26.06.2009

boşanmaya gittim

dönücem...
1 hafta yokum!

23.06.2009

hem kel hem fodik (fodul değil, fodik)

selçuk erdem miydi, cem yılmaz mı... çıkaramadım şimdi. yıllar var ki karikatür kitabı geçmiyor elime. dergiler de suyunu çıkardığından okumuyorum artık. neyse, böyle bi karikatür vardı işte patron-çalışan arasında geçen konuşmada patron saydırıyor, "şöylesiniz böylesiniz bıdı bıdı... hem kel hem fodiksiniz yani!" diye. öbürü de garibim ezik bi şekilde "fodul efendim" diye düzeltmeye çalışıyor... o zamandan beri fodul yerine fodik derim.
pala bıyıklı ilham perim ilhami "yazsana" diye beni dürtüp duruyor, veriyor ilhamı veriyor ilhamı ama ben de direniyordum. "kafam çok dağınık, yazıcam sapıtıcam. eskiden de saçma yazardım ama en azından komik olurdu, az çok okunacak halim vardı. şimdi hem saçma hem depresif olacak, hem kel hem fodik" dedim, "sen yazmana bak, gerisini karıştırma" dedi, olaya noktayı koydu. serttir ilhami, pek karizmatiktir, kadir inanır yanında halt etmiş yani o kerte... ama çok da tatlıdır, eğlencelidir. sahildeki dondurma var mesela, bizim şarkımız. dün ilhami bana gönderdi, ben de hemen yaydım. boşşşşş-ver al-dır-ma, alır diye kandırma, çok hoşuma gi-di-yorrr sahildeki don-dur-maaaa.... hadeeeeeeee...
şirkette işler iyice karıştı. satış ekibine yeni personel alınacak, geçen haftamın bi kısmını secret cv' ye gelen başvuruları ayıklayıp kartuş tüketip ağaç katlederek geçirdim. okullarda kesinlikle cv hazırlama dersleri olmalı, en azından arkasında dere solunda çalılar varken ufka dalmış pozunu iş başvurusunda kullanmaması gerektiğini akıl edebilecek kadar eğitilseler yeter diye düşünüyorum. hatta fotoğraf vesikalık da olsa kıyafet derin v dekolte askılı, leopar desenli ise bunun da iyi bi başlangıç olmadığını idrak edebilmeli insan. velhasıl çok güldüm başvuruları incelerken. bi yandan da içim yandı. eğer bi değişiklik olmazsa, haftaya pazartesi davayı açıyoruz, bu demektir ki en geç 1 ay içinde tekrar bekarım ve ankara çöplüğünden kaçmak için iş arama telaşım başlayacak, ki başladı zaten. 90 küsür başvurum var, tek dönüş yok. eleme kriterlerinden biri de yaştı, 30 yaş üstü tüm başvuruları yok saydık! 30 yaşındayım, iş arayışındayım... işte hem kel hem fodik olaylar böyle başladı.
dün imalattan 3 kişiyi işten çıkardılar! biri de diğer servisin şöförüydü. güvenlik görevlisi olarak işe başlamış üstüne sabah-akşam servis eklenmiş, sonra depoya, en son imalata geçmişti. adamcağızı oradan oraya dolandırıp dolandırıp en sonunda yolladılar, o kadar üzüldüm ki... diğer ikisi genç daha, onlar yine bi yer bulur girer ama f.. abi 40 yaşında vardır. ne yapacak bu saatten sonra, akşam eşine ne söyledi, evi kira mı, çocukları okuyor mu... offf! hayat bizden ne istiyor allah aşkına?
cuma günü eşimle yazıştık skypedan, akşam konuşalım, 1 hafta kaldı şu dilekçeyi falan yazalım artık dedik. 2 haftadır merhaba ve iyi geceler dışında hiç konuşmamıştık. gece geç gelip odasına çekiliyordu, ben de genelde geç gidip dvd-şarap-kitap grubuna vermiştim kendimi. gün boyu yine heyecan ve gerilim... akşam oldu. çıkarken sordum, yemek yemeyecekmiş. ben de hale uğradım, (ıhlamur, sen okuma buraları) kendime biraz dut bi de iyi pişmişinden kelle aldım. eve girdiğimde daha gelmemişti, ben de oturdum önümde tuz-karabiber-kekik, saldırdım kelleye. 10 dakika falan sonra geldi, baktı benim hemen bitireceğim yok, çıkması gerektiğini söyledi. sinirlendim! bi hışım ellerimi-ağzımı yıkadım, geldim salona oturdum. başladık dilekçemizi yazmaya...
evden gideceğini söyledi. her gece geç gelmesinin sebebi de aynıymış. aynı evde olup da böyle uzak kalmaya, beni her gece böyle görmeye dayanamıyormuş. çok güzel, birbirimize savaş ilan ettiğimizi sanırken bunu duymak bana pek iyi geldi doğrusu! darmadağın oldum o anda, kalana zormuş gerçekten. ben nasıl da hızlı hazırlanıp çıkmıştım evden, şimdi o gideceğini söylüyorken zaman nasıl durdu? kanım dondu mu ne, ellerim soğuk ve titriyor... kalbim donmuş kanımı itmeye çalıştığı için mi bu kadar hızlı atıyor? boğazımdaki yumru da nereden çıktı şimdi? zaten boşanıyoruz demedik mi, zaten gitmeyecek mi, gitmeyecek miyim, neden şimdi bu bedenimdeki karmaşa?
