oynak sülalenin fingirdek gelini 25/5/2009 · Kategori: hayatımdan haftalardır süren tadilat ve eşzamanlı temizlik faaliyetlerinden muzdarip, bunaltıdan kafayı yeme sınırına gelmiş, gucacığıma bile "ben çok kötüyüm, burdan uzaklaşmam lazım, bi seyahate ihtiyacım var!" demeyi başarmıştım. gucacığım da sağolsun, ben seni düğüne götürücem, demek suretiyle sinir harbi çorbama iki çimdik tuz atıvermişti. meğer beni düşündüğümden de iyi tanımış, çözmüş. bunca zaman hakkını yemişim zavallımın. huzurlarınızda her ne kadar hiçbir zaman haberi olmayacak da olsa, kendisinden özür diliyorum. en iyisi akşam süpriz bi şeyler yapayım, şöyle tatlı falan... evet, gucacığımın kuzeninin kuzeni cts akşamı bi b*k yedi ve evli salakların arasına katıldı. biz de davetliler arasında yerimizi aldık. jeneratör ve elti yaşam formu eşliğinde, elbette ki küçük zararlı da yanımızda olduğundan başta epey keyifsiz ve ziyadesiyle de suratsızdım. sonra gucacığımın amcası ve evlenen kızcağızın kuzenleri olan kuzenleriyle aynı masaya oturup kaynatmaya başladık, hafiften neşelendim. keyfimin tam anlamıyla yerine gelmesi için ilk dubleden bi yudum almak üzere kaldırıp dudaklarıma yaklaştırdığım rakı kadehinden gelen o peri masallarına yakışır kokunun burun deliklerimi hafifçe okşaması yetti bile. bunca zamanlık hukukumuz var, gucamlan ilk defa rakı içtik. aslında ona alkol yasak, biraz alerjisi epey de karaciğer sorunu var. sağlığına zararlı diye ona içirmezken gözünün önünde içip s*çmak da içimden gelmiyor. bu nedenle alkol tüketimim ciddi anlamda düştü, hatta 1 şişe şarabı ikimiz beraber 1 ayda falan ancak bitiriyoruz. ben bu durumun eski sünger bünyem üzerinde telafisi olanaksız performans düşüşü yaratarak 1 kadeh rakıda maymun olmama sebebiyet vereceğini, akabinde eşe dosta rezil olacağımı falan sanarak üzülmekte idim. çok şükür diş çıkarmaya başladığımda ağrıyan yerlerime rakılı pamuk koyarak beni bugünlere hazırlayan aile büyüklerimin emeklerinin karşılığını en iyi şekilde verdim, alnım ak yanaklarım hafif pembe eve döndüm.
pop müziğin rezil son dönem örneklerinden halis muhlis memleket havalarına geçtiğimizde, gucam beni elimden tuttuğu gibi piste sürükledi. "ne oturup duruyosun be, ben seni buraya kurtlarını dök de yüzün gülsün diye getirdim" diyerek karşımda oynamaya başladı. yürümeden göbek atmaya başlamış bi kadına bu söylenir mi leyn!? ben de başladım allah ne verdiyse... arada oturup rakımızı yudumlayıp mezeleri tırtıklamaya, amcayla yengeyle kikirdeşmeye masaya döndük ama düğünün büyük kısmını pistte geçirdik.
arkadaşlar, utanarak söylüyorum, benim derdim seyahat değilmiş, değişiklikmiş. bundan sonra her yolculuğum geldi krizinde düğün düğün gezerek olayı bire bir ikame edip edemeyeceğimi bilimsel platformda inceleyip, elde ettiğim verileri sizlerle paylaşacağım.
