15.07.2009

karpuz kabuğu denize düşmüş olsa gerek, ne de olsa temmuz bitiyor

ama ben bundan payımı alamıyorum! bari blogum nasiplensin :)

13.07.2009

happy as a hippo

az önce sevdiğim filmlerden polly gelince'yi izledim. eski bi arkadaşımın tavsiyesiyle almıştım, polly'nin bana çok benzediğini söylemişti ve hararetle önermişti. bu polly denen deli karı sokakta yere düşürdüğü gofreti yiyecek kadar midesiz olmakla birlikte, evet, bana oldukça benziyor :) tabi bende plansız yaşama saplantısı yok, bi de berbat dans ederim (bu yüzden etmem)

neyse... happy as a hippo da filmden bi cümle. erkek kahramanımızın karısı, balayının ilk gününde, üryan gezen fransız bozması bi dalış hocasıyla fındık kırarken kocasına yakalanır. claude (üryan şahsiyet) durumu savunmak için bi hikaye anlatır: "bi hipopotam doğduğu zaman kendine bakıp 'aa, ben ne kadar da güzel bi hipopotamım' demez. kendine beyaz çizgiler çizer ve zebra gibi görünmeye çalışır, kimse inanmaz. kendine benekler yapar ve bi kaplan gibi görünmeye çalışır, kimse inanmaz. o zaman der ki; 'hey, ben bi hipopotamım!' ve o zaman dünyanın en mutlu canlısı olur. işte bu, hipopotam gibi mutlu olmaktır..."

ben hiçbi zaman zebra ya da kaplan olmaya çalışmadım (kedilere olan hayranlığım neticesinde biraz göz makyajı takviyesiyle kendimi güzel hissediyorum, o ayrı) hep hipopotamdım, hep de mutluydum. oramı buramı benden başka kimsenin göremeyeceği renklere boyayıp, beni olmadığım ve asla olamayacağım bi yaratığa çevirmeye çalışan adama aşık olana kadar! uyum sağlamaya çalıştım, ortada yürütülmesi gereken bi evlilik vardı ve ne de olsa yuvayı dişi kuş yapardı. sorun şu ki, bu cüsseyle ancak devekuşu olabilirdim ve devekuşları da.. evet, sempatik hayvancıklar, tamam, çizgi filmlere falan konu olurlar, çalar saat yutarlar vs. tabi bi de kafayı kuma gömme meselesi var. ama... yok yahu, ben yuva yapacak bi kuş değildim. hatta, iri kemikli olmamız dışında tek ortak yönümüz kafamızı kuma gömerek gerçeklerden kaçabileceğimizi sanmamızdı.

di'li geçmiş zamanı sevmezdim, ...dım diye biten cümlelerimin çoğu beni üzerdi. allah aşkına, son 1 senedir kurduğum tüm cümlelerde özlediğim şeyleri anlattım, buna kim dayanabilir ki? şimdi? şimdi yine di'li geçmiş zaman kullanıyorum, ama severek. çünkü başımı kaldırıp hayatıma baktım, olmam gereken yerde ve olmam gereken şekilde olmadığımı gördüm. makyaj sevmeyen o adam nasıl da boyamıştı elimi yüzümü, hatta ruhumu!

duş almayı severim, rahatlatır beni, hafifletir. bu defa biraz uzun kaldım suyun altında, duş almadım da, banyo yaptım diyeyim. bi iyi keselendim boyalar aksın diye. eh, o kadar sürtünmeye biraz canım yandı, 3-5 de kızarıklık oldu elbet. ama geçti. şimdi yine benim, o eski hipopotam. küfür dozunda standart sapmaları biraz yüksek olmakla beraber yine de kendini seven, yürümeyen bi şeyi sürüklemeye çalışıp kendini yormayan, hayatını sonradan ah ulen, keşke...'lerle kirletmeyecek, kahkahalarıyla duvarları sallayan, "insan seninle yaşlanmaz yahu" dedirten o mutlu hipopotamım. hep olduğum gibi...

hoşgeldim :)


NOT: malumunuz, savaş devam ediyor, dolayısıyla arada moral grafiğimde inişler olabilir, genel duruma etki etmeyecektir. ilgililerin nazar-ı dikkatini celbederim.
NOT 2: blogspot'taki 41. yazımmış, e hadi o zaman hep beraber: 41 KERE MAŞALLAH! TÜ TÜ TÜ TÜ TÜÜÜ!..

