakı kokusu beni mest eder. diş çıkarmaya başladığımda aramızda kurulan bağlar, ezine koyun peyniri eşliğinde güçlenerek bugünlere geldi. çiçek pasajı'ndan geçerken havadaki rakı ve meze kokularını içime çekmeye bayılırım ve bazen amaçsızca dolaştığımda sırf havayı koklamak için pasaja girerim.
turşu kokusu her daim ağzımı sulandırmıştır, bazen buzdolabına gece taarruzlarında yarı yoldan döner ve balkondaki bidona koşarım. turşucu vitrinlerindeki kavanozları seyretmek gibi tuhaf zevklerim de vardır.
sevgili kokusu... hani ayrılığı daha da acı kılan... sadece bana olmuyordur, burnunun direği sızlamak vardır ya, o sızı geçmediyse daha o adamı unutamamışımdır. kokusu burnumda 3 sene kalan adamı hatırladım bunu yazınca. son görüşmemizi, her şeyin dönülemez şekilde bittiği akşam, evinin kapısında vedalaşırken ona son sarılışımı hatırladım. burnumu boynuna gömüp uzun uzun, derin derin koklamıştım... canım nasıl da yanmıştı o kokunun bir daha üzerime sinmeyeceğini farkettiğimde. bazen, bugün yaşadıklarımın, ona yaptıklarımın bedeli olarak evren tarafından verilen bir ceza olduğunu düşünüyorum. insan neden en çok sevdiklerini yaralar ki? (kıvırcık'a itiraf: daha önce benim için çok özel bir ilişkim olmuştu ve içine bir güzel etmiştim :))
şimdi yine canavar ilan edileceğim ama bebeklerin kokusunu sevmem. herkesin bayıla bayıla öptüğü o kafaları ve gerdanları bana hep ekşimiş süt ve kusmuk gibi kokar. ıykk!
bir de yazın otobüslerdeki insan kokusunu sevmem hiç! kokarcalarla seyahat ettiğimden şikayet etmiştim ya bir yazımda. hadi (anlayamıyorum ama kanıksadım) banyo yapmayı sevmiyorsunuz, artık ruhunuzun pisliğinden midir üşendiğinizden mi bilemiyorum ama camları açmak çok mu zor anlamıyorum ki... sırf bu yüzden havaların soğumasını dört gözle beklerim. ayak kokusu gibi iğğğğğrenç detaylarla kimsenin midesini bulandırmamak adına, güzel kokulara dönüyorum.
şu yukarıdaki fotoğrafta görülen kokutgaç, çanakkale'deki beyefendinin, bir arkadaşı tarafından hayata geçirilmiş tasarımıdır. suya çam esansı damlatıp altına mum yakarım. eve huzur veriyor, ormandaymışım yanılsaması. seviyorum. daha yakından çektiğim fotoğrafları beğenmedim, salonumdan küçük bir detayı görün diye bunu yükledim.
çok uzattım sanki. en güzeli sona sakladım ama.
çocukluğumun geçtiği yer olan anneannemin evinin kokusu, en çok özlediğim kokudur. dedemin babasıyla beraber yaptığı 3 katlı bir yuva. orta katta biz yaşardık, üst katta bir dönem kiracımız vardı. benden 3 yaş küçük olan kızıyla, kendi evlerini alıp taşındıktan sonra da görüşmeye devam ettik. kuzenim niloş'un en yakın arkadaşı olan gül artık bir anne. üst katsa bayramlarda eve doluşan aile bireylerinin yatak odaları haline geldi. alttaki odalardan birinde dedemin marangoz atölyesi vardı, mengeneye elimi sokar törpülerle oynardım, testerelerinin birini bırakır öbürüne saldırırdım, sonunda kızıp kovalardı rahmetli. bir odaya kışlık erzak depolanırdı, pekmezler, toprağa gömülen peynir küpleri, turşu bidonları... bizim katta salıncağım vardı, dedeciğimin tavana çaktığı takozlardan sarkan iplere asıp binerdim. sonra kuzenlerin muhtelif jimnastik faaliyetlerinde kullanıldı senelerce. şeker gibi kokar o ev, eski ahşap kokusuna karışık tatlı bir aroması vardır, uzun bir aradan sonra eve girdiğim anda burnumu okşayıp gözlerimi dolduran. hey gidi...
mim kuralları gereği konuyu paslamam gerektiği, mim olayına aşina olanlarca malumdur. bilmeyenler de bu vesile ile öğrensin efendim. ilk mimimin kurbanları ilham perim ilhami olarak kulaklarını sık sık çınlattığım sevgili seval , hınzırlığını hanımefendi görüntüsünün ardına ustalıkla gizleyen çingenemiz (5000 denemeden sonra pes edip linkini uzun uzun veriyorum) http://cingenevapuru.blogspot.com , verdiği molayı daha fazla uzatmamasını umduğum PİSİKOPATİ ve bugünlerde ev taşıma bahanesiyle arazi olan özlediğimiz arkadaşımız, adaşım halimcegunce .
bekliyorum kızlar, hadi kolay gele.