salgılanan endorfin neticesinde, yüzümün her bir kası, o kadar mutlu ve beni mutlu eden gucacığıma o kadar aşık bir hal aldı ki, "bunların hepsi benim akrabam len, uslu dur, fingirdeme :)" diye uyarı aldım. tabi dinlemedim :)
türk usulü düğün dediğin göbek de attırır, halay da çektirir, yanak yanağa dans da ettirir. nefesim yetmediğinden halaylara katılamadım (boşnak halayı hariç, damat havası derler, mehteran takımı gibi 2 ileri 1 geri pek neşeli hoş müzikli bi oyundur, temposu bizimkilerden daha düşük olduğundan ona katıldım. kuzenimin düğününde eşi boşnak göçmeni olduğu için defalarca çalmıştı da ben kalkmamıştım, içime dert olmuş tevekkeli... attık çok şükür) ama bol bol oynadım ve gucacığımla dans ettim. anladım ki, beni çıldırtsa da, huyumu suyumu değiştirmeye de çalışsa, bu yüzden arkasından gizli işler çevirmek zorunda da kalsam, onun için kendimi ait hissettiğim tek şehri terk etmiş de olsam, ara sıra boğazını sıkmak ya da uykusunda yüzüne yastık basmak falan da istesem ben bu adama hala ilk günkü gibi aşığım! hem de sırılsıklam, hem de salak gibi sırıttıracak kadar. gucacığımmmmmmm, iyi ki varsın len!
düğünden notlar:
- küçük bi kokteyl olacak sanıyorduk, bildiğimiz soğuk tabaklı ara sıcaklı ana yemekli düğün çıktı, evde atıştırıp çıkmıştık vallahi zor yedik.
- gecenin tek kot pantolonlu kadınıydım.
- gucacığımın en küçük kuzeni okulunda kolbastı şampiyonu olmuş, bize de küçük bi gösteri yaptı. allahım bu ne biçim bi şey ya?
- sarhoş yaşlı amcalar ortada tepinirken pistten çok hızlı uzaklaşmak lazımmış ancak üzerinizde pofuduk bi gelinlik varken bunu gerçekleştiremeyebilirmişsiniz.
- ortaya gelen pasta beyazdı, servis yapılan kakaolu pasta çıktı, ne ayak? anlamadık...
- düğün dernek işlerini oldum bittim sevmem ama bunda çok eğlendim. demek ki cidden kötü haldeymişim.
nasıl evde kalamadım, part III: bekarlığımın en güzel dönemi (ne de olsa son dönemi) 26/5/2009 · Kategori: hayatımdan çanakkale geçilmedikten kısa süre sonra sektör değiştirdim. daha önce de bahsetmiştim, buraya tıkılmadan önceki sevgili meşhur bol gezmeli son işim hani, işte o caaaanım işim benim bi nevi kocam olmuştu. satış ekibindeki tek hatun kişi olarak, tüm şirketin ve türkiye genelindeki bayilerimizin potansiyel geliniydim ve gereksiz çöp çatmalara karşı gülerek savuşturma taktikleriyle günlerimi geçirip gidiyordum. çaycımız n.. abla sağolsun beni şirketin yeni ofisini kıskanılacak hale getiren iç mimarla evlendirmeyi planlıyordu bi ara. neyse ki devamlı yollardaydım, olaydan habersiz zavallı damat namzetiyle hiç karşılaşmadık. ama herkesin ağzında aynı cümle vardı "buraya gelenin kısmeti açılır, 1 seneye kalmaz evlenirsin. bizim şirket çok uğurludur" ve cevabım da hiç değişmiyordu, ya gidin işinize... hayır bi de şu var, o kadar uğurluysa sayısalı tutturayım abi, ya da milli piyango yılbaşı çekilişini. işe yeni başladığım dönem yılbaşına yakındı, sirkecideki nimet abladan sıra bile bekleyip bi çeyrek almıştım. eski kötü kadının uğuru da bu kadar olur işte, bi b*k çıkmamıştı!
