9.12.2009

bi feastirin gidin ya!




benim gibi etoburluğa yakın duruşlu ama sebzeseverlikten de vazgeçmeyen insanı bile bezelyeden soğuttunuz şerefsizim ya! ve hatta suböreğinden, patates kızartmasından da. allah cezanızı versin! zayıflayayım diye yapıyosanız da yine sizin ayıbınız, 72 milyonluk koca memlekette gözünüze kestirdiğiniz bi gürbüz ben miyim be?


nedir o reklamların hali, hülyalı hülyalı mutfak tavanını seyreden salak suratlar, fonda abidik bi müzik, zorlama dialoglar... neymiş, aşık olmuşmuş, neymiş daha önce hiç böyle şeyler hissetmemişmiş bikbik! afrika'da mı büyüdünüz kardeşim!? o kadar iltifatı helal süt emmiş, eli yüzü düzgün bi kıza etsen, günde 3 öğün kuş sütüyle besler seni salak oğlan!


bu feast'e yabancı değiliz, eski bi marka aslında, tevellütü geçkince arkadaşlar bilir. zamanında feast diye dondurma vardı, böyle karnı baklavalı falan, tüysüz göğüslü, afedersiniz cillop gibi bi adam oynardı. fonda yanlış hatırlamıyosam yanan bi araba mı artık yanarlı dönerli meyve tabağı mı neyse, alevler vardı. bu vatandaş diri vicudunda ter damlacıklarıyla kameraya doğru yürür, elinde çomağından tuttuğu feast dondurmasını böyle ağzını kocaman açıp bi ısırırdı, çatırt diye de bi ses gelirdi ki... magnum falan halt etsin, kızgın kumdan serin suya bilmem ne hikaye valla! slogan da "çek bir feast!" zamane gençkızlarının halini de varın siz düşünün! ee, nerde o feast nerde bu feast? isim hakkını mı aldınız ne ettinizse, bilin ki size helal etmezler onu. izleyiciniz olarak ben benimkini etmiyorum en azından, paramı da etmiyorum, almıyorum ulen sizin donmuş şeylerinizi. iglo var mis gibi, reklamları da gözümü o kadar cırmalamıyo. karidesi de çok güzelmiş ayrıca, tavsiyesini sağlam yerden aldım. çatlayın siz de, tavandan aynalı top sarkıtın, altına da gelecek reklamda ahu tuğba geçip söylesin şarkıları!


google üzerinden küçük bi araştırma yaptım ama, saatin verdiği üşengeçliğin ve reklamın belki de internetin icadından önce çekilmiş olmasının etkisiyle, az önceki satırları yazdığım esnada klavyeye salyalarımı damlatmama sebep olan o yavrunun fotoğrafını bulamadım. onun yerine arnold abimin gençlik günlerinden bi kare çıktı önüme, geri kalan onyüzbin alakasız arkadaşı ile birlikte. ben de vardır bi hikmeti dedim, aldım buraya ekledim. huuu, reklamcılar, ya adam olun ya da sizi buna vericem ha! sonra uyarmadın demeyin...

5.12.2009

tövbe tövbeeeeee!..

şimdi, biliyoruz ki amerikalılar salak bi millet. nerden biliyoruz dersek, hani malum efsaneler vardır, mikrodalga fırın kullanma kılavuzunda kedi kurutulmaz uyarısı varmış gibi. ateş olmayan yerden duman çıkmaz efendim, var demek ki bunu yapanlar ve var demek ki bunu yapacak kadar büyükbaş hayvan olup, üstüne utanmadan mahkemeye gidenler ve daha da vahimi var demek ki bu büyükbaşlara bilmem kaç bin dolar tazminat verdiren daha da büyükbaş jüriler. netekim amerikalılar'ın salaklığıyla ilgili son derece bilimsel verilerimi sıraladıktan sonra yüksek müsadelerinizle konuya giriyorum.

efendim, başta da dediğim gibi bunlar salak biraz. kooooskoca kıtada yayılmışlar zaten bi taraftan garibim küba'ya it muamelesi yapıyolar, bi taraftan tüm pis işleri meksikalılar'ın üstüne atıyolar, bi taraftan aksanları biraz bozuk diye kanadalılar'la dalga geçiyolar. hayır sanki teksas'ta herkes ingiliz aksanıyla konuşuyo da biz bilmiyoruz, önce bi kendi dötünüze bakın sonra sağa sola çamur atın kardeşim! neyse, bu münasebetsizler komşularına onca kötü muamele ettikleri yetmez gibi, sanki ellerinde koca araziler yok gibi acaip yerlere ev yapmalarıyla da, yerleşim merkezlerinde başlarına gelen ürkünçlüklerle de meşhurlar.

