şimdi, biliyoruz ki amerikalılar salak bi millet. nerden biliyoruz dersek, hani malum efsaneler vardır, mikrodalga fırın kullanma kılavuzunda kedi kurutulmaz uyarısı varmış gibi. ateş olmayan yerden duman çıkmaz efendim, var demek ki bunu yapanlar ve var demek ki bunu yapacak kadar büyükbaş hayvan olup, üstüne utanmadan mahkemeye gidenler ve daha da vahimi var demek ki bu büyükbaşlara bilmem kaç bin dolar tazminat verdiren daha da büyükbaş jüriler. netekim amerikalılar'ın salaklığıyla ilgili son derece bilimsel verilerimi sıraladıktan sonra yüksek müsadelerinizle konuya giriyorum.
efendim, başta da dediğim gibi bunlar salak biraz. kooooskoca kıtada yayılmışlar zaten bi taraftan garibim küba'ya it muamelesi yapıyolar, bi taraftan tüm pis işleri meksikalılar'ın üstüne atıyolar, bi taraftan aksanları biraz bozuk diye kanadalılar'la dalga geçiyolar. hayır sanki teksas'ta herkes ingiliz aksanıyla konuşuyo da biz bilmiyoruz, önce bi kendi dötünüze bakın sonra sağa sola çamur atın kardeşim! neyse, bu münasebetsizler komşularına onca kötü muamele ettikleri yetmez gibi, sanki ellerinde koca araziler yok gibi acaip yerlere ev yapmalarıyla da, yerleşim merkezlerinde başlarına gelen ürkünçlüklerle de meşhurlar.
bunların metropollerine bi bakın, istanbul'dan beter çarpık kentleşme elbette ki yoktur ama her büyük şehirde mutlaka 3-5 seri katil vardır. sarışın ya da esmer, striptizci ya da ilkokul öğretmeni, uzun bacaklı ya da baştan ayağa toplam 150 cm olun farketmez, illa bi katilin hedef grubuna girersiniz. metropolde yaşıyorsanız bigün öleceksiniz, kaçış yok. tamam, hiçbirimize kaçış yok, zincirlikuyu'nun kapısında bile yazıyo da, burda mevzubahis olan hunharca katledilmek efendim, şöyle kör bıçakla doğramalı, ne bileyim etlerinizi cımbızla yolmalı falan... neyse, iğrençleşmeyelim.
totosu kıymetli bi kısım uyanık banliyö diye bi yapılanma icat etmiş. aferim, en azından deniyolar şanslarını. bakın bu banliyö işini bulan çocuklar yarın öbür gün lost adasına düşseler hiçbiri ölmez ha, o kadar uyanıklar. ama bilmedikleri bi tek şey var (çünkü türk değiller) o da suyun uyuyacağı ama düşmanın asla! katil dediğin; psikolojisi son derece bozuk, likit bi yaşam formu. girdiği her kaba cuk diye uyum sağlıyor. yeri geliyor yoldan geçmekte olan mutlu tatilcileri çeviren otoban polisi oluyor, yeri geliyor kamyoncu lokantasında servis yapan fıstık garsonun tek gözü şaşı aşçı babası. haliyle bu lokantada servis yapılan etler de... neyse, iğrençleşmeyelim.
kamplar var mesela, karavan parkları falan. woodstock'tan kalma kafası dumanlı amcalarla; bi dönemin fena halde özgür, güzel ve azgın şimdinin memeler göbeğe inmiş ama göbek ısrarla açıkta gezen teyzeleri buralarda ikamet ediyorlar. hani doğayla iç içe, evrensel barış falan ayakları. e tabi amerika dediğin kapitalizmin, efendime söyleyeyim, sapına kadar sanayileşmenin, büyük seçim menülerin cenneti. hal böyle olunca, bu nesli tükenmekte olan hippilerin bebeleri de toplumun geneline adaptasyon engelli bunalım gençler oluyolar, çekiyolar esrarı, içiyolar birayı hadi hoop geceyarısı ağaçlara adam asmaca, yok yatağın altından balta çıkarıp bacak kesmece... neyse, iğrençleşmeyelim.
sonra dağ evleri var, amerikan sosyetiklerinin fanfini finfon mekanları olarak tanınır. işadamı istediği zaman alır yanına kırmızı rujlu platin sarı sekreterini, misket oynamaya gider. haftasonu oynar, bi iyi yorulurlar. iki güncük kaçamakta başlarına gelen en kötü şey aşırı şampanya tüketimine endeksli olarak 1 yılda yavaş yavaş ölecek beyin hücresinin zayiat hızının 48 saate inmesi ve belki defolu prezervatife bağlayacağımız istenmeyen gebeliklerdir. ama ne zaman ki aileyi toplar, torun torba gider noel kutlamaya... sıçtın amca! 5 sene önce satınalıp parçalayarak sattığın rakip şirketin, intihar eden merhum patronunun torunu, meğer senin yosma sekreter değil miymiş! senin dağ evinin inciğini cinciğini öğrenmek için numara yapmış, şimdi bütün çıkışları kapatıp seni ve 7 soyunu benzin döküp üstüne de zippo fırlatıp cayır cayır yakacak, altına patates sokup közlenen patateslerle kumpir... neyse, iğrençleşmeyelim.

koca ormanlık arazinin orta yerinde bi karış boş alan bulsa, gidip oraya şato diken amerikan modelleri var bi de. e tamam, geriye kala kala en güvenli orası kaldı. kaldı da, kardeşim madem metropolde, banliyöde, kampta şurda burda ölenlerin kalanlarına yetimhane yapacaksınız, ne diye her yerine gizli oda, yok tavandan metrelerce zencir sarkan mahzen, labirentli bahçe bilmem ne yaparsın ki? ondan sonra da vay çocuklar kayboldu, aman öldü de cesedi bulunamadı. hadi birileri yaptı yetimhaneyi, tut ki manyakmış bebeleri de tek tek doğradı. gel zaman git zaman keşfedildi bu durum, yetimhane kapatıldı. sen de sonradan görme zenginsin, kıçını silmek için özel imalat yumuşak kağıttan 100 dolarlık banknotların falan var ama serveti hala bitiremiyosun. doğmamış torunlara da kılsın, yiyemesin sıpalar diye paraları ezme gayretindesin. gittin şatoyu aldın. o zaman, ay gece vakti merdiven gıcırdadı, yok pencereler açılıyo da perdeleri üfürüyo ay boynum tutulacak diye bikbiklenme hiç, hakettin. hadi evi görmeye geldiğinde en üst kat penceresinden perdeleri aralamış bakan beyaz yüzlü, saçları kanlı, kolunun altına sıkıştırdığı bez bebeği fena halde çirkin kız çocuğunu görmedin, ulen müştemilatın yanındaki mezartaşına tünemiş karga da mı dikkatini çekmedi salak? o zaman sen bilirsin evladım. aylarca kabus da görürsün, altına da edersin, sonra bi gece seni tırsıtmaktan sıkılan ruhlar yatağın altından ce-eee diye çıkıverirler, seni karga tulumba sürüyüp, yine evi alırken farketmediğin içindeki yosunlardan 8 ton sushi yapılabilecek göle atıverirler. boğulur gidersin, etlerin çürür, sonra... neyse, iğrençleşmeyelim.
iyi de, bi tek biz iğrençleşmiyoruz yahu. bu saydıklarımdan birini içeren en az 1 film görmemiş olan var mı aranızda? hadi bunlar salak, yıllardır dönüp dönüp çekiyolar bu filmleri, ben ne halt etmeye gecenin köründe izliyorum ulen?