yazdık, dilekçemizi ve protokolümüzü. yazarken konuştuk. çok önce yapılması gereken konuşmalardı bunlar. geç kalmışlığın acısını hiç bu kadar güçlü duymamıştım. bundan birkaç ay önce açsaydık sıkıntılarımızı... bu boyuta gelmeden çözülürdü belki de... sonra toparlandı gitti. benden kaçtığını söyledi. benden kaçmak için afganistan'a gidip hayatını harcayacak! geri dönmekten korkar gibi hızla çıktı evden, dönüp bakmadan. biliyorum ki giderken gözleri dolu, benimkiler gibi. kapının eşiğine oturup ağladım!
gecenin kalanını nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum. sabah evlilik kurtarma koçum aradı, cuma akşamı geleceğini biliyordu, nasıl geçtiğini sordu. anlatırken yine ağlamaya başladım. koçum da hemen telefonu kapatmamı ve onu aramamı, aynı kendisine anlattığım gibi ona da anlatmamı söyleyip araya umutlandırıcı cümleler sıkıştırdı. aradım! kendime hala inanamıyorum. aradım, ağlayarak. beni taş bilir herkes, yakınlarım dışında kimseye göstermem pek. (tabi yaş ilerledikçe insan duygusallaşıyor, artık buralardan size de anlatıyorum, kusuruma bakmayın) hele de kadın-erkek meselelerinde asla taviz vermem, burnum düşse eğilip almam diyeyim. evlendikten sonra işler değişti tabi, gözlerimi kocaman kocaman açarak hayatta yapmam demişliğim olan pek çok şey yaptım. bu da son numaram! onca tavizin üstüne, şimdi de yaş sümük arayıp "konuşmamız gerek, gel" diyorum. telefonda anlatamıyorum çünkü abisi ve diğer iki zararlıyla arabaya doluşmuş giderlerken "içim santim santim kesiliyor..." dersem nasıl bir cevap alacağımı bilmiyorum. sadece "gel..." diyebiliyorum. aklımda birbirine ters binlerce fikir savaş alanında, kılıçlarını çekmiş bakışıyorlar. düzeltme ekseninde seyredenler meydana sonradan gelmiş. sun-tzu der ki savaş alanına erken gelip bayırın üst kısmına yerleşen taraf kazanır, bir sel olur akar aşağı ve düşmanlarını alaşağı eder, geçer üstlerinden. ayrılıkçı fikirler çoktan aktı aşağı, çoktan sürüklediler beni evden dışarı... ama yine de çareler arıyorum, barışmanın yollarını düşünüyorum. kafamda eğer...ler keşke...lere karşı, çarpışan metallerin sesini duyar gibiyim. eğer bu gürültü onlardan gelmiyorsa camları açık unutmuşum ve mahallenin haylaz bebeleri bizim arka bahçeye doluşmuş demektir. ya da deliriyorum...
gelse, bi otursa karşıma... söze nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum. yapılması gerekenler var ama, bunları kesin anlatmalıyım. biz yapamadık, sevgimiz yetmedi madem sorunları çözmeye, kalk uzman yardımı alalım demek lazım. sen beni didiklemekten vazgeç, ben de seni hayatımın dışında tutmayayım, sen maillerimi karıştırmaya çalışma ben sana o gün benim için önemli neler olduğunu anlatayım, ama bunları konuşarak yapamadık, gel gidelim bize bi orta yol göstersinler diye de eklemeli mutlaka. çünkü bu laflarla yürümedi bizim gemimiz, battık. destek şart, onu bana beni ona yaklaştıracak, ikimizden birinin dayatmasına değil tam ortaya getirecek bi yol lazım... gelse...
gelmedi o gece. otobüs bulamamış, pazara kaldı. sabaha kadar uyumadım. sağolsun kuzuş geldi gündüz, konuştuk biraz. kulağımı çekti, hop dedin evlendin hop dedin boşanıyorsun, çocuk değiliz artık bu işlere bu kadar çabuk karar verilmez diye. epey konuştuk, sonra kalktı, istanbul'dan bi arkadaşı gelmiş, akşam da iş arkadaşlarıyla dışarı çıkacakmış, beni de çağırdı gelmezse gel diye. gitmedim. kimsenin tadı kaçmasın istedim, oturdum evde.
