15.06.2009

1 şişe şarap bitene kadar yazdım durdum kendi kendime

günlerden cumartesi. 13 haziran 2009. saat 4e geliyor.
****
yalnızım sonunda. bu defa hiç istemediğim kadar.
****

yapamadık. yürütemedik evliliği. ne olması, nasıl olması gerektiği üzerinde bile anlaşamamışken yürümesi mucize olurdu. mucizelere inanmayacak kadar büyüdüm oysa. en azından romantik olanlara...

****

"yarımmm" derdi bana, bazen de "yariiimmm" şimdi, isimlerimizle bile seslenmiyoruz birbirimize.

****

hayat garip, hayat zor. şimdi daha da zor. son 1 senedir olduğundan daha zor. yeni bir başlangıç yapmak zorundayım. hiç bu kadar korkmamıştım! hep cesurdum ben. belki değildim de, insanlar yapmıştı bana bu yakıştırmayı. evet, öyle olmalı. bence bugüne dek yaptığım hiçbir şey cesaret gerektiren şeyler değildi. sadece kendime istediğim gibi bir hayat kurmaya çalışmıştım.herkesin yapması gerekenleri, belki biraz farklı yoldan... bu mu beni cesur sanmalarının sebebi? sanırım buymuş. iyi madem, cesur olayım ben. her cesurun ara sıra korkma hakkı mahfuz olsun ama, ben de şimdi bu hakkı kullanayım.

****
yapmadığım şey değil şimdi yapmam gerekenler. 5 sene önce ve 1 sene önce zaten yapmıştım. şimdi neden olmasın ki? üstelik o zamanlar farklı yollar da vardı, şimdi yok. artık yürümem gereken tek yol var, ister severek ve hevesle ister ayaklarımı sürüyerek, ama o yolda yürünecek küçük hanım, kaçacak yerim yok!

****

eskiden ankara'da sevdiğim yerlerden biriydi hayyami. masaları değişmemiş. gündüz bu saatlerde hep boş olurdu, 3 masa var benimle beraber, yine boş. "kadehleri değiştirmişsiniz" dedim garsona, eskiden de varmış ama az olduğu için serviste pek kullanmıyorlarmış. şarabın tadı da değişmiş sanki biraz. daha bir toprak kokardı, şimdi kokmuyor. bir şeylerin eskiden olduğu gibi olmaması şaşırtmamalı beni. çünkü hiçbir şey eskisi gibi olmayacak yeni hayatımda. kıyafetlerim, çantalarım, takılarım ve ayakkabılarımdan başka. daha ne olsun ki? benim gibi bir kadın hayatta başka neye sahip olabilir zaten? hiç!

****

hayat adil değil. kimse için değil ya, şu sıralar en çok bana değil işte. bu da ego. her şeyin "en"i benim. adaletsizliğin de elbet. en güzel kompozisyonları ben yazardım sınıfta. bir de, müzik dersinde ben flüt çalarken herkes susardı... komik kadınım vesselam, en çok kendime gülüyorum. al sana bir "en" daha. egoist şey!

****

önümde promosyon defter, elimde promosyon kalem, 3. sayfaya başladım. şarabımı bitirince 1 şişe de onlar hediye edecek, sarhoşluğum bile promosyon. sol elimden az önce bıraktığım kadeh de promosyonmuş, KAYRA yazıyor üzerinde. hayat neden vermez ki küçük hediyeler? insanlar o zaman daha severek yaşardı. çalışmak isteyen herkese iş mesela, ya da her evlenene mutluluk... söylemiş miydim, hayat hiç adil değil. üstelik cimri de.

****

çantamda fotoğraf makinem var. evden çıkarken buraya gelmeyi ve masamda duranların fotoğraflarını çekmeyi planladım. belki o fotoğrafları da ekler, yayınlarım yazdıklarımı. belki bir gün o kadar çok ve o kadar güzel yazarım ki, kitap olur karalamalarım. yazar olmak çok eski bir hayal. zaten biz türkler, hepimiz ozan değil miyiz? herkes en az 1 defa yazmamış mıdır 3-5 satır? hisli milletiz vesselam.

****

kaldırıma yakın masaya oturdum özellikle, geçenleri izlemek için. yoldan süslü bir kadın geçti. elinde paşabahçe torbası, sanırım şarap kadehi almış. bizim evde de var 2 kadehimiz, yani benim 1 tanesini kırdığım 6lı takımdan başka 2 tane daha. o yoktu aldığımda, biz daha 3 aylık evliydik ve o 1 aydır afganistan'daydı, acının orta yerinde. bize özel olacaktı kadehler, sadece ikimiz için. şimdi biz yokuz, yasalar nezdinde olsak da. kadehleri saymadık mal paylaşımında. 1 ona 1 bana mı olacak, ona mı bırakacağım, alıp gidecek miyim? böyle küçücük şeyler nasıl acıtıyor insanı...

