selçuk erdem miydi, cem yılmaz mı... çıkaramadım şimdi. yıllar var ki karikatür kitabı geçmiyor elime. dergiler de suyunu çıkardığından okumuyorum artık. neyse, böyle bi karikatür vardı işte patron-çalışan arasında geçen konuşmada patron saydırıyor, "şöylesiniz böylesiniz bıdı bıdı... hem kel hem fodiksiniz yani!" diye. öbürü de garibim ezik bi şekilde "fodul efendim" diye düzeltmeye çalışıyor... o zamandan beri fodul yerine fodik derim.
pala bıyıklı ilham perim ilhami "yazsana" diye beni dürtüp duruyor, veriyor ilhamı veriyor ilhamı ama ben de direniyordum. "kafam çok dağınık, yazıcam sapıtıcam. eskiden de saçma yazardım ama en azından komik olurdu, az çok okunacak halim vardı. şimdi hem saçma hem depresif olacak, hem kel hem fodik" dedim, "sen yazmana bak, gerisini karıştırma" dedi, olaya noktayı koydu. serttir ilhami, pek karizmatiktir, kadir inanır yanında halt etmiş yani o kerte... ama çok da tatlıdır, eğlencelidir. sahildeki dondurma var mesela, bizim şarkımız. dün ilhami bana gönderdi, ben de hemen yaydım. boşşşşş-ver al-dır-ma, alır diye kandırma, çok hoşuma gi-di-yorrr sahildeki don-dur-maaaa.... hadeeeeeeee...
şirkette işler iyice karıştı. satış ekibine yeni personel alınacak, geçen haftamın bi kısmını secret cv' ye gelen başvuruları ayıklayıp kartuş tüketip ağaç katlederek geçirdim. okullarda kesinlikle cv hazırlama dersleri olmalı, en azından arkasında dere solunda çalılar varken ufka dalmış pozunu iş başvurusunda kullanmaması gerektiğini akıl edebilecek kadar eğitilseler yeter diye düşünüyorum. hatta fotoğraf vesikalık da olsa kıyafet derin v dekolte askılı, leopar desenli ise bunun da iyi bi başlangıç olmadığını idrak edebilmeli insan. velhasıl çok güldüm başvuruları incelerken. bi yandan da içim yandı. eğer bi değişiklik olmazsa, haftaya pazartesi davayı açıyoruz, bu demektir ki en geç 1 ay içinde tekrar bekarım ve ankara çöplüğünden kaçmak için iş arama telaşım başlayacak, ki başladı zaten. 90 küsür başvurum var, tek dönüş yok. eleme kriterlerinden biri de yaştı, 30 yaş üstü tüm başvuruları yok saydık! 30 yaşındayım, iş arayışındayım... işte hem kel hem fodik olaylar böyle başladı.
dün imalattan 3 kişiyi işten çıkardılar! biri de diğer servisin şöförüydü. güvenlik görevlisi olarak işe başlamış üstüne sabah-akşam servis eklenmiş, sonra depoya, en son imalata geçmişti. adamcağızı oradan oraya dolandırıp dolandırıp en sonunda yolladılar, o kadar üzüldüm ki... diğer ikisi genç daha, onlar yine bi yer bulur girer ama f.. abi 40 yaşında vardır. ne yapacak bu saatten sonra, akşam eşine ne söyledi, evi kira mı, çocukları okuyor mu... offf! hayat bizden ne istiyor allah aşkına?
cuma günü eşimle yazıştık skypedan, akşam konuşalım, 1 hafta kaldı şu dilekçeyi falan yazalım artık dedik. 2 haftadır merhaba ve iyi geceler dışında hiç konuşmamıştık. gece geç gelip odasına çekiliyordu, ben de genelde geç gidip dvd-şarap-kitap grubuna vermiştim kendimi. gün boyu yine heyecan ve gerilim... akşam oldu. çıkarken sordum, yemek yemeyecekmiş. ben de hale uğradım, (ıhlamur, sen okuma buraları) kendime biraz dut bi de iyi pişmişinden kelle aldım. eve girdiğimde daha gelmemişti, ben de oturdum önümde tuz-karabiber-kekik, saldırdım kelleye. 10 dakika falan sonra geldi, baktı benim hemen bitireceğim yok, çıkması gerektiğini söyledi. sinirlendim! bi hışım ellerimi-ağzımı yıkadım, geldim salona oturdum. başladık dilekçemizi yazmaya...
evden gideceğini söyledi. her gece geç gelmesinin sebebi de aynıymış. aynı evde olup da böyle uzak kalmaya, beni her gece böyle görmeye dayanamıyormuş. çok güzel, birbirimize savaş ilan ettiğimizi sanırken bunu duymak bana pek iyi geldi doğrusu! darmadağın oldum o anda, kalana zormuş gerçekten. ben nasıl da hızlı hazırlanıp çıkmıştım evden, şimdi o gideceğini söylüyorken zaman nasıl durdu? kanım dondu mu ne, ellerim soğuk ve titriyor... kalbim donmuş kanımı itmeye çalıştığı için mi bu kadar hızlı atıyor? boğazımdaki yumru da nereden çıktı şimdi? zaten boşanıyoruz demedik mi, zaten gitmeyecek mi, gitmeyecek miyim, neden şimdi bu bedenimdeki karmaşa?