12.07.2009

kolinin gramı kaça abi?

ne bu be?! eskiden mahallenin bakkalı dedin mi, peynirinden çekirdeğine alışverişten başka, ev taşıyacakların her türlü koli-ip-koli bantı ihtiyacını da temin ederdi. şimdi koli dediğin altın değerinde maşallah!
dün 14:15 sularında mesaiye yetti gari deyip eve döndüm, koli avım da başladı. koli deyip geçmeyin, pandalardan sonra soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan 2. türmüş meğer.
mahallenin nayloncusunda başladı arayışım. 1 adet sıvı sabun kolisiyle çıkıp, ilk koli bantını da alıp bakkalın yolunu tuttum. mal almaya gitmiş, oğlu vardı dükkanda. akşam uğramamı söyledi. evde ilk kitap paketimi hazırladım, biraz uyudum, birkaç bölüm coupling izledim. saate baktım, eh, yeterince akşam olduğuna kanaat edince tekrar gittim. beklediğim hasılatı yakalayamamakla beraber, 2 koli, 1 paket makarna, 2 kısa winston boxla eve dönüp çalışmaya giriştim. erkenden bitti tabi, yine coupling, 1 kadeh kırmızı şarap, bolca sigara...
pazar sabahın köründe kalktım, uykum berbat bu aralar. gece de çok uyanıyorum, tekrar dalmaya çalıştıkça yastık yanıyor, saçlarım ahtapot olup saldırıyor yüzüme, çarşaf yatağın ortasında buruşuk bir tepecik ben de nasuh mahruki... dalıyorum bir ara, sonra yine gözler faltaşı, üf!
kırmızı lahana turşusu ve mısırla kişisel tuhaf kahvaltı listeme bir yenisini ekledim ve artık kablo tv olmadığı için dvd destekli bir gün geçirmek üzere küçük odayı karıştırmaya başladım. dvd player bozulmak suretiyle bana şahane bir pazar süprizi yaptı, belki de coupling'i çok sevdiğinden ayrılmak istememiştir, olumsuz düşünmeyeyim şimdi. 4. sezonu bitirdim bu sayede, sonra biraz kestirdim kanepede. uyandıktan sonra küçük çaplı bir savaş verdiysem de, taze sevgilileri ayırmayı başaramadım. benim yerimde aliye rona olacaktı ki... neyse, bıraktım kendi hallerine.
evin biraz aşağısında bir market var, oraya gideyim koli bulmaya dedim, girdiğim her dükkanda "taşınıyor musunuz?" sorusuyla karşılaşmaktan bıktığımı hatırlayınca yarı yolda vazgeçtim. kasiyer kız bizim apartmanda oturuyor, ne gereği var şimdi cümle aleme ilan etmenin, değil mi?
