günlerden cumartesi. 13 haziran 2009. saat 4e geliyor.
****
yalnızım sonunda. bu defa hiç istemediğim kadar.
****
yapamadık. yürütemedik evliliği. ne olması, nasıl olması gerektiği üzerinde bile anlaşamamışken yürümesi mucize olurdu. mucizelere inanmayacak kadar büyüdüm oysa. en azından romantik olanlara...
****
"yarımmm" derdi bana, bazen de "yariiimmm" şimdi, isimlerimizle bile seslenmiyoruz birbirimize.
****
hayat garip, hayat zor. şimdi daha da zor. son 1 senedir olduğundan daha zor. yeni bir başlangıç yapmak zorundayım. hiç bu kadar korkmamıştım! hep cesurdum ben. belki değildim de, insanlar yapmıştı bana bu yakıştırmayı. evet, öyle olmalı. bence bugüne dek yaptığım hiçbir şey cesaret gerektiren şeyler değildi. sadece kendime istediğim gibi bir hayat kurmaya çalışmıştım.herkesin yapması gerekenleri, belki biraz farklı yoldan... bu mu beni cesur sanmalarının sebebi? sanırım buymuş. iyi madem, cesur olayım ben. her cesurun ara sıra korkma hakkı mahfuz olsun ama, ben de şimdi bu hakkı kullanayım.
****
yapmadığım şey değil şimdi yapmam gerekenler. 5 sene önce ve 1 sene önce zaten yapmıştım. şimdi neden olmasın ki? üstelik o zamanlar farklı yollar da vardı, şimdi yok. artık yürümem gereken tek yol var, ister severek ve hevesle ister ayaklarımı sürüyerek, ama o yolda yürünecek küçük hanım, kaçacak yerim yok!
****
eskiden ankara'da sevdiğim yerlerden biriydi hayyami. masaları değişmemiş. gündüz bu saatlerde hep boş olurdu, 3 masa var benimle beraber, yine boş. "kadehleri değiştirmişsiniz" dedim garsona, eskiden de varmış ama az olduğu için serviste pek kullanmıyorlarmış. şarabın tadı da değişmiş sanki biraz. daha bir toprak kokardı, şimdi kokmuyor. bir şeylerin eskiden olduğu gibi olmaması şaşırtmamalı beni. çünkü hiçbir şey eskisi gibi olmayacak yeni hayatımda. kıyafetlerim, çantalarım, takılarım ve ayakkabılarımdan başka. daha ne olsun ki? benim gibi bir kadın hayatta başka neye sahip olabilir zaten? hiç!
****
hayat adil değil. kimse için değil ya, şu sıralar en çok bana değil işte. bu da ego. her şeyin "en"i benim. adaletsizliğin de elbet. en güzel kompozisyonları ben yazardım sınıfta. bir de, müzik dersinde ben flüt çalarken herkes susardı... komik kadınım vesselam, en çok kendime gülüyorum. al sana bir "en" daha. egoist şey!
****
önümde promosyon defter, elimde promosyon kalem, 3. sayfaya başladım. şarabımı bitirince 1 şişe de onlar hediye edecek, sarhoşluğum bile promosyon. sol elimden az önce bıraktığım kadeh de promosyonmuş, KAYRA yazıyor üzerinde. hayat neden vermez ki küçük hediyeler? insanlar o zaman daha severek yaşardı. çalışmak isteyen herkese iş mesela, ya da her evlenene mutluluk... söylemiş miydim, hayat hiç adil değil. üstelik cimri de.
****
çantamda fotoğraf makinem var. evden çıkarken buraya gelmeyi ve masamda duranların fotoğraflarını çekmeyi planladım. belki o fotoğrafları da ekler, yayınlarım yazdıklarımı. belki bir gün o kadar çok ve o kadar güzel yazarım ki, kitap olur karalamalarım. yazar olmak çok eski bir hayal. zaten biz türkler, hepimiz ozan değil miyiz? herkes en az 1 defa yazmamış mıdır 3-5 satır? hisli milletiz vesselam.
****
kaldırıma yakın masaya oturdum özellikle, geçenleri izlemek için. yoldan süslü bir kadın geçti. elinde paşabahçe torbası, sanırım şarap kadehi almış. bizim evde de var 2 kadehimiz, yani benim 1 tanesini kırdığım 6lı takımdan başka 2 tane daha. o yoktu aldığımda, biz daha 3 aylık evliydik ve o 1 aydır afganistan'daydı, acının orta yerinde. bize özel olacaktı kadehler, sadece ikimiz için. şimdi biz yokuz, yasalar nezdinde olsak da. kadehleri saymadık mal paylaşımında. 1 ona 1 bana mı olacak, ona mı bırakacağım, alıp gidecek miyim? böyle küçücük şeyler nasıl acıtıyor insanı...