neyse, evlilik iyi bi şey olsa boşanma icat edilmezdi, diyerek evlenme meraklılarını kendi cepheme çekmeye çalıştım. madem bana karşı bi hareket vardı, ben de kendi cephemi oluşturmalı ve asker toplamalıydım. gerçi yaptığım iş evlilik için çok uygundu. ne dedim ben ya? dur bi toparlayayım, demek istediğim şu ki, yaptığım iş tam da evli insanlara göre bi işti. evet, bunu demek istedim. bi düşünün şimdi, evlilikler neden bitiyor? alkolik kocalar, dayakçı kocalar, eşlerden birinin ya da bazen ikisinin ailesinin eve müdaheleleri vs yi saymazsak, monotonlaşan ilişkiden sıkılan taraflar arasında zamanla aldatmadan tutun da geçimsizliğe kadar şimdi aklıma gelmeyen daha bin türlü sorunlar başlıyor. yalan mı, itirazı olan var mı? ee, ben devamlı seyahatteyim, her ay en az 2 hafta, sezonda 21 günlük rekorum var. ne ara görücem kocayı? görmediğin adamı özlersin, o da seni özler. eve dönüşün taze sevgililerin ilk randevuları gibi olur, bakarsın saçını değiştirmiş, ne bileyim yeni parfüm almış, kilo vermiş... düşünsenize o heyecanı, sarılıp öpüşmeler, kikirdeşmeler falan... eskir mi bu evlilik? sıkılır mı insan? ben her iki soruya da hayır diyorum, aksini düşünmek keyfinize kalmış...
şimdi bunu yazarken düşünüyorum da, bu iş evliliğe uygun diye düşündüğüme göre farkında olmadan evlilik konusunu düşünmüşüm demek ki. eh yani, 200 küsür kişilik şirket, bunlardan aileleriyle falan da görüştüklerim, bir o kadar bayi... dır dır dır bi şekilde yer etmiş demek ki... bu evli insan psikolojisini 1 senedir evli olmama rağmen hala çözemedim. nedir yani çevrendeki herkes evlenince eline ne geçecek? ya bunların hepsi zındık, yemedikleri b*k çevirmedikleri halt kalmamış, 7 çifti everip cennette 2+1 ufak bi daireyi bari garantileyelim diyolar, ya da evlilik hakkaten süper bi şey de ben daha farkına varamadığım için onlarla aynı manyakça bekar soykırımı güdülerini taşımıyorum... du bakalım, zamanla çözülür elbet...
bi kere de şirketten bi arkadaşa yemeğe gitmiştim, annesi oturttu beni mutfağa verdi elime kahveyi, yaktık sigaraları, başladık sohbete. aaaa bi baktım ne zaman evleneceksin diyor! "ev arkadaşım var, ayda şu kadar geziyorum, bak akşam işten çıktım canım istedi buraya geldim, burdan çıkarım ister eve geçerim ister boğaza iner denizi seyrederim, cebimde bu kadar para var, araba var, şu var bu var ne yapayım ben kocayı" demiştim de çok gülmüştü, valla iyiymiş senin kocaya ihtiyacın yok ne gereği var rahatını kaçırma sen böyle devam et, diye. arkadaşım olacak hıyar da kızkardeşlerine kötü örnek oluyorum diye kızmıştı bana. olsun, annenden onayı aldım ya, naaberrrr? selamlar teyzecim, öpüyorum.
yolculuğu oldum bittim sevmişimdir. kullanan ben olduğum zaman araba da tutmuyor, 3 günlük yola 5 çift çorap 6 tane don alma huyum sayesinde arada programda sapmalar olup turum uzasa da hiç sıkıntım olmadı. bu dönem boyunca tek derdim uzun yol gezgini olmamın ailemde uyandırdığı endişeydi. telefon çalar mesela, yoldayım
- efendim aney?
- canım, nasılsın? napıyosun?
- iyi noolsun, yoldayım. sen napıyosun, babam nasıl?
- yol mu? nereye gidiyosun gene?
- antep' ten çıktım şimdi, eve dönüyorum. siz nasılsınız?
- ayyy.... üfff...
- ne var ya?
- gidince ara bari, merak etmeyelim
- anne ya, gece 2'de ancak evde olurum
- dursan bi yerde, akşam akşam ne işin var yollarda
- ya bi şey olmaz, hadi hadi. siz napıyosunuz iyi misiniz?