bunların metropollerine bi bakın, istanbul'dan beter çarpık kentleşme elbette ki yoktur ama her büyük şehirde mutlaka 3-5 seri katil vardır. sarışın ya da esmer, striptizci ya da ilkokul öğretmeni, uzun bacaklı ya da baştan ayağa toplam 150 cm olun farketmez, illa bi katilin hedef grubuna girersiniz. metropolde yaşıyorsanız bigün öleceksiniz, kaçış yok. tamam, hiçbirimize kaçış yok, zincirlikuyu'nun kapısında bile yazıyo da, burda mevzubahis olan hunharca katledilmek efendim, şöyle kör bıçakla doğramalı, ne bileyim etlerinizi cımbızla yolmalı falan... neyse, iğrençleşmeyelim.

totosu kıymetli bi kısım uyanık banliyö diye bi yapılanma icat etmiş. aferim, en azından deniyolar şanslarını. bakın bu banliyö işini bulan çocuklar yarın öbür gün lost adasına düşseler hiçbiri ölmez ha, o kadar uyanıklar. ama bilmedikleri bi tek şey var (çünkü türk değiller) o da suyun uyuyacağı ama düşmanın asla! katil dediğin; psikolojisi son derece bozuk, likit bi yaşam formu. girdiği her kaba cuk diye uyum sağlıyor. yeri geliyor yoldan geçmekte olan mutlu tatilcileri çeviren otoban polisi oluyor, yeri geliyor kamyoncu lokantasında servis yapan fıstık garsonun tek gözü şaşı aşçı babası. haliyle bu lokantada servis yapılan etler de... neyse, iğrençleşmeyelim.

kamplar var mesela, karavan parkları falan. woodstock'tan kalma kafası dumanlı amcalarla; bi dönemin fena halde özgür, güzel ve azgın şimdinin memeler göbeğe inmiş ama göbek ısrarla açıkta gezen teyzeleri buralarda ikamet ediyorlar. hani doğayla iç içe, evrensel barış falan ayakları. e tabi amerika dediğin kapitalizmin, efendime söyleyeyim, sapına kadar sanayileşmenin, büyük seçim menülerin cenneti. hal böyle olunca, bu nesli tükenmekte olan hippilerin bebeleri de toplumun geneline adaptasyon engelli bunalım gençler oluyolar, çekiyolar esrarı, içiyolar birayı hadi hoop geceyarısı ağaçlara adam asmaca, yok yatağın altından balta çıkarıp bacak kesmece... neyse, iğrençleşmeyelim.

sonra dağ evleri var, amerikan sosyetiklerinin fanfini finfon mekanları olarak tanınır. işadamı istediği zaman alır yanına kırmızı rujlu platin sarı sekreterini, misket oynamaya gider. haftasonu oynar, bi iyi yorulurlar. iki güncük kaçamakta başlarına gelen en kötü şey aşırı şampanya tüketimine endeksli olarak 1 yılda yavaş yavaş ölecek beyin hücresinin zayiat hızının 48 saate inmesi ve belki defolu prezervatife bağlayacağımız istenmeyen gebeliklerdir. ama ne zaman ki aileyi toplar, torun torba gider noel kutlamaya... sıçtın amca! 5 sene önce satınalıp parçalayarak sattığın rakip şirketin, intihar eden merhum patronunun torunu, meğer senin yosma sekreter değil miymiş! senin dağ evinin inciğini cinciğini öğrenmek için numara yapmış, şimdi bütün çıkışları kapatıp seni ve 7 soyunu benzin döküp üstüne de zippo fırlatıp cayır cayır yakacak, altına patates sokup közlenen patateslerle kumpir... neyse, iğrençleşmeyelim.

koca ormanlık arazinin orta yerinde bi karış boş alan bulsa, gidip oraya şato diken amerikan modelleri var bi de. e tamam, geriye kala kala en güvenli orası kaldı. kaldı da, kardeşim madem metropolde, banliyöde, kampta şurda burda ölenlerin kalanlarına yetimhane yapacaksınız, ne diye her yerine gizli oda, yok tavandan metrelerce zencir sarkan mahzen, labirentli bahçe bilmem ne yaparsın ki? ondan sonra da vay çocuklar kayboldu, aman öldü de cesedi bulunamadı. hadi birileri yaptı yetimhaneyi, tut ki manyakmış bebeleri de tek tek doğradı. gel zaman git zaman keşfedildi bu durum, yetimhane kapatıldı. sen de sonradan görme zenginsin, kıçını silmek için özel imalat yumuşak kağıttan 100 dolarlık banknotların falan var ama serveti hala bitiremiyosun. doğmamış torunlara da kılsın, yiyemesin sıpalar diye paraları ezme gayretindesin. gittin şatoyu aldın. o zaman, ay gece vakti merdiven gıcırdadı, yok pencereler açılıyo da perdeleri üfürüyo ay boynum tutulacak diye bikbiklenme hiç, hakettin. hadi evi görmeye geldiğinde en üst kat penceresinden perdeleri aralamış bakan beyaz yüzlü, saçları kanlı, kolunun altına sıkıştırdığı bez bebeği fena halde çirkin kız çocuğunu görmedin, ulen müştemilatın yanındaki mezartaşına tünemiş karga da mı dikkatini çekmedi salak? o zaman sen bilirsin evladım. aylarca kabus da görürsün, altına da edersin, sonra bi gece seni tırsıtmaktan sıkılan ruhlar yatağın altından ce-eee diye çıkıverirler, seni karga tulumba sürüyüp, yine evi alırken farketmediğin içindeki yosunlardan 8 ton sushi yapılabilecek göle atıverirler. boğulur gidersin, etlerin çürür, sonra... neyse, iğrençleşmeyelim.