****

sabah para konusunu açmak zorunda kaldık. nereye kadar kaçabilirdik ki? uzamadığı iyi oldu ya, o sormasa ben gene konuşamazdım. sevmiyorum para konuşmayı. bu kadar ihtiyacım olmasa konuşmazdım da. mecburiyetleri de sevmiyorum, neyle ilgili olurlarsa olsunlar canımı yakıyorlar. zaten bu yüzden bitmedi mi her şey? benim mecburiyetlerden santim santim kesilmem yüzünden bitmedi mi? kendimi yabancı göstermedi mi bana onun mecburiyetleri? halbuki ben bana mecburdum! bak sen şu işe, gönüllü mecburiyetlerim de varmış meğer dört elle sarıldığım. sandığım kadar düşkün değil miyim yoksa özgürlüğüme? al sana paradoks!

****

sigaraya başladım yine. eskiden az içerdim, şimdi daha az. bugün 4 oldu galiba, saymıyorum. toto'nun çakmağını buldum, onunla yakıyorum. 4 tel uzun bıyıklı, yeşil bir fare var üstünde. benim o, şekerfare. herkese yasak ama, bana daha yasak sigara. olsun, 3 yıl eksik 5 yıl fazla, hepimiz bir gün ölmeyecek miyiz? ne demişti şarkı, sultan süleyman'a kalmadı dünya...

****

şu yolun karşısındaki teras katı, güzelmiş, benim olsun isterdim. küçücük bir fesleğen olan oynak hanım'a bile bakamayıp kuruttum ama, terasın kenarları boyunca dizili büyük saksılardaki çalı çırpıya iyi bakardım gibi geliyor şimdi yolun karşısından seyredince. bir eşe bakamadım ama, bitkilere sahip çıkmak daha kolay. biraz su, biraz da güneş isterler sadece. belki arada diplerine sokuşturulacak birkaç da vitamin çubuğu. bitkilere hesap vermez insan. ne geçmişi için ne de o gün ofiste azarladığı çakal müsvettesi bir çocuğa söylediklerini anlatmayı unuttuğu için. en fazla sulamayı geciktirdiğin için birkaç yaprak dökülür, ıslatırsın toprağını, dallarını okşarsın, affeder. bitkilerin hafızası zayıftır, ya da kalpleri büyük. affederler seni hemen, çiçeklerinden boşanmaz insan yok yere.
****

eskiden beri severim, şimdi anısı da var

you are just too good to be true
i can't take my eyes off you...

2 hafta önce miydi o düğün? hani tadilatın göbeğinde bana moral olan? gelin ve damadın salona girişi ve ilk danslarıydı. bizim şarkımız yok, olmadı galiba ya da benim boktan hafızam onu da silmiş kayıtlarımdan. bu olsun madem, eskiden birbirini çok seven bir kadınla bir erkeğin şarkısı. gerçek olamayacak kadar iyiydi... bir hayalin peşinden dönmüştüm bu şehre, bitti şimdi. hayat devreye girdi yine, haddimi bilmem gerektiğini hatırlattı. benim gibi bir kadının hakkı değildi aşk, kendinden vazgeçmeyi bilmeyen gönlüne mukayet olsun... söylemiş miydim, hayat hiç adil değil. üstelik önyargılı ve kalıplarla dolu. kalıplara girmeyi sevmiyorum.

****

beni hep ben olarak tanıdılar. falancanın arkadaşı olarak girdiğim ortamlarda hemen ben oldum. bilmem kimin elemanı değildim eczacıbaşı'ndan ayrıldığımda, annemin kızı değildim istanbul'a yerleşirken... bu böyle uzar da gider, onun eşi de olamadım işte. belki ailesi için olmuşumdur, ne de olsa gelinler hep el kızı... olamadım ama, eş olamadım ona. o benim canım oldu, 29 senemi sildikten sonra hayatım oldu, ben onun eşi olamadım. keşke beklentileri daha farklı olsaydı... keşke beni olduğum halimle sevseydi... keşke beni sildiğim geçmişimin yarattığını, ona aşık gözlerimle bakarken kalbimi öyle çarptıranın eski yaşanmışlıklar olduğunu kabul etseydi... yapamadık. biz iki insan, bir kadın ve bir erkek, birbirimizi olduğumuz gibi kabul edemedik. satırlar dolusu sıralanacak keşke kaldı elimizde. keşke hiç başlamasaydık!

****

şarap şişesi koyu yeşil. etiketinde minyatürden fırlamış bir kadın, omuzunda elleriyle desteklediği amfora. şişeye bakmak geçmişe götürüyor beni. ailemle çıktığım son tatildi, selçuk'ta kalıntıları gezerken, arkeolog olmalıyım, demiştim. eskiden her şey ne kadar da güzelmiş, demiyor muyuz hep? ben demeyecektim işte, eski, benim yenim olacaktı. geçmişi şimdiye taşıyacaktım. tarihle aramın ne kadar kötü olduğunu hatırlamamla, günübirlik hayalim de son bulmuştu. bana neydi mercidabık savaşı'nın çıkma sebeplerinden? önünde sonunda herkes kendi tarihinin arkeoloğu olmuyor mu zaten, eski fotoğraflara bakarken ya da annesinin sakladığı ilk ayakkabılarını eline aldığında?

