
11.12.2009
yard. doç.

9.12.2009
bu da böyle bi anı
bu sokağın sonu benim okulum. soldaki 2. apartmanda bizim leylek'le eşi ikamet etmekte şimdilerde. sağda görülen çizgilide de leylek beyimiz'in ailesi. bi sene yılbaşında ev partisi yapacağız, yavaş yavaş toplaştık sokakta. bekliyoruz bekliyoruz leylek yok, gittik zillerini çaldık. babası balkona çıktı, ev en üst katta bu arada. biz de aşağıdan sesleniyoruz,
- hadi leylek, nerde kaldın?
- ben leylek değilim, daha gelmedi eve.
- ya hacı bi saçmalama, hadi in.
- ben leylek değilim!
- başlatma şimdi, hava soğuk donuyoruz çabuk in be!
- ben leylek değilim, babasıyım.
- hee, tabi tabi...
- vallahi değilim, daha gelmedi eve...
biz böyle epey bi inatlaştık. leylek, ya da hacı leylek, incecik ve upuzun, hafif kepçe kulaklı, sürekli gülen, kemal sunal'ın tüm filmlerindeki repliklerini ezberden okuyan bi arkadaştı. bigün, rüzgarlı havalarda cebinde zippo taşı da uçup gitme, esprileri canına tak edince doktora gitmiş. kan tahlilleri vs vs. doktor almış bunu karşısına, ardı ardına sorular sormaya başlamış. leylek 3.5 atıyor, kesin çok ciddi bi şey var! neyse, doktor her konuyu didiklemiş, en son ailede onun fiziksel özelliklerine sahip başka biri olup olmadığını sorup, babam da benim gibi, cevabını alınca da, ... git lan, senin bi şeyin yok, genlerin böyle! diyerek kovmuş.
velhasıl, leylek babasının kopyasıydı. balkondaki de gerçekten babasıymış! bunu da geç kalan başka bi arkadaş gelip balkona bakıp, bilmemkim amca iyi akşamlar, nasılsınız, dediğinde anladık! ama onlar aynı mahallede büyümüş, kıçları bezli günlerden beri arkadaşlardı. bizim tanışıklık süremiz kısaysa, babasını da hep uzaktan gördüysek ve hiç konuşmadıysak ne yapalım yani?
hey gidi... zaman ne çabuk geçiyor be!
bi feastirin gidin ya!


5.12.2009
tövbe tövbeeeeee!..
efendim, başta da dediğim gibi bunlar salak biraz. kooooskoca kıtada yayılmışlar zaten bi taraftan garibim küba'ya it muamelesi yapıyolar, bi taraftan tüm pis işleri meksikalılar'ın üstüne atıyolar, bi taraftan aksanları biraz bozuk diye kanadalılar'la dalga geçiyolar. hayır sanki teksas'ta herkes ingiliz aksanıyla konuşuyo da biz bilmiyoruz, önce bi kendi dötünüze bakın sonra sağa sola çamur atın kardeşim! neyse, bu münasebetsizler komşularına onca kötü muamele ettikleri yetmez gibi, sanki ellerinde koca araziler yok gibi acaip yerlere ev yapmalarıyla da, yerleşim merkezlerinde başlarına gelen ürkünçlüklerle de meşhurlar.
bunların metropollerine bi bakın, istanbul'dan beter çarpık kentleşme elbette ki yoktur ama her büyük şehirde mutlaka 3-5 seri katil vardır. sarışın ya da esmer, striptizci ya da ilkokul öğretmeni, uzun bacaklı ya da baştan ayağa toplam 150 cm olun farketmez, illa bi katilin hedef grubuna girersiniz. metropolde yaşıyorsanız bigün öleceksiniz, kaçış yok. tamam, hiçbirimize kaçış yok, zincirlikuyu'nun kapısında bile yazıyo da, burda mevzubahis olan hunharca katledilmek efendim, şöyle kör bıçakla doğramalı, ne bileyim etlerinizi cımbızla yolmalı falan... neyse, iğrençleşmeyelim.
totosu kıymetli bi kısım uyanık banliyö diye bi yapılanma icat etmiş. aferim, en azından deniyolar şanslarını. bakın bu banliyö işini bulan çocuklar yarın öbür gün lost adasına düşseler hiçbiri ölmez ha, o kadar uyanıklar. ama bilmedikleri bi tek şey var (çünkü türk değiller) o da suyun uyuyacağı ama düşmanın asla! katil dediğin; psikolojisi son derece bozuk, likit bi yaşam formu. girdiği her kaba cuk diye uyum sağlıyor. yeri geliyor yoldan geçmekte olan mutlu tatilcileri çeviren otoban polisi oluyor, yeri geliyor kamyoncu lokantasında servis yapan fıstık garsonun tek gözü şaşı aşçı babası. haliyle bu lokantada servis yapılan etler de... neyse, iğrençleşmeyelim.
kamplar var mesela, karavan parkları falan. woodstock'tan kalma kafası dumanlı amcalarla; bi dönemin fena halde özgür, güzel ve azgın şimdinin memeler göbeğe inmiş ama göbek ısrarla açıkta gezen teyzeleri buralarda ikamet ediyorlar. hani doğayla iç içe, evrensel barış falan ayakları. e tabi amerika dediğin kapitalizmin, efendime söyleyeyim, sapına kadar sanayileşmenin, büyük seçim menülerin cenneti. hal böyle olunca, bu nesli tükenmekte olan hippilerin bebeleri de toplumun geneline adaptasyon engelli bunalım gençler oluyolar, çekiyolar esrarı, içiyolar birayı hadi hoop geceyarısı ağaçlara adam asmaca, yok yatağın altından balta çıkarıp bacak kesmece... neyse, iğrençleşmeyelim.
sonra dağ evleri var, amerikan sosyetiklerinin fanfini finfon mekanları olarak tanınır. işadamı istediği zaman alır yanına kırmızı rujlu platin sarı sekreterini, misket oynamaya gider. haftasonu oynar, bi iyi yorulurlar. iki güncük kaçamakta başlarına gelen en kötü şey aşırı şampanya tüketimine endeksli olarak 1 yılda yavaş yavaş ölecek beyin hücresinin zayiat hızının 48 saate inmesi ve belki defolu prezervatife bağlayacağımız istenmeyen gebeliklerdir. ama ne zaman ki aileyi toplar, torun torba gider noel kutlamaya... sıçtın amca! 5 sene önce satınalıp parçalayarak sattığın rakip şirketin, intihar eden merhum patronunun torunu, meğer senin yosma sekreter değil miymiş! senin dağ evinin inciğini cinciğini öğrenmek için numara yapmış, şimdi bütün çıkışları kapatıp seni ve 7 soyunu benzin döküp üstüne de zippo fırlatıp cayır cayır yakacak, altına patates sokup közlenen patateslerle kumpir... neyse, iğrençleşmeyelim.