- kızım yat dinlen, sabah erken kalk git işte- ya anne ben gece iyiyim, gündüz uzun yolda uykum geliyo, bıraksana sen ya gidiyorum işte
- neeee! uykun mu geliyo?!!! ayyy..................................
bi kere de cevap ver be kadın, biz de iyiyiz de, yok, anca telaşe... bu arada, anneanne cephesiden de yoğun baskı var. antalya taraflarına gittikçe arada ısparta'ya uğrayıp süpriz yapıyorum, önce bi seviniyo, yarım saat kadar sonra başlıyo tabi; kız başına yollarda ne işin var, bak k.. nın kızı okula başlayacak, dünya gözüyle bi mürüvvetini göremeyecek miyim, bıdı bıdı...
bu arada, evli insanın ideal mesleği olan uzun yol sürücülüğü, bekarlar için daha doğrusu ikametinin olduğu yerde bi de sevgilisi olsun isteyen bekarlar için çok uygun değilmiş. ya da pembe yanaklı 16lık kız çocuğu gibi nazlı herfileri bi şekilde kendime çekmişim ve benim sektörümdeki kadınlar onlara uygun değilmiş... sadece sektörüm değil, ben de onlara uygun değilim. sevmem nazlı adam, çekemem. ne o habire pışpış isteyecek, zart desem alınacak zurt desem küsecek, devamlı diken üstünde olacağım bi ilişki... hiç gereği yok. ben gerekirse yalnız kalır çok canım sıkıldı mı kendi kendimi pışpışlarım "sen süper bi insansın, altın kalplisin, gülüşün melekleri kıskandıracak kadar güzel, eğlencelisin, hayat dolusun, saçların şahane, sesin bülbüllerde yok..." hah hayyyy yalandan kim ölmüş be :)))
şuursuz ebeveynlerrrr, bu isimlerin vebali boynunuzdaaaaa 27/5/2009 · Kategori: iki lafın belini kıralım, neşemizi bulalım nedir bu ya? nasıl bi zihniyet oğluna DİLBER ismini koyar ki? hayır hiç mi utanmaz insan, dilbeeeeeerrr göster amcaya pipiniiiiii derken? pipiyi olur olmaz yerde açıp alkış almaktan zaten dilber'in psikolojisi haşat olacak, o açıp durduğunu dünyayı yönetmeye yarayan çok kıymetli çok özel bi şey sanacak, egosu şişecek de şişecek... halbuki kan dolaşımının dengesini bozup beyni oksijensiz bırakan, öyle eşsiz benzersiz de olmayan doğanın tavşandan sincapa kadar her erkek canlıya verdiği bi organ işte... dilber yarın öbür gün büyüyecek, kadının biri çıkacak karşısına, tutacak dilber'i o organından istediği gibi çekip çevirecek... ya şunu bi düşünün dilber askere gidecek, ne olacak? ER DİLBER!!! o zaman koğuşaki arkadaşları "dilbeeeeeeeerrrr, ver bakalım bi alt dudaaakk" demez mi? askerden 3-5 küçük kazayla dönüp iş aramaya başlasın şimdi, mesela kasap olmak istesin dilber, eli satırlı kolları kıllı, önlüğü kan içinde, öbür elinde kuzu butuyla karşınıza dikilip buta da şap şap vurarak "kaç kilo lazım aplaa?" diyen bir dilber düşünebiliyor musunuz? ah dilber ahh, kuyruğun varken kazandığın yarış hayatındaki tek başarı olacak, sen doğup da o adı aldığın günden beri kaybetmeye mahkumsun...
bi düşündüm de, yargısız infaz yapmayayım dedim, çok ayıp olur. belki ebeveynlerin değil nüfus memurunun hatasıdır. ne bileyim, bi kız bi oğlan ikiz bebekler doğar, baba elinde doğum kağıtları nüfus müdürlüğüne gider, orda yaşanan bi karışıklık neticesinde kızın adı vakkas, oğlanınki dilber olur. olamaz mı? bu memlekette hiç mi yaşanmadı böyle şeyler :)))
bugün doğanlara ne isim koyalım?
- kız olursa beyhude, ileride gereksiz hevesler peşinde koşup hayatını ziyan etmesin diye
- oğlan olursa kadir, onu abuk sabuk isimlerden koruduğum için kadrimi kıymetimi bilsin bana hayır duası etsin diye
akşama ne yemek yapalım?