****

siyah-beyaz fotoğrafları oldum olası sevmişimdir. bugünü renklerinden bağımsız görüntülemek, sanki hayatı daha basit yapıyor. böyle bir film vardı, ismini hatırlayamadım şimdi. olanca rengime rağmen siyah-beyaz yaşamak istiyorum bu aralar. daha kolay olsun gitmek ve renklere dönmeye hazır olduğumda yaşanan tüm acılar gülümsetecek birer hatıraya dönüşsün istiyorum. hayat hiç de adil değil, söylemiş miydim? ve her istediğimizi vermeyecek kadar disiplinli bir kız yurdu müdüresi gibi katı...

****
kalemim ağır biraz, metal. elim ağrıdı. küçük bir mola. nazi ve berber'e devam. bir nazinin, bir kitle katilinin, kendi elleriyle öldürdüğü çocukluk arkadaşı yahudi itzig'in haince bölünen hayatını çalınmış kimliğiyle yaşamaya devam edişini okuyorum. birkaç sayfa sonra dönerim.

****

okuyamadım. kitap diğer çantamda kalmış, evden çıkarken buna defterle kalem koymuşum. sokağı seyrettim, 1 sigara daha içtim, etraf kalabalıklaştı biraz ben de diğer masalara kulak kabarttım. kabul ediyorum, meraklıyım. insanları dinleyip parça pinçik duyduklarım üstüne kafamda hikayeler uydurmayı seviyorum.

****

hep ben başkalarına bakacak değilim ya, biraz da dışardan bana bakılsın. sahi, ne düşünüyor insanlar benim hakkımda? günlerden cumartesi, cumartesi isimli bir şarap var, hatırladım bunu yazınca. yalnız bir kadın, saat 6ya yaklaşmaktayken neredeyse 2 saattir tek başına oturuyor. önünde 1 şişe şarap, yeni doldurulmuş kadehi, 1 paket sigara ve 1 çakmak, müessesenin ikramı 1 kase cips (doritos) elinde kalemi, kah sokağı seyrediyor kah bir şeyler yazıyor. belli ki bu güzel havada buluşup hoş şeyler yapacağı kimsesi yok. muhtemelen kalbi kırık, muhtemelen yeni ayrılmış. alyansı yok, demek ki sevgilisinden ayrılmış. "yanıldınız!" diye bağırmak istiyorum burada. "sevdiğimden ayrılıyorum ben. ben benken, ben tamken kendimi yarım hissettirebilen , onunla tam olduğumu zannettiren adamdan ayrılıyorum ben" diye bağırmak istiyorum. "onunla tam olacağımı sanıp, yarımdan daha küçük oldum" demek geçiyor içimden. susuyorum elbette, daha sokaklarda bağırarak gezecek kadar deli değilim. yok yok, o kadar değil...

****

solumdaki masa hesabı istedi, belli ki gidecek yerleri yapacak işleri var. evlerine dönüp televizyonda manasız bir cumartesi programı izleyecekler belki ama, olsun. yapacak işleri, gidecek evleri var. benim yok. gidebileceğim bir ev var, yeni yapılmış banyosu ve tuvaleti, üstelik pimapenleri de olan bir ev. tek başıma yatabileceğim çift kişilik bir yatak da var o evde. sabah bunu da konuştuk, ağustos'ta ya askere gidecek ya afganistan'a. kendime bir yer bulana kadar ben o evde kalacağım. hiç benim olmayan evde, onun evinde, sahiplenmek için çok uğraştığım ama bir türlü benim de olamayan evde. hayat hiç adil değil söylemiş miydim? hem insanın içine gizlice koyduğu aidiyetsizlik yüzünden hilekar da.

****

benim durumumu gözönüne alırsak, hayata haksızlık ediyorum. her ne kadar bana sormamış da olsa yaparken, içimdeki aidiyetsizlik için hayata teşekkür etmeliyim. bu sayede yapmıyor muyum her şeyi? bu duygu değil mi gitmemi kolaylaştıran? kendimi bu şehre ya da o eve ait hissetsem daha zor olurdu. pekala, itiraf ediyorum, hayat bazen iyi şeyler de yapıyor.

****

kızıl saçlı, çilli bir baba geçiyor kaldırımdan iki yanında iki oğlu, kendisi gibi kızıl saçlı ve çilli. arkadan kızıl saçlı ve çilli başka bir oğulla (daha uzun boylu, muhtemelen ilk çocuk) anne geliyor. benim hiç çocuğum olmayacak çünkü çocukları sevmiyorum ve artık çocuk yapabileceğim bir eşim yok. bu iyi bir şey. benim için yani, hatta onun için de, çünkü benim aksime o çocukları sever. büyüdükçe benim için çekilmez olan balkabağı onun gözbebeği. belki birgün kendi balkabağı olur, kendi gibi yetiştireceği. ben zaten onun balkabağını doğurmazdım, üzülürdü, içten içe eksikliğini duyardı. bu açıdan bakınca ayrılmamız onun için iyi. evet, hayat bazen bizi bizden daha çok düşünüyor ve kolluyor. söylemiş miydim, hayata bazen haksızlık ediyoruz.