****
sabah para konusunu açmak zorunda kaldık. nereye kadar kaçabilirdik ki? uzamadığı iyi oldu ya, o sormasa ben gene konuşamazdım. sevmiyorum para konuşmayı. bu kadar ihtiyacım olmasa konuşmazdım da. mecburiyetleri de sevmiyorum, neyle ilgili olurlarsa olsunlar canımı yakıyorlar. zaten bu yüzden bitmedi mi her şey? benim mecburiyetlerden santim santim kesilmem yüzünden bitmedi mi? kendimi yabancı göstermedi mi bana onun mecburiyetleri? halbuki ben bana mecburdum! bak sen şu işe, gönüllü mecburiyetlerim de varmış meğer dört elle sarıldığım. sandığım kadar düşkün değil miyim yoksa özgürlüğüme? al sana paradoks!
****
sigaraya başladım yine. eskiden az içerdim, şimdi daha az. bugün 4 oldu galiba, saymıyorum. toto'nun çakmağını buldum, onunla yakıyorum. 4 tel uzun bıyıklı, yeşil bir fare var üstünde. benim o, şekerfare. herkese yasak ama, bana daha yasak sigara. olsun, 3 yıl eksik 5 yıl fazla, hepimiz bir gün ölmeyecek miyiz? ne demişti şarkı, sultan süleyman'a kalmadı dünya...
****
şu yolun karşısındaki teras katı, güzelmiş, benim olsun isterdim. küçücük bir fesleğen olan oynak hanım'a bile bakamayıp kuruttum ama, terasın kenarları boyunca dizili büyük saksılardaki çalı çırpıya iyi bakardım gibi geliyor şimdi yolun karşısından seyredince. bir eşe bakamadım ama, bitkilere sahip çıkmak daha kolay. biraz su, biraz da güneş isterler sadece. belki arada diplerine sokuşturulacak birkaç da vitamin çubuğu. bitkilere hesap vermez insan. ne geçmişi için ne de o gün ofiste azarladığı çakal müsvettesi bir çocuğa söylediklerini anlatmayı unuttuğu için. en fazla sulamayı geciktirdiğin için birkaç yaprak dökülür, ıslatırsın toprağını, dallarını okşarsın, affeder. bitkilerin hafızası zayıftır, ya da kalpleri büyük. affederler seni hemen, çiçeklerinden boşanmaz insan yok yere.
****
eskiden beri severim, şimdi anısı da var
you are just too good to be true
i can't take my eyes off you...
2 hafta önce miydi o düğün? hani tadilatın göbeğinde bana moral olan? gelin ve damadın salona girişi ve ilk danslarıydı. bizim şarkımız yok, olmadı galiba ya da benim boktan hafızam onu da silmiş kayıtlarımdan. bu olsun madem, eskiden birbirini çok seven bir kadınla bir erkeğin şarkısı. gerçek olamayacak kadar iyiydi... bir hayalin peşinden dönmüştüm bu şehre, bitti şimdi. hayat devreye girdi yine, haddimi bilmem gerektiğini hatırlattı. benim gibi bir kadının hakkı değildi aşk, kendinden vazgeçmeyi bilmeyen gönlüne mukayet olsun... söylemiş miydim, hayat hiç adil değil. üstelik önyargılı ve kalıplarla dolu. kalıplara girmeyi sevmiyorum.
****
beni hep ben olarak tanıdılar. falancanın arkadaşı olarak girdiğim ortamlarda hemen ben oldum. bilmem kimin elemanı değildim eczacıbaşı'ndan ayrıldığımda, annemin kızı değildim istanbul'a yerleşirken... bu böyle uzar da gider, onun eşi de olamadım işte. belki ailesi için olmuşumdur, ne de olsa gelinler hep el kızı... olamadım ama, eş olamadım ona. o benim canım oldu, 29 senemi sildikten sonra hayatım oldu, ben onun eşi olamadım. keşke beklentileri daha farklı olsaydı... keşke beni olduğum halimle sevseydi... keşke beni sildiğim geçmişimin yarattığını, ona aşık gözlerimle bakarken kalbimi öyle çarptıranın eski yaşanmışlıklar olduğunu kabul etseydi... yapamadık. biz iki insan, bir kadın ve bir erkek, birbirimizi olduğumuz gibi kabul edemedik. satırlar dolusu sıralanacak keşke kaldı elimizde. keşke hiç başlamasaydık!