sabaha kadar uyumadım. iş başvurularımın çoğunu o gece yaptım, saçma sapan ilanlara bile. kızdım kendime, hani güçlüydüm ulan ben? ne şimdi bu hal? hani bu adam beni canımdan bezdirmişti 1 senede, ne şimdi bu? diyen seslerle düzelmeyeceğini şans vermeden bilemezsin, denemek zorundasın diyenler karıştırdı gene ortalığı. düzelme cephesi baskın çıktı, onun gibi birini bi daha bulamam başkasını böyle sevemem diye geldin, şimdi 5 senem diye miyavlayıp duruyorsun, sonra ah ömrüm diye cızırdarsan ne olacak diye eklemeyi akıl ettiği için. gerçi bu en başta ayrılıkçı akımın fikriydi, zaten yaşın 30 bu böyle gitmez daha ne duruyorsun diye başlatmışlardı isyanı... allahım neler anlatıyorum ben? akıllı insanın düşüneceği şey mi bunlar?
pazar... of ki off! defterle çıktım yine, yazdım. ekleyeyim buraya.
***
günlerden 21 haziran, mekan bildik mekan, masa aynı, defter aynı. kalem farklı, kadeh farklı, şarap soğuk bu defa.
21 haziran. en uzun gün. en uzun gündüz. geçer mi bugün? biter mi? s.. babamı aradım, babalar gününü kutlamak için. konuşamadık. ben özür dileyip dilim döndüğünce helalleşmeye çalışırken ağladık ikimiz de. nasıl öderim onun hakkını, nasıl kapanır şimdi oğluyla açtığımız yaralar? ona baktıkça oğlunu görürdüm gülüşünde, yaşlandıkça babasına ne kadar benzeyeceğini hayal etmek nasıl da hoşuma giderdi. gözlerinin içi gülerdi konuşurken, yüzü parlardı. kendi babamdan daha içten "kızımm" derdi bana. şimdi bitiyor. sadece eşimi değil, ailesini de kaybediyorum. hepsini o kadar özleyeceğim ki, kelimelere sığmıyor içimdekiler. karma karışık bir hüzün bu, yaz sıcağı gibi yapış yapış sarıyor her yerimi. ellerimi yıkasam, yıkasam, kanatana kadar ovuştursam çıkar mı? yok!
dışarıdan ne kolay bu işler. birinin düğününe gitmek, birinin boşandığını duyup hayırlısı olsun demek ne kadar kolay. yaşamak öyle mi? evlenirken bir telaş, evlilik süresince üst üste sıkıntılar, tek bir kelimeyle ayrılıveren iki hayat... içinde olana ne kadar zormuş meğer. hele de böyle hiç uğruna biterken, yüreğini paramparça ederken dışarıya sezdirmemek için yalanlar söylemek, duvar gibi durabilmek, yerli yersiz anlarda dökülüveren gözyaşlarını kimseler görmeden silip gözlerinin kızarmamış olması için dua etmek...
bir yalanı yaşamak için omuzları güçlü olmalı insanın, hatta tüm bedeni. taşıması her geçen gün daha zorlaşan ağır bir yük bu. 1 ay sonra yazışmalarımı nasıl imzalayacağımı bilerek içimin içimi yemesi, kimlerin haddi olmayarak bu ayrılığı yorumlamaya kalkacağı düşüncesi, en kötüsü de kendi ailemi kandırmak! onun babası ağladı, benim babam ne yapacak? ağlayacak mı yıllar önce baba-kız dertleşme gecesi yaptığımızdaki gibi? yoksa hayatım boyunca her çatışmamızda olduğu gibi bas bas bağıracak mı? nasıl itiraz edebilirim ki ona? haksızsın diyebilir miyim haklı olduğunu bile bile?
kitabım bitti. lehimci hüsnü öldürdü tabakçıoğlu'nu. bıçakladı, hem de defalarca. tüm kasabanın intikamını aldı bilmeden, kendi kayıplarının haklı öfkesiyle.
akşama az kaldı, saat 19:10. 1 saate kalmaz eve gelir. ne yapacak gelince? beni dinleyecek mi son defa? tekrar deneyecek miyiz yoksa ortak hayatımıza bir son vermeden önce son sözlerimiz mi olacak konuşulan birkaç kelime? dinlemezse beni? artık çok geç derse? ne yaparım o zaman? kulaklarını tıkayıp bıçaklarsa beni ne yaparım? içimde 2 haftadır kesilen yaralara bir de kendi sağır bıçağını çalarsa son gücüyle, ne yaparım kanamaktan başka?..
***
ve pazar akşamı... hatta pazartesi de diyeyim, özet olsun, aynı konuları tekrar tekrar açtık çünkü. geldi. konuştuk, ağladık. binlerce yanlış anlama çıktı, ne salakmışız ikimiz de... ben zaten allahın negatifi, en ufak pürüzde sapıtan zihniyet o üstüme geldikçe iyice kendimi kaybetmişim. o da farkında nerelerde hata yaptığının. ben de. çok konuştuk, çok ağladık... saatlerce. hatta arada ufak bi nefessizlik atağı geçti, sanırım son günlerde saldırdığım sigaralar işbaşındalar.
sonuç? bikaç paragraf önce de söylemiştim, geç kalmışlığın acısını hiç bu kadar güçlü duymamıştım...