iyi de, bi tek biz iğrençleşmiyoruz yahu. bu saydıklarımdan birini içeren en az 1 film görmemiş olan var mı aranızda? hadi bunlar salak, yıllardır dönüp dönüp çekiyolar bu filmleri, ben ne halt etmeye gecenin köründe izliyorum ulen?

3.12.2009

17 kasım'da başladığım taslağı bitirip yayınlama gayretim

Sunay Bey Tarihi


Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde… Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever.





demişim ve kalmış. bu aralar üzerimde bi tembellik var diyeceğim, artık yemezsiniz bu numaraları. evet, itiraf ediyorum; her dem tembelim ben. hayatım düzensizleştikçe uyuşukluk her şeye sirayet eder oldu. bi silkeleneyim dedim bugün. birikmişlerden ortaya karışık yapayım bari, aradan kalksınlar.


sunay akın'a gidişimi abimin bunaklığına borçluyum. eşinin rutin kontrolü için antalya'ya gidecekleri haftasonunu unutup bilet almışlar, bu sayede 2 saatlik o bilgi bombardımanı keyfi de bana ve dozzy'ye kaldı, pek de güzel oldu.
görmek - bakmak diye bi yazı vardı ortaokul zamanı türkçe kitaplarından birinde. yazarını hatırlamıyorum ama şimdi düşününce belki de sunay bey'in kaleminden çıkmıştır diyorum. bakıp da görmediğimiz neler varmış çevremizde, dinledikçe utandım. mesela taksim anıtı. altında kaç defa arkadaşlarımızla buluştuk kimbilir, ben farkında bile değildim, belki aranızda gören gözler vardır, anıtın önünde su yalağı varmış. hikayesini anlattı, ağzım açık dinledim. yalağın varlık sebebi taksim adının nereden geldiğine dayanıyor. eskiden istanbul'un su dağıtım yeriymiş taksim, herkese su taksim edildiği için adı taksim olmuş. heykeltraş pietro canonica'nın çizdiği projeye göre, orada çeşmeler olması ve heykeller tamamlandıktan sonra eski günlere hoş bir gönderme olarak buralardan sular akması planlanmış ancak o yıllarda ülkenin içinde bulunduğu mali sıkıntılar nedeniyle proje hiçbir zaman tamamlanamamış! sunay akın'ın tatlı dili sayesinde gülümseyerek dinledik ama iç burkan bi hikaye bu, zaman zaman gözlerim doldu. google üzerinden küçük bi araştırma yapınca, anıtın hangi yüzündeki heykel neyi anlatıyor, yalak neden orada öğrenmek çok kolay. bilgiye ulaşmanın saniyeler içinde gerçekleşebilecek kadar hızlı ve basit olduğu çağımızda, bilgiden bu kadar uzak oluşumuz yüzümü kızarttı.
tüm hikayeleri anlatmayacağım, benden dinlemek o kadar keyifli olmaz zaten ama ertuğrul fırkateyni ile memlekete dönüş yolunda şehit olan denizcilerimizin, can yücel'le bağlantısı ilginizi çekiyorsa, yokluk içinde hayat mücadelesi veren bir milletin katettiği yolun izini sürmek istiyorsanız, bugün en büyük vazifesi analık olarak görülen türk kadını geçmişte neler başarmış merak ediyorsanız, tarih dendiğinde; çocuklar benim gibi yüzünü buruşturmasın, ülkesinin geçmişini severek öğrensin diyorsanız... sunay akın'ı okumakta ve dinlemekte çok büyük fayda var. çıkışta kısa bir sohbet de, o günü unutulmaz kılıyor.


efendim, bu cicili boyanmış teneke kutu nedir diyecek olursanız, benim bile hatırlamadığım sema şekerlemeleri'nin vakt-i zamanındaki ambalajı oluyor. şimdilerde meloş sultan tarafından topluiğnedir, küçük makastır ıvır kıvırdır için bi nevi alet çantası olarak kullanılmakta.

