Sunay Bey Tarihi
Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde… Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever.
demişim ve kalmış. bu aralar üzerimde bi tembellik var diyeceğim, artık yemezsiniz bu numaraları. evet, itiraf ediyorum; her dem tembelim ben. hayatım düzensizleştikçe uyuşukluk her şeye sirayet eder oldu. bi silkeleneyim dedim bugün. birikmişlerden ortaya karışık yapayım bari, aradan kalksınlar.
sunay akın'a gidişimi abimin bunaklığına borçluyum. eşinin rutin kontrolü için antalya'ya gidecekleri haftasonunu unutup bilet almışlar, bu sayede 2 saatlik o bilgi bombardımanı keyfi de bana ve dozzy'ye kaldı, pek de güzel oldu.
görmek - bakmak diye bi yazı vardı ortaokul zamanı türkçe kitaplarından birinde. yazarını hatırlamıyorum ama şimdi düşününce belki de sunay bey'in kaleminden çıkmıştır diyorum. bakıp da görmediğimiz neler varmış çevremizde, dinledikçe utandım. mesela taksim anıtı. altında kaç defa arkadaşlarımızla buluştuk kimbilir, ben farkında bile değildim, belki aranızda gören gözler vardır, anıtın önünde su yalağı varmış. hikayesini anlattı, ağzım açık dinledim. yalağın varlık sebebi taksim adının nereden geldiğine dayanıyor. eskiden istanbul'un su dağıtım yeriymiş taksim, herkese su taksim edildiği için adı taksim olmuş. heykeltraş pietro canonica'nın çizdiği projeye göre, orada çeşmeler olması ve heykeller tamamlandıktan sonra eski günlere hoş bir gönderme olarak buralardan sular akması planlanmış ancak o yıllarda ülkenin içinde bulunduğu mali sıkıntılar nedeniyle proje hiçbir zaman tamamlanamamış! sunay akın'ın tatlı dili sayesinde gülümseyerek dinledik ama iç burkan bi hikaye bu, zaman zaman gözlerim doldu. google üzerinden küçük bi araştırma yapınca, anıtın hangi yüzündeki heykel neyi anlatıyor, yalak neden orada öğrenmek çok kolay. bilgiye ulaşmanın saniyeler içinde gerçekleşebilecek kadar hızlı ve basit olduğu çağımızda, bilgiden bu kadar uzak oluşumuz yüzümü kızarttı.
tüm hikayeleri anlatmayacağım, benden dinlemek o kadar keyifli olmaz zaten ama ertuğrul fırkateyni ile memlekete dönüş yolunda şehit olan denizcilerimizin, can yücel'le bağlantısı ilginizi çekiyorsa, yokluk içinde hayat mücadelesi veren bir milletin katettiği yolun izini sürmek istiyorsanız, bugün en büyük vazifesi analık olarak görülen türk kadını geçmişte neler başarmış merak ediyorsanız, tarih dendiğinde; çocuklar benim gibi yüzünü buruşturmasın, ülkesinin geçmişini severek öğrensin diyorsanız... sunay akın'ı okumakta ve dinlemekte çok büyük fayda var. çıkışta kısa bir sohbet de, o günü unutulmaz kılıyor.

efendim, bu cicili boyanmış teneke kutu nedir diyecek olursanız, benim bile hatırlamadığım sema şekerlemeleri'nin vakt-i zamanındaki ambalajı oluyor. şimdilerde meloş sultan tarafından topluiğnedir, küçük makastır ıvır kıvırdır için bi nevi alet çantası olarak kullanılmakta.
ısparta'da neler oldu sorusunun cevabı epeyce telaş, biraz da hırgür. meloş sultan süprizimi sevinçle karşıladı ama umulmadık saatte zili çalışım, epeyce paniklemesine ve beni bi süre apartmanın giriş kapısında kim olduğumu anlatmak için dil dökerek bekletmesine sebep oldu. 2 gün sonra 79 yaşına girecek, kulakları biraz ağır işitiyor. haliyle bekleme sürem "anneannelerin sultaaaaanıııııııı!" diye seslenmemden sonra yaklaşık 5 dk daha devam etti. neyse, çok şükür ikna olup eve aldı da boynuna atlayabildim.
rahmetli'nin artık rahmetli olduğunu bilmediği için, 3 gün boyunca sürekli sordu. niye gitti, askere gitmeyecek miydi, ne zaman dönecek, hani ankara'da işe girmişti, öyle iş mi olur... evin her yerinde çerçeveler içinde fotoğraflarımız... çok bunaldım! ama söylesek olacakların karşısında benim 3 gün bunalmam devede kulak kalacak, pinokyo'dan daha uzun bi burunla döndüm işte evime. bayramda kalmayacağım için çok bozuldu, sonra yine gelirim deyip kaçtım.
şu yukarıda gördüğünüz emektar singer'le, meloş sultan harikalar yaratırdı. ben de onu izledikçe özenirdim terziliğe. bi gün oynarken sağ elimin başparmağını dikmemle, bu zararlı hevesten son sürat uzaklaştım!
ve karanlık oda maceralarıııımm! üstte görülen karede ilk leşlerim birarada, hatıra pozu vermekteler. 3000 yıllık zenith'le çekilen 400 asa ilford hp5 filmden geriye kalan kabuk kısmının hemen altında, yıkanmış, kurutulmuş ve kesilerek negatif dosyası içinde olaya dahil edilen filmler görülmekte. baskıyla başım belada, haftada 2 akşam 2şer saatim derneğin karanlık odasında geçiyor ama daha sadece 2 kare bastım. test al, olmamış, biraz daha pozlayalım, sen en iyisi bi test daha al, tamam iyi bunu bas. hmm, kontrastı düşürelim, sen 4.5luk filtre takıp bi test daha al...
bakmayın şikayet ettiğime, o huysuzluk kanımda var. hayatımın en keyifli uğraşlarından biri oldu karanlık oda. az bi şey yetenekli olsam o kadar test almama da gerek olmaz ama zenith'in pozometresi bozuk olduğu için ışık ölçümlerimden hayır göremedim ve yaradana sığınıp tahmini ayarlarla çektim durdum. şimdi basarken adam etmeye çalıştığım için bu kadar testli dertli oluyor, ama beyaz kartı dektol küvetine atıp sallamaya başladığımda, yavaş yavaş beliren görüntüleri izlemek eşsiz bi zevk!
üşenmeyip bi fotoğrafçıya uğrasam, filmleri cdye taratıp gelicem, buraya da koyucam ama... biliyorsunuz işte, bünye meselesi hep. zaten nikon'la çekilenler var daha beklemede. allahım, hadi beni yarattın da, tembel hayvanları neden yarattın!!!