19.06.2009

çiçeklerden taç yapma mevsimi



saçlarım omuzlarıma zor geliyordu evlendiğimde. zaten gelin başı denen rezil şeyi sevmezdim eskiden beri, 3 numaradan 1 senede anca uzamış kat kat saçlarımı abuk sabuk topuz yaptıracak değildim elbet. biraz daha uzun olsaydı saman iplerle ince ince örecektim belki 4 belki 5 tutam, ama kısaydı. örgünün her türlüsünü sevdiğimden, tepeden iki tutamı arkaya verev uzanan balıksırtı ördürmüştüm düz fön üstüne. kuaför uçlara biraz hareket vermeyi önderdiğinde reddetmiştim. dükkanından çıktıktan 2 saat sonra gidip evleneceğimi bilse düşüp bayılırdı herhalde...


kahvaltıdan sonra çiçekçiye gitmiştim babamla, papatya almaya. çiçekçi ne amaçla aradığımı öğrenince üzülmüştü, havalar çabuk ısınmış, 1 haftadır hiç papatya gelmiyormuş. "zaten hassas olur papatya, bu sıcakta dayanmaz, hemen buruşur bırakır kendini" diye eklemiş, sonra papatyanın daha etli yapraklı, biraz daha kalın saplı kuzenini göstermişti bana, kabul etmiştim mecburen. başımın ölçüsünü alıp, 1 saat içinde hazır olacağını söylemişti.