ısparta'da neler oldu sorusunun cevabı epeyce telaş, biraz da hırgür. meloş sultan süprizimi sevinçle karşıladı ama umulmadık saatte zili çalışım, epeyce paniklemesine ve beni bi süre apartmanın giriş kapısında kim olduğumu anlatmak için dil dökerek bekletmesine sebep oldu. 2 gün sonra 79 yaşına girecek, kulakları biraz ağır işitiyor. haliyle bekleme sürem "anneannelerin sultaaaaanıııııııı!" diye seslenmemden sonra yaklaşık 5 dk daha devam etti. neyse, çok şükür ikna olup eve aldı da boynuna atlayabildim.
rahmetli'nin artık rahmetli olduğunu bilmediği için, 3 gün boyunca sürekli sordu. niye gitti, askere gitmeyecek miydi, ne zaman dönecek, hani ankara'da işe girmişti, öyle iş mi olur... evin her yerinde çerçeveler içinde fotoğraflarımız... çok bunaldım! ama söylesek olacakların karşısında benim 3 gün bunalmam devede kulak kalacak, pinokyo'dan daha uzun bi burunla döndüm işte evime. bayramda kalmayacağım için çok bozuldu, sonra yine gelirim deyip kaçtım.


şu yukarıda gördüğünüz emektar singer'le, meloş sultan harikalar yaratırdı. ben de onu izledikçe özenirdim terziliğe. bi gün oynarken sağ elimin başparmağını dikmemle, bu zararlı hevesten son sürat uzaklaştım!





ve karanlık oda maceralarıııımm! üstte görülen karede ilk leşlerim birarada, hatıra pozu vermekteler. 3000 yıllık zenith'le çekilen 400 asa ilford hp5 filmden geriye kalan kabuk kısmının hemen altında, yıkanmış, kurutulmuş ve kesilerek negatif dosyası içinde olaya dahil edilen filmler görülmekte. baskıyla başım belada, haftada 2 akşam 2şer saatim derneğin karanlık odasında geçiyor ama daha sadece 2 kare bastım. test al, olmamış, biraz daha pozlayalım, sen en iyisi bi test daha al, tamam iyi bunu bas. hmm, kontrastı düşürelim, sen 4.5luk filtre takıp bi test daha al...

bakmayın şikayet ettiğime, o huysuzluk kanımda var. hayatımın en keyifli uğraşlarından biri oldu karanlık oda. az bi şey yetenekli olsam o kadar test almama da gerek olmaz ama zenith'in pozometresi bozuk olduğu için ışık ölçümlerimden hayır göremedim ve yaradana sığınıp tahmini ayarlarla çektim durdum. şimdi basarken adam etmeye çalıştığım için bu kadar testli dertli oluyor, ama beyaz kartı dektol küvetine atıp sallamaya başladığımda, yavaş yavaş beliren görüntüleri izlemek eşsiz bi zevk!

üşenmeyip bi fotoğrafçıya uğrasam, filmleri cdye taratıp gelicem, buraya da koyucam ama... biliyorsunuz işte, bünye meselesi hep. zaten nikon'la çekilenler var daha beklemede. allahım, hadi beni yarattın da, tembel hayvanları neden yarattın!!!

26.11.2009

bazen


söylenecek çok şey vardır, ya da söylenmesi gereken. vardır ya, çıkmaz kelimeler, eliniz diliniz bağlanır üzüntüden...

bazen bir dostun yanında olmak istersiniz. susarak belki, ama varlığınızla ona destek olarak, orada, yanında, sessizce ve sadece olmak istersiniz. çünkü onun üzüntüsüyle, onun kadar üzgünsünüzdür siz de.

bazı haller vardır ki, çaresi yoktur. çaresi yokken söylenenler yalan gelir bana. yalandan teselli olmaz ki... işte öyle zamanlarda, sadece, dostumun yanında olmak isterim. sevdiği bir varlığı kaybetmişken, hayattan bezmişken, kendisi için yaşamaktan uzaklaşmış şunu bunu mutlu etmeye çalışırken... doğru, saydıklarım içinde sadece kaybetmenin çaresi yok. zaten ben de çok iyi teskin ettiğimi söylemedim. yapabilsem yaparım zaten, yapamadığım için yanında olmayı çok istiyorum. sadece yalnız olmadığını bilsin diye.

24.11.2009

gelmişsinnnnnnnnnnnnnnnnn!

çok sevindim çok! nasıl da özlemişim satırlarını... inan ağzım kulaklarımda fiyonk, o kadar mutlu oldum ki... ah... ahh... hoşgeldin, çok ama çok hoş geldin!