****

insan zayıf bir yaşam formu, üstelik habis de. söyleyin bana, hangi canlı yaşadığı yeri yokeder? zevk için öldürür, canını aldığı zavallıların içini doldurup duvara asar? kartallar hiç ağaç kesmiş midir ya da kurtlar denizi doldurup üstüne çift şeritli asfalt döşer mi? size bir sır vereyim mi? hayat bize savaş açmış ve çok geçerli sebepleri var.

****

şarabım şişenin dibine inmiş. otururken iyiyim, kalkınca muhtemelen başım dönecek. hava karardı hafiften, galiba yağmur geliyor. eve yürümeyi planlıyorum, demek ki ıslanmak var kaderde bugün.yağmuru severim, sokaklar toz kokar. ıslak toz, taze ve temiz. hayatın hiç acımadan içine eden biz sefil insanların yarattığı toz, o pislik, ıslanınca nasıl da güzel kokar... bana yağmur gerek bugün, hava muhalefeti bu defa bana muhalif değil. ıslanmam gerek, ıslanmam ve zihnimde kalbimi yavaş yavaş kemiren tüm o korkulardan arınmam gerek. kendi tozumu koklamak istiyorum, koklayıp gelecek yağmura kadar unutmak istiyorum. gelecek yağmurda başka tozlar kokacak, belki yeni bir şehirde olacağım o zaman. gerçi yağmurlar böyle yağmaya devam ederse yine burada ve yine aynı tozları kokluyor olacağım. olsun! biliyorum ki zaman geçtikçe daha az kokacak, daha az acıyacak. zaman neyi çözmemiş ki? en azından umuyorum. ümit güzel şey, yaşamayı daha kolay kılıyor.

****

yağmur başladı. kafama birkaç damla düştü, bir tane de elime. tepemde bir tente var, şu an açık ama şimdi kapatacağını söyledi garson. keşke hayata karşı çekebileceğim tentelerim olsaydı, kapatıp kuru kuru otursaydım altında. tente kapandı, tepede GUSTA yazıyor, tersten okuyorum. olsaydı ya benim de bir tane, tepesinde DEVAM ET! yazsaydı. olsun, olmasın yani, ne yazar. ben yaşamaya devam ettikten sonra ne fark eder ki? onunla ya da onsuz, mecbur değil miyim yaşamaya? mecbur değil miyim bir kez daha kendi yolumu çizmeye? ister severek ve hevesle ister zorla, ayaklarımı sürüyerek yürümeye? e? daha ne? yürüyorum işte, başladım. ağzımdan "boşanmak" lafı çıktığından beri zaten yürümüyor muyum o yolda? neden şimdi bu kendimi kandırma çabası? hiçbir şey olmamış gibi ama bir terslik olduğunu bilerek içten içe üzülme isteği?

****

biz insanlar çok sefiliz, söylemiş miydim? bile bile girdiğimiz yollarda gördüklerimize ısrarla şaşırmak, ha gayret devam etmek ama hep hazırlıksız olmak.. başka türlü nasıl açıklanır? benim aklıma gelen en kibar sıfat sefillik. insanım, sefilim, yalnızım, güçlü olmaya çalışıyorum, hepsi bu. hayat süresi belli olmayan bir komedi, ötesi yok. bana da kendimi seyredip, gülmek kalıyor.