yazdık, dilekçemizi ve protokolümüzü. yazarken konuştuk. çok önce yapılması gereken konuşmalardı bunlar. geç kalmışlığın acısını hiç bu kadar güçlü duymamıştım. bundan birkaç ay önce açsaydık sıkıntılarımızı... bu boyuta gelmeden çözülürdü belki de... sonra toparlandı gitti. benden kaçtığını söyledi. benden kaçmak için afganistan'a gidip hayatını harcayacak! geri dönmekten korkar gibi hızla çıktı evden, dönüp bakmadan. biliyorum ki giderken gözleri dolu, benimkiler gibi. kapının eşiğine oturup ağladım!
gecenin kalanını nasıl geçirdiğimi hatırlamıyorum. sabah evlilik kurtarma koçum aradı, cuma akşamı geleceğini biliyordu, nasıl geçtiğini sordu. anlatırken yine ağlamaya başladım. koçum da hemen telefonu kapatmamı ve onu aramamı, aynı kendisine anlattığım gibi ona da anlatmamı söyleyip araya umutlandırıcı cümleler sıkıştırdı. aradım! kendime hala inanamıyorum. aradım, ağlayarak. beni taş bilir herkes, yakınlarım dışında kimseye göstermem pek. (tabi yaş ilerledikçe insan duygusallaşıyor, artık buralardan size de anlatıyorum, kusuruma bakmayın) hele de kadın-erkek meselelerinde asla taviz vermem, burnum düşse eğilip almam diyeyim. evlendikten sonra işler değişti tabi, gözlerimi kocaman kocaman açarak hayatta yapmam demişliğim olan pek çok şey yaptım. bu da son numaram! onca tavizin üstüne, şimdi de yaş sümük arayıp "konuşmamız gerek, gel" diyorum. telefonda anlatamıyorum çünkü abisi ve diğer iki zararlıyla arabaya doluşmuş giderlerken "içim santim santim kesiliyor..." dersem nasıl bir cevap alacağımı bilmiyorum. sadece "gel..." diyebiliyorum. aklımda birbirine ters binlerce fikir savaş alanında, kılıçlarını çekmiş bakışıyorlar. düzeltme ekseninde seyredenler meydana sonradan gelmiş. sun-tzu der ki savaş alanına erken gelip bayırın üst kısmına yerleşen taraf kazanır, bir sel olur akar aşağı ve düşmanlarını alaşağı eder, geçer üstlerinden. ayrılıkçı fikirler çoktan aktı aşağı, çoktan sürüklediler beni evden dışarı... ama yine de çareler arıyorum, barışmanın yollarını düşünüyorum. kafamda eğer...ler keşke...lere karşı, çarpışan metallerin sesini duyar gibiyim. eğer bu gürültü onlardan gelmiyorsa camları açık unutmuşum ve mahallenin haylaz bebeleri bizim arka bahçeye doluşmuş demektir. ya da deliriyorum...
gelse, bi otursa karşıma... söze nasıl başlayacağımı bile bilmiyorum. yapılması gerekenler var ama, bunları kesin anlatmalıyım. biz yapamadık, sevgimiz yetmedi madem sorunları çözmeye, kalk uzman yardımı alalım demek lazım. sen beni didiklemekten vazgeç, ben de seni hayatımın dışında tutmayayım, sen maillerimi karıştırmaya çalışma ben sana o gün benim için önemli neler olduğunu anlatayım, ama bunları konuşarak yapamadık, gel gidelim bize bi orta yol göstersinler diye de eklemeli mutlaka. çünkü bu laflarla yürümedi bizim gemimiz, battık. destek şart, onu bana beni ona yaklaştıracak, ikimizden birinin dayatmasına değil tam ortaya getirecek bi yol lazım... gelse...
gelmedi o gece. otobüs bulamamış, pazara kaldı. sabaha kadar uyumadım. sağolsun kuzuş geldi gündüz, konuştuk biraz. kulağımı çekti, hop dedin evlendin hop dedin boşanıyorsun, çocuk değiliz artık bu işlere bu kadar çabuk karar verilmez diye. epey konuştuk, sonra kalktı, istanbul'dan bi arkadaşı gelmiş, akşam da iş arkadaşlarıyla dışarı çıkacakmış, beni de çağırdı gelmezse gel diye. gitmedim. kimsenin tadı kaçmasın istedim, oturdum evde.