- ızgara istavrit, beynimiz çalışsın da düzgün evlat yetiştirelim diye
- sarımsak soslu roka salatası, yanına iyi gider diye
- 1 duble rakı, hafta içi fazlası ertesi güne zarar diye
nasıl evde kalamadım, part IV: gözün körola bill gates! 27/5/2009 · Kategori: hayatımdan dünya önce bi gaz kütlesiydi, sonra döndü sıkıştı soğudu falan, buraları hepimiz az çok biliyoruz. sonra da malumunuz internet denen nane peyda oldu. zaman hızla aktı başımıza feysbok belası çıktı. her allahın günü zibilyon tane mail, arkadaşınız falanca sizi davet ediyor cart curt. 750. mailden sonra tamam ulen dedim ve üye oldum. sonra da epey hoşuma gitti, vampirlere sardırmıştım bi ara, dünya sıralamasında üstlerdeydim, her gün saçma sapan oyunlar vs... ne yapayım, yoldayım, geceleri yalnızım, her şehirde yapacak şeyi olmuyor insanın. kitap oku, dvd izle, lost izle... ee, gece uzun, hadi feysbok hadi msn. bi gün okulun grubunda kim var kim yok bakarken bizim sınıftan bi kızı gördüm, o günlerde çok muhabbetimiz yoktu ama sevindim yine de, mesaj gönderdim, sonra ekledik birbirimizi. aradan kaç sene geçmiş, biraz kakara kikiri, bol bol hatıra paylaşımı... şimdi yazarken yine gülümsedim, ne garip ya, yaşarken bir an önce bitsin istediğimiz, lanetler ettiğimiz şeyleri şimdi gülümseyerek, hem de zamanında aynı sınıfın havası dışında hiçbir şey paylaşmadığımız biriyle hatırlamak saçma değil mi? insan olmanın bi parçası da saçmalama hakkımızın her daim mahfuz oluşu galiba. insan olmayı seviyorum :)
neyse, bu arkadaşım g.. nin listesinde tanıdık sima ararken, lise bittikten sonra hiç görüşmediğim, okul zamanı da yine öyle pek alakamız olmayan ama sevdiğim bi vatandaşa rastladım. sevimli, güleç, akıllı, edepli usturuplu bi çocuktu. evet arkadaşlar, bu vatandaş mini mini orta 1 bebesi olduğumuz günlerden beri tanıdığım kocacığımın ta kendisi :) onu gördüğüme de ilginç bi şekilde çok sevindim. bilmiyorum, belki de içimde bi yerde benim henüz varlığını keşfedemediğim, röntgende ultrasonda falan da görünmeyen bi 6. his organı vardı ve o organ bu adamın benim yarım olacağını biliyordu... ona da mesaj gönderdim, akşama cevap geldi. sonra 12 yaş hallerimizden bugün yaşadıklarımıza ıcık cıcık her şeyi geceler boyu konuştuk. o sıralar abisinde kalıyordu, liseden sonra terk-i diyar eylemiş ama birkaç ay önce iş için dönmüştü. işi yoğun, kafası doluydu. benim bu suluzırtlak hallerim ona neşe verip yüzünü güldürür oldu, onun mahçup iltifatlarıyla muzip halleri de beni elbette.
o aralar jeneratörün evinde internet yoktu, bizimki de kablosuz bağlantı yakalamış kaçak giriyordu. bazen konuşmanın en tatlı yerinde kopardı bağlantı, bütün keyfim kaçardı. bi defasında 3 gün falan girmedi msn e, delirdim. telefonlarımızı almamıştık, ya feyzbok ya msn üzerinden mesajlaşıyorduk, zaten arayıp ne diyecektim ki "sen olmayınca, sen olduğundan beri yapmayı bıraktıklarım yüzünden, yapacak şeyim yok ve yazdıklarını okuyup seni yanımda hissetmeye ihtiyacım var" mı? hadi canım, benden çıkmaz öyle laflar. anca içimde...