****
peki, neden gülemiyorum?

12.06.2009

bikaç gündür hera'nın blogunda kaynatıyoruz, seval'in ümit besen dinlemesi falan, bu sabah bi baktım, beklenen gerçekleşmiş ve seval bizi basmış! pis dedikoducular demiş, ben de cevap yazdım. bi de baktım, kendimi kaybetmişim, bugünlerde yazmaktansa yorumlamak daha kolay geliyor... tembelim evet, ama mazeretim var, elime böyle bi imkan geçmişken sonuna kadar kullanırım tembellik hakkımı :) fakat sayfada da bi yenilik gerek, ben sıkıldım hergün açıp aynı yazıyı görmekten, bari yorumumu buraya taşıyayım dedim. aha da taşıyorummmm
gerçek payı varsa (bu başlık)
dedikodu sayılmaz bu biiiiir...
ben pis değilim sadece dağınığım bu da ikiiiii...
bu yorumu bi yerden hatırlıycam ama, bu üüüüçççç...
ayçaaaaaaaaağğğğğğğ piş değilim benn piş değilimmmmmm...
seval yani, sevallllll piş değilim bennnnnnnn
oynatmaya az kaldı
doktorum nerde
ah hah hah hah haaaaaaaaaağğğğğ
bu da filmin finalinde hedefine ulaşamayıp gurur pozları takınan, mutlu numarası yapan kötü kadın kahkahası, kötü yola düşçem ya, ona istinaden peşin peşin atayım dedim. tüm mutlu yuvalı, yakışıklı kocalı kadınlarrrrrrrrr korkun ulen benden ah hah ha hah haaaaaaa
deli gömleğinde slim-fit bi modeliniz var mıydı? klasikler çok bol da... yok mu? hay allah... peki göğüs dekoltelisi? efendim? ne demek yok, olsa da sen o fındıktan hallice sembolik memelerle napacan abla dekolteyi? terbiyesiz! bi kere, her şeyin küçüğü sempatiktir... ayrıca, ayrıca abla da anandır... peki gömleğin rengine uygun krem rengi huni? ne biçim mağaza burası ayol, sorduğuma yok diyosunuz? bu kriz ortamında, rekabet almış yürümüş, sizde hala tık yok... ondan boş tabi mağaza.... nasıl? mağaza değil mi? peki şu kenarlardaki kabinler neyin nesi cicim? duvarlarda retro bi dokunuş var, minder kaplı düğmeli falan... (ah hah hah hah haaaaa) aaaaa, noluyo be, attınız beni kabine verin madem iki gömlek deneyeyim... aa kapı açılmıyo?
*** yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürler, alkışlarınızla varım... mujuk cicilerimmmmmmm, ah hah hah hah haaaaaaaaa...
işte durum böyle arkadaşlar, hafiften bozdum ayarlarımı. dün akşam eve gittim. abimlerde rahat edemedim bi türlü, sağolsunlar çok iyi karşıladılar beni ama... olmadı işte. sanki devamlı beni mutlu etmek için bi şeyler yapmaya çalışıyolar gibi hissettim, ayrılık insanı alıngan mı yapıyo nedir... eve döndüm, zaten oturup boşanma protokolümüzü yazmamız gerek, eşyalarımı toplayıp kutulara doldurmam gerek, vs vs. gergindim gün boyu. bizim ekm (evde kalmış müdür, ulan ne şanslı olduğunun farkında değil ha, derdi zoru bi herif 2 de bebe sahibi olmak, salak şey!) sabahtan bi elektrik fırtınası modunda geldi, yaydı ortalığa pis bi enerji, s*çtı günümüzün içine. akşam eve gidecek olmanın verdiği huzursuzlukla birleşince günün kalanında neler ettiğimi bi hayal edin...
neyse, gittim eve. kariyer.nete gireyim, cv güncellemesi yapayım, ilanlara bakayım diye bilgisayarı açtım ki... tertemiz! galiba son fotoğraflarımı da sildikten sonra çamaşır suyuyla por-çöz falan dökmüş üstüne, hiç iz kalmasın diye. nasıl olduysa, bi tane kalmış. geçen bayram izmir'de küçük park'ta bi yerde okuldan iki arkadaşı ve ben maymun bi poz vermişiz, onu silmeyi unutmuş. boşanmak üzere de olsak, o hala benim eşim, yardım dayanışma.. bunlar hala vazifem dedim, yarım kalan işini ben tamamladım, o fotoyu da ben sildim. o kadar sinirlendim ki, eve geldiğinde ne bekliyordu bilmiyorum ama beni o halde bulduğuna çok şaşırdı. önce uzun uzun sustuk, sonra dayanamadım fırçaladım, ben çıkıp gidince ilk anın heyecanı ve gerilimiyle yapmışmış, özür diledi. neye yarar ki?.. kızgınım hala... konuşulması gereken hiçbir konuyu konuşmadık, aslına bakarsanız hemen hemen hiç konuşmadık. işi vardı biraz, bu ara yoğun, o çalışmaya başladı, ben lost sezon 5i bitirmek için bi gayret oturdum ama yorgunluktan uyuyup kalmışım koltukta. beni uyandırıp yatak odasına yolladı, yatağın altındaki bazadan bi yastık, bi çarşaf bi de kendinden kılıflı yorgan çıkarıp verdim, küçük odadaki kanepeye gitti yerleşmeye.
sabah yorgun kalktım. bitmemekte direnen lavaşlara iki dürüm yapıp tost makinesinde ısıttım. birini ona bıraktım, diğerini sarıp çantama attım ve işe geldim. günüm nasıl geçecek bilmiyorum ama içimden bi ses, yine pek tadım olmayacağını söylüyor...
herkese güzel bi gün dilerim. yayınımıza gelişmelerle devam edeceğiz...