****
şarap şişesi koyu yeşil. etiketinde minyatürden fırlamış bir kadın, omuzunda elleriyle desteklediği amfora. şişeye bakmak geçmişe götürüyor beni. ailemle çıktığım son tatildi, selçuk'ta kalıntıları gezerken, arkeolog olmalıyım, demiştim. eskiden her şey ne kadar da güzelmiş, demiyor muyuz hep? ben demeyecektim işte, eski, benim yenim olacaktı. geçmişi şimdiye taşıyacaktım. tarihle aramın ne kadar kötü olduğunu hatırlamamla, günübirlik hayalim de son bulmuştu. bana neydi mercidabık savaşı'nın çıkma sebeplerinden? önünde sonunda herkes kendi tarihinin arkeoloğu olmuyor mu zaten, eski fotoğraflara bakarken ya da annesinin sakladığı ilk ayakkabılarını eline aldığında?
****
siyah-beyaz fotoğrafları oldum olası sevmişimdir. bugünü renklerinden bağımsız görüntülemek, sanki hayatı daha basit yapıyor. böyle bir film vardı, ismini hatırlayamadım şimdi. olanca rengime rağmen siyah-beyaz yaşamak istiyorum bu aralar. daha kolay olsun gitmek ve renklere dönmeye hazır olduğumda yaşanan tüm acılar gülümsetecek birer hatıraya dönüşsün istiyorum. hayat hiç de adil değil, söylemiş miydim? ve her istediğimizi vermeyecek kadar disiplinli bir kız yurdu müdüresi gibi katı...
****
kalemim ağır biraz, metal. elim ağrıdı. küçük bir mola. nazi ve berber'e devam. bir nazinin, bir kitle katilinin, kendi elleriyle öldürdüğü çocukluk arkadaşı yahudi itzig'in haince bölünen hayatını çalınmış kimliğiyle yaşamaya devam edişini okuyorum. birkaç sayfa sonra dönerim.
****
okuyamadım. kitap diğer çantamda kalmış, evden çıkarken buna defterle kalem koymuşum. sokağı seyrettim, 1 sigara daha içtim, etraf kalabalıklaştı biraz ben de diğer masalara kulak kabarttım. kabul ediyorum, meraklıyım. insanları dinleyip parça pinçik duyduklarım üstüne kafamda hikayeler uydurmayı seviyorum.
****
hep ben başkalarına bakacak değilim ya, biraz da dışardan bana bakılsın. sahi, ne düşünüyor insanlar benim hakkımda? günlerden cumartesi, cumartesi isimli bir şarap var, hatırladım bunu yazınca. yalnız bir kadın, saat 6ya yaklaşmaktayken neredeyse 2 saattir tek başına oturuyor. önünde 1 şişe şarap, yeni doldurulmuş kadehi, 1 paket sigara ve 1 çakmak, müessesenin ikramı 1 kase cips (doritos) elinde kalemi, kah sokağı seyrediyor kah bir şeyler yazıyor. belli ki bu güzel havada buluşup hoş şeyler yapacağı kimsesi yok. muhtemelen kalbi kırık, muhtemelen yeni ayrılmış. alyansı yok, demek ki sevgilisinden ayrılmış. "yanıldınız!" diye bağırmak istiyorum burada. "sevdiğimden ayrılıyorum ben. ben benken, ben tamken kendimi yarım hissettirebilen , onunla tam olduğumu zannettiren adamdan ayrılıyorum ben" diye bağırmak istiyorum. "onunla tam olacağımı sanıp, yarımdan daha küçük oldum" demek geçiyor içimden. susuyorum elbette, daha sokaklarda bağırarak gezecek kadar deli değilim. yok yok, o kadar değil...
****
solumdaki masa hesabı istedi, belli ki gidecek yerleri yapacak işleri var. evlerine dönüp televizyonda manasız bir cumartesi programı izleyecekler belki ama, olsun. yapacak işleri, gidecek evleri var. benim yok. gidebileceğim bir ev var, yeni yapılmış banyosu ve tuvaleti, üstelik pimapenleri de olan bir ev. tek başıma yatabileceğim çift kişilik bir yatak da var o evde. sabah bunu da konuştuk, ağustos'ta ya askere gidecek ya afganistan'a. kendime bir yer bulana kadar ben o evde kalacağım. hiç benim olmayan evde, onun evinde, sahiplenmek için çok uğraştığım ama bir türlü benim de olamayan evde. hayat hiç adil değil söylemiş miydim? hem insanın içine gizlice koyduğu aidiyetsizlik yüzünden hilekar da.