neyse, bu kopmalar sıklaştıkça ve benim suratım düştükçe içimi bi şüphe sardı. nooluyosun kız, dedim. elin adamı, giremiyosa giremesin sana ne! ne kuduruyosun ne kurtlanıyosun... ama... ama girsin yaa, onunla konuşmayı özlüyorum ben... ne özlemesi be? sen burada o orada, özlesen ne olur konuşsan kaç yazar... ama... ben... ya burada olsaydı o da? o zaman?ha? ne olurdu o zaman?.. saçmalama! yok işte, zaten söylemedi mi istanbul'dan nefret ediyormuş, sen de oraya dönecek değilsin ya! hadi aklını başına topla, gözden uzak gönülden uzak...
içses ve ben kendi aramızda meseleyi çözmeye çalışırken bi mail geldi. ben bu olayı ne zaman anlatsam gucam döküldü derim, size de öyle anlatayım. döküldü bu, duygu sepetinde ne varsa saçalayıverdi önüme. o saçar da ben durur muyum, ben de cilveleniverdim... imaları falan bıraktık, alenen fingirdemeye başladık. görüşmediğimiz onca yılda sanki hep yanımdaymış gibiydi. doğduğumuz gün yanyana beşiklere yatmışız ve tüm yaşamımız birlikte geçmiş gibi tanıdık, konuşmayı öğrendiğimizde ilk kelimelerimizi birbirimize söylemişiz gibi sıcak... karşılıklı laf kapa kapa, bazen kahkahalara boğularak bazen beraber kızarak... geceler geçirdik... bi yandan deli gibi onu görmek isterken diğer yandan görünce bütün büyü bozulacak korkularım, ya beni beğenmezse... lerim... bu arada uzun yol tam gaz devam, sonunda gözümü kararttım, şubat ayına memleketi ekledim tur programıma. onu 1 kereliğine de olsa görmek zorundaydım! perşembe sabahtan yola çıkıp haftasonu da kalıp pzt sabah yola devam, 4 gün bizimdir dedim fakat salı ve çarşamba verdiğim tüm uğraşlara rağmen depodan kaynaklı pürüzler sebebiyle çıkamadım yola. sinirden morarmış ve fena halde hayal kırıklığına uğramış birer tip olarak 2 geceyi daha msn başında geçirdik. bu arada, ben onu görmek üzere program yapınca nihayet telefonlarımızı da aldık :)
cuma akşamı 2 arkadaşım geldi, gece bizde kaldılar, sabahladık biraz. neyse, 12 gibi kalktık, bende surat bi karış, kuzuş dedi ki "altında araba var, ne asıyosun lan suratını?" anlamaz anlamaz baktım yüzüne
- atla git, kaç saatlik yol sanki! gidersen ben de geleyim, annemlere süpriz yaparım
- valla mı len? gelir misin?
- gelirim tabi :)
- giyininnnnnnn!
saatler 13:30u gösterirken, kahvaltı yapılmış, konuklardan biri evine diğeri kadıköy' e bırakılmış, otobanda 5. vitese takılmıştı bile...
nasıl evde kalamadım, part V: kürkçü dükkanına dönüyorum 28/5/2009 · Kategori: hayatımdan yol uzadı da uzadı, bi taraftan midem büzüşük bi taraftan ellerim titriyor... suratımdaki salak sırıtışı saymıyorum bile, bu yüzden kuzuş yol boyunca benimle dalga geçti zaten. memlekete 150 km tabelasını geçince aldım telefonu, sana bi süprizim var, dedim. ondan sonra sanki zaman durdu... akşam trafiği şu bu derken buluştuğumuzda saat 8e geliyordu.. okulun biraz ilerisinde bekliyordu, ben gelene kadar geçen her beyaz ufak arabaya atlamış :) koltuğa oturdu, ikimizde de enseye doğru uzayan gülümsemeler, baktık birbirimizin yüzüne kaldık öylece. sonra kendimize geldik, planı uygulamak üzere (midye dolma ve kokoreçle başlayıp, kelle paçaya ve beyin söğüşe kadar piyasada bulunan tüm pis şeylerden yemek) yola çıktık. midye dolma ve beyin yiyemedik ama güzel bi çorbacı bulduk, romantizme bu katkılarımız unutulmasın diye de bizim çorbacımız ilan ettik mekanı :) sabah 5e kadar tüm şehri gezdik. eski okullarımızı, ilk evlerimizi ziyaret ettik. hayatımda yaptığım en uzun 2. sohbetti (ilki trabzon'da yapılan yaş grupları yüzme şampiyonasına katılmak üzere çıktığımız 13 saatlik otobüs yolculuğunda takım arkadaşım ve adaşım olan yan koltuk yolcusu ile yaptığımdır, 1 hafta sesim kısık kalmıştı, antrenörümüz bana yarışlar süresince konuşmayı yasaklamıştı :)) ertesi gün akşamüstü eve döneceğim için bi ara uyumam gerekmese, muhtemelen o 13 saatlik rekorumu kırardık.