3.12.2009
17 kasım'da başladığım taslağı bitirip yayınlama gayretim
Gerçek anlamıyla tam bir ayrıntı ustası olan, şair Sunay Akın anlatırken güldürür. Düşünce kapısını gülümseme anahtarıyla açar beyinlerde… Şaşırtmayı, yaşama bambaşka bir pencereden de bakılacağının altını çizmeyi çok sever.

sunay akın'a gidişimi abimin bunaklığına borçluyum. eşinin rutin kontrolü için antalya'ya gidecekleri haftasonunu unutup bilet almışlar, bu sayede 2 saatlik o bilgi bombardımanı keyfi de bana ve dozzy'ye kaldı, pek de güzel oldu.

şu yukarıda gördüğünüz emektar singer'le, meloş sultan harikalar yaratırdı. ben de onu izledikçe özenirdim terziliğe. bi gün oynarken sağ elimin başparmağını dikmemle, bu zararlı hevesten son sürat uzaklaştım!
ve karanlık oda maceralarıııımm! üstte görülen karede ilk leşlerim birarada, hatıra pozu vermekteler. 3000 yıllık zenith'le çekilen 400 asa ilford hp5 filmden geriye kalan kabuk kısmının hemen altında, yıkanmış, kurutulmuş ve kesilerek negatif dosyası içinde olaya dahil edilen filmler görülmekte. baskıyla başım belada, haftada 2 akşam 2şer saatim derneğin karanlık odasında geçiyor ama daha sadece 2 kare bastım. test al, olmamış, biraz daha pozlayalım, sen en iyisi bi test daha al, tamam iyi bunu bas. hmm, kontrastı düşürelim, sen 4.5luk filtre takıp bi test daha al...
bakmayın şikayet ettiğime, o huysuzluk kanımda var. hayatımın en keyifli uğraşlarından biri oldu karanlık oda. az bi şey yetenekli olsam o kadar test almama da gerek olmaz ama zenith'in pozometresi bozuk olduğu için ışık ölçümlerimden hayır göremedim ve yaradana sığınıp tahmini ayarlarla çektim durdum. şimdi basarken adam etmeye çalıştığım için bu kadar testli dertli oluyor, ama beyaz kartı dektol küvetine atıp sallamaya başladığımda, yavaş yavaş beliren görüntüleri izlemek eşsiz bi zevk!
üşenmeyip bi fotoğrafçıya uğrasam, filmleri cdye taratıp gelicem, buraya da koyucam ama... biliyorsunuz işte, bünye meselesi hep. zaten nikon'la çekilenler var daha beklemede. allahım, hadi beni yarattın da, tembel hayvanları neden yarattın!!!