9.06.2009

şen dulun anıları, 1.gün

herkese günaydııııın :)
dün akşam itibariylen, dul namzeti olarak karşınızdayım arkadaşlar. görseniz nasıl bi sakin, nasıl bi medeni ayrıldık. demek ki evlenmek kadar boşanmakta da anlaşma önemliymiş :) detaylarla canınızı sıkmayayım (yalannnnn, yalaaaaannn ben bayılırım detaylarla can sıkmaya, ama bu defa vercek detayım yok) birbirimizi sen şunu yaptın ben bunu ettim diye suçlamakla bi yere varamayız, dönüp dolaşıp geleceğimiz yer uzlaşamadığımız ve yaptıklarımıza rağmen huzuru bulamadığımız, dedik nihayetinde.
- var mı çözümün? (bunu soran benim)
- yok. senin var mı?
- yapıcı bi çözümüm yok.
- yıkıcı bi çözümüm mü var?
falan gibi birbirini izleyen saçma sapan bi sorular silsilesini müteakip benim ağzımdan boşanma lafı çıktı, o da sağolsun kırmadı beni evet dedi. sonra ben eski günlerdeki gibi (ki çok yakında yine herzamanki gibi halini alacak) sırt çantamı açıp içine ctsye kadar idare edecek miktarda don-çorap, 3-4 tane t-shirt, pijamalarım, diş fırçam, parfümüm, rexona stickim, boksör dişliğim ve şarj aletimi de alıp kocamı yanaklarından öpüp evden çıktım.
biraz dolaştım, yürümek iyi geldi. yaz akşamları manasızca gezinmeyi hep sevmişimdir, zihnimi boşaltır, iyi gelir. geldi yine :)
yol üstünde gördüğüm bi mini marketin çağrısına daha fazla dayanamayıp canına yandığım kısa winston box ve bi de kibrit aldım. toto'cuğumun verdiği fareli çakmağım öbür çantamın gizli gözünde kalmış, 11 aydan sonra ilk sigaramı onunla yakmamak canımı sıktı biraz ama cts eve gidicem eşya almaya, o zaman alırım yanıma. tabi cts gelmeden ölebilirim ya da g*t korkusundan bi daha içmeyebilirim ki bu ömrümü uzatır kanaatindeyim. neyse, sigaramı tüttüre tüttüre yürüdüm, abimi aradım sonra. panikledi, ben her ne kadar sakinleştirmeye çalıştıysam da "kapat, ben seni 5 dk sonra arıyorum!" deyip telefonu yüzüme kapattı. eşiyle beraber aile ziyaretindelermiş, ulan daha kendi annem-babam duymadan cümle alem öğrenecek yapmayın etmeyin demeye kalmadı, babam aradı! ne zaman bi halt karıştıracak olsam arar zaten, poposunda var galiba bi 6. his düğmesi ama konumu itibarıyla algılar düşük biraz, çünkü "bak ne diycem hihohahahahah..." tadında görüşmeler yaparız hep. bu defa da öyle oldu, çok şükür annemin yokluğundan olabilecek en şaraplı şekilde faydalanıyor da, arka plandaki araba ve insan seslerini farketmedi.
okulumun aşağısından uzanan, gençliğimin büyük kısmını alt tarafındaki 2. el kitapçılarda geçirdiğim olgunlar sokaktan aşağı yürürken (aslında i.melih belediye sınırlarını zapt ettiğinden beridir ankara'da .. sokak diye bi yer kalmadı, amcama kötü çağrışımlar yaptığından mıdır nedir .. sokağı oldu her yerin adı. bunca zamandır şu herifi indiremediniz ya o koltuktan, kafanıza s*çam ankaralılar) ıslak toz kokusu aldım. hani yağmur yağar da kokar ya, onun gibi. esnafın biri dükkanının önünü yıkadı herhalde, diye düşünerek geçerken bi baktım, sokağın en eski binalarından birini yıkmışlar. zemin katında arka bahçesinde de masaları olan sakal sahaf cafe diye bi yer vardı. sahibi anarşik sakallı, ince uzun, kavruk bi kitapçıydı. duvarlarda eski raflar, raflarda mis gibi kokan eski kitaplar, bahçede kedi encükleri... bazen ders çalışmaya, bazen kitap okumaya, bazen de satranç oynamaya giderdim oraya. bi defasında çocukluk arkadaşım wolk, kız arkadaşı tarafından iki masa ötemde terk edilmişti, kız gidince de "taze terkedildim abi, bi sandalye çekeyim mi?" diye bizim masaya gelmişti... hey gidi sakal, sen de yoksun artık ha...