evet, sabah 5 sularında 5 saat sonra buluşmak üzere sözleştik, ayrılık zamanı geldi. jeneratörün evinin yakınına bi yere park ettim. bir türlü inmiyor arabadan, ben de zaten insin istemiyorum :) kocacığımın kirpikleri uzun ve gürdür, hafif çekik gözlerini olduğundan da güzel gösterir. işte o güzel gözlerini dikti yüzüme, gözlerime baktı, kalbimin her atışı kulaklarımda davul olmuş ellerim dizlerim titrer halde ben de ona baktım... bu kadar uzun bakışmanın sonucunu yaşı gelmiş herkes az çok tahmin eder sanırım sonra "gitme be!" dedi. gitme be! kolay mı gitmemek? az mı uğraştım ben zamanında gidebilmek için? arkamdan el sallayan babamın yanında ağlamaktan ayakta duramayacak hale gelmiş, teyzeme yaslanmış halde omuzları sarsılmaya devam eden annemi bırakıp gittim ben, her ne kadar nefret de etsem tüm hayatımı geçirdiğim şehri bıraktım, kedimi, arkadaşlarımı, hatalarımla doğrularımı, anılarımı, sevdiğim sokakları, kafam bozuldukça gidip kalkacak ilk trene binmenin hayallerini kurduğum istasyonu... ya sonunda kurduğum düzen, sevdiğim hayatım, boğazda kahvaltı bambi'de kaşarlı dürüm, ev arkadaşım canım ciğerim kuzuş, işim... bunları nasıl bırakacaktım ki? kolay mıydı gitmemek?
uzun uzun bakıştık yine, bu defa yüzler asık ama.
- kal be, dedi, ailenle yaşamak istemezsen sana burda bi ev tutalım, bulana kadar bende kal, hatta... hatta hiç gitme be! hep kal. kalır mısın?
hikayenin pek heyecanı yok aslında, finali zaten biliyorsunuz. o gece aşık olduğum adamı şimdi haftada 5 gün size çekiştiriyorum :) hala aşık olmama rağmen her allahın günü ben neden evlendim ki diye soruyorum :)
gidemedim işte, adam gitme be dedi, ben de gitmedim. aslında gittim ama toplanıp gelmek üzere :)
o, musubet jeneratörün evine gitti ben de kalacağım eve. ertesi sabah kuzuşun ailesinin evine süpriz pazar kahvaltısı yapmaya gittik, ordan çıkıp sevgilimle buluştum, evet sevgilim. güzel bi kelime, içi dolu söylendiğinde. akşamüstü 4 gibi kuzuşu aldım, yola çıktık, yuvamıza döndük. aklımdaki nasıllar eyvahlarla birdir bir oynarken yine de gülümseyerek gittim.
benim planım mayıs sonuna kadar kalmaktı, hem her şeyi yoluna koyar hem de sahil sezonunun başlangıcını yakaladığım için yüklü satış akabinde cebimi iyice doldurup, sevgilimle kuracağım yeni hayatın maddi sıkıntılarını bi nebze olsun hafif sıyrıklarla atlatabilirdim, olmadı. mart başı için önceden ayarlanmış hindistan seyahati öncesi işten de ayrılıp, dönüşte her gün ağlayarak eşyalarımı toplamaya başladım. bu arada kuzuş yaklaşmakta olan şeflik sınavına çalışmak üzere senelik izninin bi kısmını almış ve geçici olarak teyzesinin evine yerleşmişti. yalnızdım! elimden geldiğince çok kişiyi görüp vedalaşmak istedim, istediklerimin-özleyeceklerimin çok azını görebildim. moralim gitgide bozulmaya başladı...