yukarı caddedeki marketin yolunu tuttum, ölüm yokuşu yağmur öncesi ankara sıcağıyla birleşip bir güzel canıma okudu. marketin müdürü aksi bey, sadece hafta içi mal geldiğini, saat 11 gibi gelirsem koli alabileceğimi söyledi. ben çalıştığım için o saatte gidemeyeceğimden, aksi bey de depoya 2 koli attıramayacağından oradan da elim boş çıkıp, marketin üst katındaki acaipçiye gittim. acaipçi her mahalleye lazım, yok yok cinsinden bir dükkan. mutfak terazimi, paşamızın saçlarını kestiğim traş makinesini, halihazırda kullanmakta olduğum sıvı sabunu, şarap kadehlerimizi, kışın şirkette ayaklarımın altına koyduğum termoforu... aldığım, rujdan havlu takımına, musluk contasından buz kalıbına akla gelen-gelmeyen her şeyin satıldığı bir yerde muhakkak koli de vardır, değil mi? nerdeeeee... oraya da haftaiçi akşam uğrayacağım, bugün depodan 3 tane çıktı. benimki de nankörlük yahu, 3 hiçten iyidir aslında. daha minnetkar olmalıyım.
eve dönüp üstümü başımı yırtarcasına çıkardım. sanki 10 saniye falan daha geciksem derime yapışacaklardı, gömleğin düğmeleri nasıl olup da erimemiş, şaşırdım. bu arada, acaipçide kolileri almak için eğildiğimde, kotumun sağ dizi yırtıldı! en sevdiğim pantolonumdu, ama neticede 6 sene de iyi bir zaman, diyerek kendimi teselli ettim. yemeksepeti'nden sipariş verdim, kariyet.net'ten birkaç başvuru yaptım, dvd savaşlarına kaldığım yerden devam edip bir kez daha mağlup olunca bilgisayarın başına geçtim ve sonunda ıssız adam'ı izledim. muhtemelen internet kotamı aştım, fatura gelince göreceğiz neticeyi. neyse, bu da haftasonu hovardalığım olsun :)
bütün pencereler açık olmasına rağmen esinti namına en ufak kıpırtı yok, evin içi koliler yüzünden civciv gibi kokmaya başladı. tütsü yakmak lazım, bir kenara gidene kadar kullanırım diye ayırdığım yarım bir paketim olacaktı, onu bulmalı şimdi.
toplanıp duruyorum ya, nereye gideceğim sorusuna daha cevap bulamadım. istanbul'a dönmek mi bu boktan yerde kalmak mı... kıvırcık kalmam için baskı yapıyor, kuzuş da film izlediğim akşam kalmamın daha doğru olacağına dair oldukça mantıklı bir konuşma yaptı. burada dandik de olsa bir işim var, istanbul'a dönersem beni neyin beklediğini bilmiyor olacağım. ama bir kez yerleşirsem hayatım boyunca bir daha dönemeyeceğimi biliyorum. ankara'da otururken istanbul'da iş bulmam mümkün değil, ama işsiz de kaç ay dayanabilirim? kriz ortamı, kışın rahatlayacak piyasalar diyenlere karşı 2010'a kadar devam edecek, hatta daha da şiddetlenecek diyenler... kapatma düğmem olsa ya, basıversem, kıyamete kadar falan uyusam şöyle horul horul... nerdeeee...