yürümeye devam ettim. nicedir bu saatlerde yalnız ve sırt çantalı olmamışım sokakta, benim için ankara'da genç olmanın sembolü olan bikaç yerden biri yıkıldı diye tadımı kaçıracak değilim ya... yolda bi reklam afişi gördüm, çok güldüm. hangisiydi unuttum, şu yeşil sermayeli, faize kirazlı basmadan fistan dikip kar payı diye veren bankalardan biri ilan vermiş, "paranız boş durmasın, çalışsın çoğalsın" diye. yeşil zemin, yazılar beyazdı galiba akşam karanlığında gördüm yalancı çıkmayayım şimdi, afişin orta yerinde altın bi tavşan, hemen arkasında da yavru altın tavşan! yuh len, faiz vermek haram da tavşan gibi üremekten çağrışımlı reklam çok mu makbul yani? bence o da haram sayılmasa bile mekruh falan olmalı.
* bilmeyenler için not: mekruh alenen yasaklanmadığı halde dinen hoş bakılmayan şey demek, bi nevi tu kaka yani.
** bilmeyenler için not 2: tavşanlar sevişgen hayvanlardır, erişkin bi dişi yılda 6-8 defa bıdık tavşanlarını sıraya dizebilir. her batında 6 yavru ortalamasıyla çalışırlar. yani tam başbakanımıza göre bi vatandaş modelidirler.
abimler geldi, beni her yerel ankara kanalının haber bültenleri için halkın burnuna mikrofon soktuğu kızılay'ın göbeğinden alıp eve götürdüler. evlerinde de yiyecek bi şey yokmuş, yoldan acılı lahmacun aldık, epeydir bu kadar güzelini yememiştim iyi geldi. yalnız porsiyonlar biraz büyükmüş, 2.yi bitiremedim ve kendimden utandım.
çok şaşırdıklarını eklemeden geçmeyelim. özellikle bizim gelin (kendisini laaayynn geliiiiğğğnnn diye severim, sağolsun o da bana benzer huyca ve jargonca, kızmaz bu yüzden) inanamadı. dediğine göre hayatı boyunca eşine benim gibi bakan birini daha görmemiş. gözlerimde herhangi bi evlilikte eşler arasında hiç görmediği, sevgiden öte aşk-tutku-bağlılık karışımı bambaşka bi şey varmış ve bizim hep çok mutlu olduğumuzu düşündüğü için şimdi işlerin nasıl olup da bu hale geldiğine anlam veremiyormuş. haklı tabi, kimsenin yanında yemedik birbirimizi hiç. gerçi arada o beni ısırdı ama ben 3. şahısların yanında onu mahçup etmemek için duymazdan geldim. neyse, geçmiş gün...
şimdi... şimdi ne olacak? aklımda bi dolu düşünce. öncelikle ankara'dan yıldırım hızıyla ayrılmak gerek. buraya zaten onun için döndüm, ki onunlayken bile 1 gün olsun iyi ki döndüğümü düşünmüş değilim, bu saatten sonra da kalmanın anlamı yok. taraflar anlaştığı zaman mahkeme bile olmadan 1 hafta içinde olayı bitirmek mümkünmüş. adli tatil de 1 ağustosta başlıyormuş. ağustosa kalmadan icabına bakmak gerek, es kaza askere gider falan sonra en az 6 ay bu dönecek de benim soyadı sayım azalacak diye bekle dur. bir an önce eski soyadımla, daha doğrusu sonundaki kuyruk atılmış ismimle istanbul'a dönüp iş aramaya başlamam gerek. 1 senedir resmi-özel tüm yazışmalarımı e.b.ç. diye imzaladım, şimdi e.b. olarak ne kadar dikkat çekeceğini ve standart türk dallamalarının yaratacağı sıkıntıları düşünün. hele şirkette alıp yürüyecek dedikoduları... rezalet! ama boşanmanın iyi tarafları da var, mesela anne-baba sayım yine yarı yarıya azaldı, bence bu süper bi şey. bayramlarda daha az insan aranacak, ziyarete gitmedin diye daha az küsülecek, daha az anne-baba hastalanacağı için daha az üzülünecek vs... nasıl, düşününce siz de kuş gibi hafiflediğinizi hissetmediniz mi :)
tabi ev bulma, 3-5 parça eşya alma vb sıkıntılar olacak... ne yapalım, o da kendimi geri almamın bedeli olsun. zaten o kadar şahane bi insan modeliyim ki bu bedel benim için az bile, yani nerden baksanız kardayım ;)
yazarım gelişmeleri. beni merak etmeyin. gece çok güzel uyudum, sabah rahat uyandım. iyiyim şimdilik, bakarsınız yarın öbür gün kocam beni bi tenhada yakalar bacağımdan falan vurur o zaman haber veririm merak edersiniz. hadin öpenziiiiiiii...
*yazının son notu: şaka len şaka, yapmaz merak etmeyin :)