gelinliğimi kendim çizip, akşama kadar kadınlarla kavga edip seçtiği mesleğe lanetler okuyan suratsız bir penyecide diktirmiştim. kendim çizdim dediysem, bakmayın yıldırım mayruk falan değilim. yerlere kadar uzun düz ve sade bir elbiseydi işte. alt kat amerikan bezi, üstü kendinden minik dallarla desenlenmiş tül. nikahtan sonra da boyar, batik falan yapar, yaz boyunca giyerim diye planlamıştım. annem neredeyse çıldırmıştı sinirinden. "ankara'ya gel de artık şu gelinlik işini halledelim" deyip de zaten hazır olduğu cevabını aldığında bile, gelinlik diye önüne koyduğum elbiseyi gördüğü an kadar bozulmamıştı sanırım... amerikan bezinden gelinlik mi olurmuş! insan bari saten seçermiş vır vır... benim zevkim değil mi canım, kime ne...


arabadan inip de yürümeye başladığımızda gelen tepkiler çok hoşuma gitmişti. çankaya belediyesi sakinleri olarak, kalbi ağzından fırlayacak gibi vedat dalokay evlendirme dairesine giren gelinlerin arasında en sadesi bendim galiba...

neredeyse senesi dolacak bu telaşların, şimdi bambaşka tasalarım var. dün yazmaya başlamıştım, iş bastırdı, bitiremedim. dün akşam ayrılmakta olduğum eşim ve benim için büyük yalan sınavı vardı! aileme yemeğe gittik. haftasonu tatile çıkacaklar, gitmeden hem ziyaret hem erken babalar günü kutlaması vs. anlaşıldığı üzere, kızlarının ve damatlarının yaşadığı olaylardan ve gidişattan haberleri yok. son dönemlerde epey sıkıntıları oldu, eve giren hırsız, ceviz'in hastalığı ve ölümü, anneannemin evine bir kadın bulmak ve anlaşmalarını sağlamak derken annemin evden 3 haftadır uzak kalışı, bu kadar sıkıntının üstüne şimdi de salona halay çekerek girip "hadi biz boşanıyoruz, le le le le le...." diyemeyeceğim. bari tatilleri zehir olmasın. en azından kendilerini toparlar, moral ve d vitamini depolamış olarak dönerler, kabullenmeleri daha kolay olur diye düşündüm. bir de, barıştırmaya çalışmaları ihtimali var ki, onu düşünmek bile istemiyorum. bu yüzden de her şey bitene kadar beklemeye karar verdim. onlar dönene kadar biter diye tahmin ediyorum. zaten şurada 29 hazirana ne kaldı ki?..
kısa bir aradan sonra alyansımı taktım dün sabah, önceki gece unutmamam yönünde tembihlenmesem yine bırakıp çıkardım ya, neyse. sol elim bir ağır geldi ki gün boyu... ne çabuk alışmışım parmağımda olmamasına, ne kadar da zor alışmıştım parmağımda olmasına. eskiden beri büyük yüzükleri severim, taşlı ya da taşsız ama mutlaka büyük ve mutlaka gümüş. sol elimin ne zamandır özlediği büyük yüzüklerle buluşmasını kutluyorduk 10 gündür, dün ara verdik. 1 günden bir şey olmaz, değil mi? bu sabah telafi ettim zaten, orta parmağımda çok sevdiğim kehribar yüzüğüm, üstüne ışık vurdukça bana göz kırpıyor.
akşamı düşünmekten o kadar gerilmiştim ki, şakaklarım hafiften zonklamaya başlamıştı. nasıl gülümseyeceğim aileme, nasıl oturacağım onun yanında hiçbir sorun yokmuş gibi, biz gözden kaybolana kadar arkamızdan bakacaklar mı endişesiyle eskiden olduğu gibi el ele mi gideceğiz sokağın başına kadar... düşünmemek gerek bunları, düşünüp gerilmemek gerek diye kendimi telkin ettim. sonra telkini bıraktım, yoksa şimdiden düşünüp hazırlanmak mı gerek pot kırmamak için diye panik panik panik!.. annem zaten soracaktır telefon numaramı neden değiştirdiğimi diye endişelenmiştim, sormadı. numaralarımız aynıydı, avea'nın gereksiz romantiklere özel hizmeti ikiz numaralar. biriniz 506 diye başlıyorsa diğeriniz 505 mesela, gerisi aynı. bizim numaralarımız evlilik yıldönümümüzdü, haziran 28. bence zaten çok lüzumsuzdu ama kırılmasın diye kabul etmiştim. şimdi olmayan evliliğin tarihini taşımanın ne anlamı var diyerek cts günü yeni bir numara aldım. böylece 11 yıllık sakin sessiz gsm tarihimde, son 1 sene içinde 3. defa numaramı değiştirmiş oldum, mail atıp haber verdiğim arkadaşlar hemen dalga geçmeye başladılar. sebebini açıklayınca cevaben gelen maillerin içeriği de değişti tabi.
yakın arkadaşlarımdan kimse şaşırmadı. evleneceğimi, hem de ankara'ya geri dönüp yerleşeceğimi duyunca verdikleri tepkilere ne kadar da gülmüştüm. hep aynı cümleyle açmıştım konuyu
- ben ne yapsam çok şaşırırsın?
gelen ilk cevaplar da genelde aynı olmuştu
- allah bilir ne yaptın yine, alıştım, sen ne yapsan şaşırmam