11.07.2009

koli bantının dayanılmaz cartlayışı

bugün büyük gün! iş çıkışı (evet, cts katliamı amaçlı sözde yarım gün çalışma uygulamasına geçmiş bulunuyoruz, vatana millete hayrola) evin yakınında ne kadar bakkal-market varsa tek tek gidilip koliler istenecek, eve dönülecek, bu haftasonu kitaplar toplanacak, baykuş koleksiyonu ve evin muhtelif köşelerine saçılmış ufak tefekler paketlenecek. hafta içi de yavaş yavaş mutfak eşyalarına girişilecek, banyodaki ıvır zıvırla kıyafetler en sona kalmak üzere sırayla tüm eşyalara aynı işlem uygulanacak... nasıl da gözümde büyüyor anlatamam, nefret ederim taşınmaktan! nefffffffret ederim!..

haftaya cuma akşamına kadar toplanma işimi bitirmem gerek, paşamız dönecek. sonra da ...

sonra muhtemelen kavga edeceğiz. evliliğini edebiyle sürdürememiş adamın edebiyle boşanmasını beklemek evlenmemden daha büyük salaklıktı! kafama s*çayım... o gittikten sonra benim birkaç ay daha evde kalmam konusunda anlaşmıştık. küçük eskişehir seyahatim arkadaşa o kadar dokunmuş ki, hırsını izmir'e yalnız giderek alamayınca pzt akşam arayıp evden çıkmamı istedi. sanki rio karnavalına samba yapmaya gittim anasını satayım!.. rahat ve özgür bir hayat yaşamaya başlamak için biraz daha sabırlı olamaz mıydın, dediği anda kendimi kaybettim. 16 ayın suskunluğunun acısını belki 10 dakika bile sürmeyen bir telefon görüşmesinde çıkardım. ertesi sabah arayıp, akşamki konuşmanın yapılmamış sayılmasını istediğini, kendini yanlış ifade ettiğini, benim yanlış anladığımı söyledi. beni sevdiğini eklemeyi de unutmadı sağolsun. neye yarar? nasıl inanayım? neden inanayım? ne değişecek?.. hiç!

eşya toplamanın en sinir bozucu tarafı koli bantı ile gerçekleşen münasebetlerdir benim için. düz çizgi çekmekten aciz bünyem, o koca koca kolilerin bir ucundan diğerine de olması gereken yapışkan hattı döşeyemez bir türlü. açılıp iş çıkarmasın diye sağından solundan başka başka eğriler çizerim, kulaklarımda caaarrrrttttlarken koli bandının sesi, tüylerim saygı duruşunda bulunur. ucu es kaza elimden kaçsa kıvrılıp oraya buraya yapışır, ayırayım derken kopar, ordan kurtulur bacağıma yapışır... ay ayyy!

çocukluğumun tatlı cadı'sı samantha gibi burnumu oynatıp her şeyin birkaç saniyede toplanıvermesini istiyorum... bu arada, hazır burnum değmişken bir de ev yaratmak lazım tabi, nereye yerleşecek sonra o eşyalar?




bir cts bundan daha kötü geçebilir mi yahu?



9.07.2009

ben yazamazken, patron imdada yetişti!..

FALANCA BANKASI
FİNANSAL KİRALAMA
İSTANBUL
09/07/2009

İlgi: TIRI-VIRI A.Ş.’ nin Temerrüt Faizleri Hakkında


Sayın İlgililer;

Öncelikle mevcut ekonomik kriz ve aylık taksitlerdeki aksamalara rağmen söz konusu lising ödemelerimizin ana borçları tamamıyla Haziran 2009 tarihi içinde zorda olsa kapatılmıştır. İşbu vesile ile, şu iş sıkıntısı, tahsilat sıkıntısı ve kriz döneminde zorda olsa ana borcu kapatabildik. İyi niyetimiz ve bankanızla bundan sonraki çalışmalarda mutlu bir ilişki devam edebilmesi adına mevcut bekleyen temerrüt faizleri veya vergilerinde tarafımıza indirim yapmanızı ve ödeme kolaylığı göstermenizi rica ediyoruz. Bu vesile ile bu konuda yardımlarınızı bekler, gerekli kolaylığın gösterilerek bu dosyanın işlemlerini karşılıklı bitirmek isteriz. Bilgilerinize sunar, gereğini rica ederiz.

Saygılarımla,
TIRI-VIRI A.Ş.

burda kaşe var


TÜRKÇE GÜDÜĞÜ PATRON
ŞİRKET MÜDÜRÜ

***

evet, finansal kiralama yaptığı bankaya leasing yerine lising yazan, hayatı boyunca herhangi bir da ya da de' yi ayrı yazamamış, paragraf kavramından bihaber, bu vesileyle demeyi çok seven, dilekçeyi arz ederek değil rica ederek bitiren, kendisi duyduğu ya da okuduğu hiçbir şeyi ilk seferde anlamadığından karşısındakinin de anlamayacağını sanarak vurgulamak istediği konuları aynı cümleyle üçer beşer tekrarlayan, akıllara zarar, ömür törpüsü, yalaka seven... (ay dayanamayacağım!) salak bir patronum var!
rabbimden bana sabır vermesini rica ederim!!!