en kötüsü son gecemdi. gün boyunca ve önceki bikaç gün ulaşmaya çalışıp başaramadığım toto'yu son kez aradığımda ve yine başaramadığımda, refik'te oturmuş demleniyordum. sevgili e.. midesi rahatsızlandığı için erken kalkmıştı. ah be toto, neredeydin!.. önümde o çok sevdiğim lakerda, peynir, tarama ve rakı, bi paket de kısa winston box, "ilk altının benden olsun, bi ihtiyaç görür bi şeyin ucundan tutar belki" diyerek beni hüngürdeten sevgili e..nin verdiği altın... elimde selpak yaş sümük oturduğumu gören tonton garson bi panik geldi
- ne olduuu?!
- yoooğk bi-ii şeyy üğüeeeeeğğ
- ama ağlıyosun
- he-he-hem ağğğlarım he-he hemm gi-derimm...
ne tabağımdakileri ne kadehimdekini bitiremedim. fotoğraf makinemi çıkardım çantamdan, belki evde yerim diye kıyamadığım mezelerimi paketlettim, hesabı ödedim, bi dal sigaramı yakıp çıktım sokağa.
önce refik'i çektim dışardan, sonra eve gidene kadar geçtiğim her yeri. ağlaya ağlaya vedalaştım istanbul'la. şimdi yazarken bile gözlerim doluyor, ama tutmam lazım.
eve gittim, toplanmaya kaldığım yerden devam ettim. ağlamaya da tabi. mezelerimi yiyemedim, paketleri uzun uzun seyrettikten sonra kendime küfrederek attım. sabah 6 gibi yola çıkalım demiştik. sevgili e..'yi terk ederek mide sorunlarına yol açan berbat sevgili mükemmel arkadaş d.. geldi, eşyaları yükledik. hiç uyumamıştım, birer kahve birer de sigara içtik, yola çıktık. ben hala kesintisiz foş foş...
bolu'da hafif bi kahvaltı yaptık, sonra arabayı ben devraldım, sonunda ağlamayı kestim ama pörtlemiş gözlerim kolay kolay inmeyecek gibiydi. km gösteren tabelalardaki rakamlar gitgide küçüldü, sonunda nüfusla rakım geldi, şehir trafiği, kornalar, allahım buranın sürücülerinden nasıl da nefret ediyorum... derken sevgilimle buluştum, evimizin anahtarını verdi, tekrar yola çıktık. eşyaları taşıdık, birer yorgunluk kahvesi içtik, sonra d.. gitti, ben evde yapayalnız...
böyle başladı kaçtığım şehirdeki 2. dönemim. kaybetmeyi göze alamazdım, sevgimin gücüne güvenip geldim geri. o neden gelmedi derseniz, ben nasıl buradan nefret ediyorsam o da istanbul'dan en az o kadar nefret ediyor. daha önemlisi burada çalıştığı şirkete o zamanlar büyük vefa borcu vardı, bırakmayı şerefsizlik saydı yediremedi kendine. (sonra kriz deyip kapının önüne koydular da, çok şükür ödedik vefa borcumuzu, artık beraber burdan gitmek için engelimiz kalmadı, askerliğinin dışında tabi) onun işi iyiydi, ben de bildiğiniz üzere gevşek bünyeli bulduğu yere giren bugün çalış yarına allah kerim diyen bi tipim, hepsini değerlendirince benim bırakıp gelmem daha mantıklıydı. geldim işte...
sinirlendimmm! 29/5/2009 · Kategori: ömür törpüleriyarım saat yazdım ettim, bi iş girecekti araya yazdıklarım ziyan olmasın dedim, taslak olarak kaydet butonuna tıkladım ki... olan olmuş!!! zaten sabah da sayfada hata mesajı vere vere çıldırtmıştı, tuzla biber kolkola girmiş karşımda haka dansı yapıyor anasını satayım! o kadar sinirlendim ki, o soğuk ve sevimsiz bulduğum, üstelik de şablon fıkarası blogspottan blog açtım! yakında taşınıyorum arkadaşlar, adresi bilahere bildiririm.