sabaha kadar uyumadım. iş başvurularımın çoğunu o gece yaptım, saçma sapan ilanlara bile. kızdım kendime, hani güçlüydüm ulan ben? ne şimdi bu hal? hani bu adam beni canımdan bezdirmişti 1 senede, ne şimdi bu? diyen seslerle düzelmeyeceğini şans vermeden bilemezsin, denemek zorundasın diyenler karıştırdı gene ortalığı. düzelme cephesi baskın çıktı, onun gibi birini bi daha bulamam başkasını böyle sevemem diye geldin, şimdi 5 senem diye miyavlayıp duruyorsun, sonra ah ömrüm diye cızırdarsan ne olacak diye eklemeyi akıl ettiği için. gerçi bu en başta ayrılıkçı akımın fikriydi, zaten yaşın 30 bu böyle gitmez daha ne duruyorsun diye başlatmışlardı isyanı... allahım neler anlatıyorum ben? akıllı insanın düşüneceği şey mi bunlar?
pazar... of ki off! defterle çıktım yine, yazdım. ekleyeyim buraya.
***
günlerden 21 haziran, mekan bildik mekan, masa aynı, defter aynı. kalem farklı, kadeh farklı, şarap soğuk bu defa.
21 haziran. en uzun gün. en uzun gündüz. geçer mi bugün? biter mi? s.. babamı aradım, babalar gününü kutlamak için. konuşamadık. ben özür dileyip dilim döndüğünce helalleşmeye çalışırken ağladık ikimiz de. nasıl öderim onun hakkını, nasıl kapanır şimdi oğluyla açtığımız yaralar? ona baktıkça oğlunu görürdüm gülüşünde, yaşlandıkça babasına ne kadar benzeyeceğini hayal etmek nasıl da hoşuma giderdi. gözlerinin içi gülerdi konuşurken, yüzü parlardı. kendi babamdan daha içten "kızımm" derdi bana. şimdi bitiyor. sadece eşimi değil, ailesini de kaybediyorum. hepsini o kadar özleyeceğim ki, kelimelere sığmıyor içimdekiler. karma karışık bir hüzün bu, yaz sıcağı gibi yapış yapış sarıyor her yerimi. ellerimi yıkasam, yıkasam, kanatana kadar ovuştursam çıkar mı? yok!
dışarıdan ne kolay bu işler. birinin düğününe gitmek, birinin boşandığını duyup hayırlısı olsun demek ne kadar kolay. yaşamak öyle mi? evlenirken bir telaş, evlilik süresince üst üste sıkıntılar, tek bir kelimeyle ayrılıveren iki hayat... içinde olana ne kadar zormuş meğer. hele de böyle hiç uğruna biterken, yüreğini paramparça ederken dışarıya sezdirmemek için yalanlar söylemek, duvar gibi durabilmek, yerli yersiz anlarda dökülüveren gözyaşlarını kimseler görmeden silip gözlerinin kızarmamış olması için dua etmek...
bir yalanı yaşamak için omuzları güçlü olmalı insanın, hatta tüm bedeni. taşıması her geçen gün daha zorlaşan ağır bir yük bu. 1 ay sonra yazışmalarımı nasıl imzalayacağımı bilerek içimin içimi yemesi, kimlerin haddi olmayarak bu ayrılığı yorumlamaya kalkacağı düşüncesi, en kötüsü de kendi ailemi kandırmak! onun babası ağladı, benim babam ne yapacak? ağlayacak mı yıllar önce baba-kız dertleşme gecesi yaptığımızdaki gibi? yoksa hayatım boyunca her çatışmamızda olduğu gibi bas bas bağıracak mı? nasıl itiraz edebilirim ki ona? haksızsın diyebilir miyim haklı olduğunu bile bile?
kitabım bitti. lehimci hüsnü öldürdü tabakçıoğlu'nu. bıçakladı, hem de defalarca. tüm kasabanın intikamını aldı bilmeden, kendi kayıplarının haklı öfkesiyle.
akşama az kaldı, saat 19:10. 1 saate kalmaz eve gelir. ne yapacak gelince? beni dinleyecek mi son defa? tekrar deneyecek miyiz yoksa ortak hayatımıza bir son vermeden önce son sözlerimiz mi olacak konuşulan birkaç kelime? dinlemezse beni? artık çok geç derse? ne yaparım o zaman? kulaklarını tıkayıp bıçaklarsa beni ne yaparım? içimde 2 haftadır kesilen yaralara bir de kendi sağır bıçağını çalarsa son gücüyle, ne yaparım kanamaktan başka?..
***
ve pazar akşamı... hatta pazartesi de diyeyim, özet olsun, aynı konuları tekrar tekrar açtık çünkü. geldi. konuştuk, ağladık. binlerce yanlış anlama çıktı, ne salakmışız ikimiz de... ben zaten allahın negatifi, en ufak pürüzde sapıtan zihniyet o üstüme geldikçe iyice kendimi kaybetmişim. o da farkında nerelerde hata yaptığının. ben de. çok konuştuk, çok ağladık... saatlerce. hatta arada ufak bi nefessizlik atağı geçti, sanırım son günlerde saldırdığım sigaralar işbaşındalar.
sonuç? bikaç paragraf önce de söylemiştim, geç kalmışlığın acısını hiç bu kadar güçlü duymamıştım...