****
benim durumumu gözönüne alırsak, hayata haksızlık ediyorum. her ne kadar bana sormamış da olsa yaparken, içimdeki aidiyetsizlik için hayata teşekkür etmeliyim. bu sayede yapmıyor muyum her şeyi? bu duygu değil mi gitmemi kolaylaştıran? kendimi bu şehre ya da o eve ait hissetsem daha zor olurdu. pekala, itiraf ediyorum, hayat bazen iyi şeyler de yapıyor.
****
kızıl saçlı, çilli bir baba geçiyor kaldırımdan iki yanında iki oğlu, kendisi gibi kızıl saçlı ve çilli. arkadan kızıl saçlı ve çilli başka bir oğulla (daha uzun boylu, muhtemelen ilk çocuk) anne geliyor. benim hiç çocuğum olmayacak çünkü çocukları sevmiyorum ve artık çocuk yapabileceğim bir eşim yok. bu iyi bir şey. benim için yani, hatta onun için de, çünkü benim aksime o çocukları sever. büyüdükçe benim için çekilmez olan balkabağı onun gözbebeği. belki birgün kendi balkabağı olur, kendi gibi yetiştireceği. ben zaten onun balkabağını doğurmazdım, üzülürdü, içten içe eksikliğini duyardı. bu açıdan bakınca ayrılmamız onun için iyi. evet, hayat bazen bizi bizden daha çok düşünüyor ve kolluyor. söylemiş miydim, hayata bazen haksızlık ediyoruz.
****
insan zayıf bir yaşam formu, üstelik habis de. söyleyin bana, hangi canlı yaşadığı yeri yokeder? zevk için öldürür, canını aldığı zavallıların içini doldurup duvara asar? kartallar hiç ağaç kesmiş midir ya da kurtlar denizi doldurup üstüne çift şeritli asfalt döşer mi? size bir sır vereyim mi? hayat bize savaş açmış ve çok geçerli sebepleri var.
****
şarabım şişenin dibine inmiş. otururken iyiyim, kalkınca muhtemelen başım dönecek. hava karardı hafiften, galiba yağmur geliyor. eve yürümeyi planlıyorum, demek ki ıslanmak var kaderde bugün.yağmuru severim, sokaklar toz kokar. ıslak toz, taze ve temiz. hayatın hiç acımadan içine eden biz sefil insanların yarattığı toz, o pislik, ıslanınca nasıl da güzel kokar... bana yağmur gerek bugün, hava muhalefeti bu defa bana muhalif değil. ıslanmam gerek, ıslanmam ve zihnimde kalbimi yavaş yavaş kemiren tüm o korkulardan arınmam gerek. kendi tozumu koklamak istiyorum, koklayıp gelecek yağmura kadar unutmak istiyorum. gelecek yağmurda başka tozlar kokacak, belki yeni bir şehirde olacağım o zaman. gerçi yağmurlar böyle yağmaya devam ederse yine burada ve yine aynı tozları kokluyor olacağım. olsun! biliyorum ki zaman geçtikçe daha az kokacak, daha az acıyacak. zaman neyi çözmemiş ki? en azından umuyorum. ümit güzel şey, yaşamayı daha kolay kılıyor.
****
yağmur başladı. kafama birkaç damla düştü, bir tane de elime. tepemde bir tente var, şu an açık ama şimdi kapatacağını söyledi garson. keşke hayata karşı çekebileceğim tentelerim olsaydı, kapatıp kuru kuru otursaydım altında. tente kapandı, tepede GUSTA yazıyor, tersten okuyorum. olsaydı ya benim de bir tane, tepesinde DEVAM ET! yazsaydı. olsun, olmasın yani, ne yazar. ben yaşamaya devam ettikten sonra ne fark eder ki? onunla ya da onsuz, mecbur değil miyim yaşamaya? mecbur değil miyim bir kez daha kendi yolumu çizmeye? ister severek ve hevesle ister zorla, ayaklarımı sürüyerek yürümeye? e? daha ne? yürüyorum işte, başladım. ağzımdan "boşanmak" lafı çıktığından beri zaten yürümüyor muyum o yolda? neden şimdi bu kendimi kandırma çabası? hiçbir şey olmamış gibi ama bir terslik olduğunu bilerek içten içe üzülme isteği?
****
biz insanlar çok sefiliz, söylemiş miydim? bile bile girdiğimiz yollarda gördüklerimize ısrarla şaşırmak, ha gayret devam etmek ama hep hazırlıksız olmak.. başka türlü nasıl açıklanır? benim aklıma gelen en kibar sıfat sefillik. insanım, sefilim, yalnızım, güçlü olmaya çalışıyorum, hepsi bu. hayat süresi belli olmayan bir komedi, ötesi yok. bana da kendimi seyredip, gülmek kalıyor.
****
peki, neden gülemiyorum?