ve muhtelif devam cümleleri örnekleri
- ya bu defa şaşıracaksın ama. düşün, benim hayatta yapmayacağım bir şey düşün, şimdi onu yapacağımı söylesem şaşırmaz mısın?
- ya şaşırmam... evlenecek olsan belki...
- evleniyorum!
- hadi ordan be!
ya da

- sarışın oldun ehehehe
- yok artık o kadar da değil! ben olsam olsam moruşun olurum heheh
- ee, ne bileyim. başka bir şeye şaşırmam galiba
- yok yok, şaşırırsın, iyi düşün
- o zaman evleniyorsun
- bildinnnnnnnnnn
- hadi len, şaka yaptım ben, saçmalama
- vallahi gerçek...
galiba herkes evlendiğim günden beri boşanma haberimin gelmesini bekliyormuş. itiraf edeyim mi, ben de en başından beri bugünü bekliyordum! daha yanına taşınalı 1 ay olmadan çıkan sorunlar, o haftasonuna kadar hiç değişmeden ve en ufak düzelme olmadan süregeldi. sevgime sığınıp kendimi kandırmaya çalıştığım zaman boyunca giderek çekilmez oldular, bugüne ulaştık sonunda.

çiçeklerden taç yapma mevsimi geldi yine. bana ne kadar zor ve yavaş görünmüş de olsa, 1 sene geçiverdi. edalım yeni bir yazı yazmış, onu okuyunca içimden geldi anlatmak. hayat garip, çiçekler gibi güzel şeylerden bahsederken konuyu nerelere getiriverdim yine. ben getirdim yahu, hayatın ne kabahati varsa... neyse, daha fazla uzatmayayım yoksa çin'in nüfus planlamasına kadar uzanabilirim. biliyorsunuz, sündürme potansiyelim yüksektir.

bu arada, makyajım fotoğraftakinden daha sadeydi :)) içiniz çok kararmasın, biraz gülümseyin istedim.

hadin görüşürüz...



16.06.2009

halet-i ruhiye



şu günlerde o kadar bezginim ki, kendimi sayfamızın solundaki yaşlı teyze gibi hissediyorum... (her ne kadar çevreci ve muhtemelen eylemci de olsa, yaşlı, yorgun ve mutsuz bi kadın o. belli ki bu aralar rüyaları da kötü ve sabahları yorgun uyandığı için sokağa çıkarken bile pijamasından ayrılamıyor. tabi bizim böyle bi şansımız yok...)
ama sağındaki naturel arkadaş gibi hissetmeye ihtiyacım var. ıssız bi adada, kaygısız ve giysisiz bütün elektriğimi toprağa akıtmak istiyorum.

tavşanlı terlik bende bi nevi takıntı olduğundan mıdır nedir, giydirdiğim her tipin ayağına bundan bi çift veririm, ıssız adaya giderken yanıma alacağım 3 şey de bu durumda
  1. tavşanlı terlik
  2. 3 adet incir yaprağı (kameraya sırtımı dönmemek kaydıyla)
  3. kocaman ve renkli bi gözlük

olarak sıralanabilir. her sabah ne giysem derdinden bıkan 3,5 milyar kadın gibi ben de bu işi kökten çözmek istiyorum. acilen bi ada bulmam lazım.

bu arada, benim tavşanlı terliğim yok. bi çift garfield var, gözlerinin hemen üstünde uyku maskesi takılı ve pis pis sırıtıyor. kuzuş almıştı doğum günü hediyesi olarak, ben kedileri çok seviyorum ve bu kedinin hain sırıtışı aynı benimkine benziyor diye :) bi çift de filli var, peluşlu pofuduk falan bi şey ama tabanları ince olduğu için çok soğuk zamanlarda içine polar patik takviyesiyle giyiyorum.

ne anlatıyorum ben be? aklıma mukayet olun ey dostlar! ya da biriniz 39 numara tavşanlı terlik alın, çenem kapansın!

varsın dertler üst üste gelsin, kediyim ulen ben, kaç yazar!


bi kedi yavrusunun neşesi bambaşkadır. ne ipini koparan danada, ne otlamaktan dönen annesinin memesine saldıran keçi yavrusunda bulamazsınız benzerini. her yerde, her koşulda ve günün her saatinde onlar için oynayıp vakit geçirilecek bi şey bulmak mümkündür.




dün sabah efkarlı bi şekilde dolmuştan inmiş servisin geleceği caddeye doğru yürürken, bu gördüğünüz vatandaşı çöpten çaldığı bi pet şişe kapağıyla kovalamaca oynarken gördüm. kedi sevenler ya da en azından uzaktan da olsa bi kedinin oyunlarını seyredenler bilir, belini kamburlaştırıp kuyruğunu da ters yöne kıvırarak hoplayıp zıplarlar hedefe doğru ya da bazen hedeften kaçarak :) tek pati havada, suratta alabildiğine şaşkın bi ifade donakalırlar arada... ama çok kısa. sonra yine kovalamaca başlar, ilgisini çeken başka şey bulana kadar.



yumruk büyüklüğündeki bu tüy topu da benim rahmetli ceviz gibi dikkati çabuk dağılan cinstenmiş (eserakıllı derdim ceviz'e, sinek kovalarken bile dikkatini çeken başka bi şeyin peşinden gidip sineği unuturdu ki kediler unutmaz normalde, yakalayana kadar rahat edemezler ama bizim oğlanda yoktu böyle kaygılar) ben çantamdan makineyi çıkarana kadar kapağı unutup bi dükkanın kepenkleri arasından geçiverdi, vitrinde kendi yansımasına miyavladı, orda da iki hopladı zıpladı sonra da oturdu. len fotoğrafını çekicem, bi dön bak işe geç kalıcam servis gidecek, pissssstt pisiiii ulen kedi baksana... yok! k*çını döndü oturdu, baktırabilirsen baktır şimdi. yüzüklerimle demirleri tıkırdattım hafifçe, o zaman döndü bana fakat bu defa da ayaklandı, gitmeye karar verdi. zor çektim fotosunu. bi de arkadan çekilmişi var, buyrun onu da görün. varsa hayırlı bi talip, ev sahibi yapalım kendisini. cinsiyet belirsiz ama huy güzel gibi.



tüm kedi sevenlere selam, sevmeyenler (ayça, sweety saydırmayın adınızı şimdi bana, sessiz sessiz oturun köşenizde) de hafiften alışsın canım artık. bundan sonra bekarım, belki bi kedicik alırım yanıma, gelip gittikçe vızırdamayın, alışın şimdiden. hadin öpenziiiiiii