8.06.2009

yeni bir hafta, yeni bir başlangıç... mı olacak?

cuma akşam iş çıkışı halin altını üstüne getirip elim kolum ziyadesiyle ağır bilumum mezelik malzeme ile evin yolunu tutuyorum. kötü bi haftanın sonuna çok şükür yaklaşırken, kötü bi akşamla devam ediyorum. cumartesi akşama sınıf arkadaşlarımız gelecek, çiğköfte yapıp bol mezeli bol yeşillikli rakı sofrası kuracağız. eve giriyorum, konuşmadan yemek yapıyorum, yardım etmiyor, konuşmadan yiyoruz.
ertesi sabah onun alarmıyla uyanıyorum, duymazdan gelip kafamı yastığa gömüyorum. kafamda binlerce soruyla uyumaya çalışıyorum, akşama nasıl hazırlanılacak, daha temizlik yapılacak, giderken beni öpecek mi, önce piyazı mı yapsam da tadını çekse iyice yoksa tatlıyı mı yapıp buzluğa atsam da kalıpta donsa, patlıcanları akşama doğru közlesem de geldiklerinde kokuyu alıp iyice iştahları mı açılsa, her şey masal mıymış, buz kalıplarını doldurmuş muydum, ya konuşmadığımızı anlarlarsa, süzme yoğurt yeter mi ki, ayrılırsak nereye giderim...
sonra uyuyorum, kapının kapanma sesiyle irkiliyorum. öpmeden çıkıp gidiyor (iyi madem, pazartesi sabahı da ben onu öpmeden çıkarım) aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim, uykuya kaldığım yerden devam edebilmenin hayalleriyle debelenirken kapının açılma sesini duyuyorum. dönüp bakmıyorum. aaa, yorgan açılıyor, gelip yatıyor. ne kadar uzun uyumuşum meğer, saat 2 olmuş demek ki... telefonumu alıp bakıyorum, daha 9:12, bu da ne demek şimdi? bi de mesaj gelmiş, bizimkilerden biri akşam katılamayacağını söylüyor.
- hepsini ara, gelmesinler!
- neden geldin sen?
- hastayım, gidemedim, kustum yolda. eve zor döndüm.
iyi, bi bu eksikti. ne zaman sevdiğim birileri gelecek olsa ya da ben gidecek olsam hastalanır zaten. özel istidadı var, başı ağrımasa beli tutulur, faranjiti azmazsa sinüsleri tıkanır, reflüsü gece uyumasına izin verirse gün içinde mutlaka sinirlenip iştahını kaçıracak başka şey bulur... hastalık hastası! sevmiyorum sürekli sürünen hallerini, bugün, hayır bu hafta, hayır bu aralar hiçbir şeyini sevmiyorum, tahammül edemiyorum. varlığı bile canımı sıkıyor...
arkadaşlara haber veriyorum, üstüme battaniyeyi çekip salondaki koltuğa tv karşısına kıvrılıyorum. öğlene kadar uyumaya çalışıyorum, uyurken düşünmek zorunda değilim çünkü. rüyalarım bile saçma sapan ve ben her defasında sıçrayarak ve yorgun uyanıyorum, üstelik boynum da ağrımış.
kalkıp hem ona hem kendime tost yapıyorum bazlama arasına beyaz peynirle. benimkinde taze nane de var, o domatesli sever ama şimdi midesine dokunmasın. yemeyeceğini söylüyor, soğuk soğuk terlemiş, termofor önerimi reddediyor, sinirlenip çıkıyorum odadan. ne hali varsa görsün.
kendi tostumu yiyorum, onunkini kurumasın diye tabağıyla poşete koyuyorum. ara ara gidip yokluyorum, artan zamanlarda bu kadarına isyan eden bedenimin verdiği tepkilere inat uyumak için zorluyorum kendimi. başım çatlayacak gibi ağrıyor, sonunda bedenim kazanıyor, gözüm açık yatmaya devam ederek kendimce intikam alıyorum. ayran yapıyorum, belki bulantısını bastırır diye, hem de tostunu kuru kuru yemesin zaten kustu boğazı acır şimdi. ayranı içiyor, tostunu gene yemiyor. bi de fırçalıyor beni o halinde, içimden b*k yemesini söyleyip hışımla çıkıyorum odadan, bikaç saat gitmiyorum bakmaya.
arada 2 defa salona geliyor, 80lik dedeler gibi ayaklarını sürüyerek yürüyüşüyle inleyerek oturuşu sinirlerimi bozuyor. her hastalanışında bunu yapışı, kendini bu bırakışı... allahım bu adamla hayat nasıl geçer! kapıyı çarpıp gitmek istiyorum, ilerlemiş saate rağmen pijamalarımla oturmaya ve kendimden nefret etmeye devam ediyorum.
çorba yapıyorum, tel şehriye, bol salçalı bol şehriyeli az maydonozlu, sevdiği gibi. kokusundan midesi bulanmış paşamın, yemiyor. kendime dolduruyorum bi tabak, bu arada akşam olmuş, iyi geldi bu çorba havalar ısındığından beri yapmamıştım, özlemişim.
üstümü değiştirip markete gidiyorum, muz ve yenidünya alıyorum, 1 kutu da kurabiye. yenidünya şaibeli ama muzu kesin yer artık. bu gece bu işi bitirip sabaha iyileşirse ödül olarak da süt ve kurabiye vereceğim. kasiyer kız dertli, ağlamaktan gözleri şişmiş. kuzeninin düğününe gitmesine izin vermemiş patron, zaten 2 kuzeni varmış ve bu tek kızmış. onu kırık dökük cümlelerimle teselli etmeye çalışıp, mutsuzluğum katlanmış halde eve dönüyorum. ilk muzun yarısını yiyor, bol bol su içiyor. nane limon veriyorum, zorla dibine kadar içiriyorum. midesi hala bulanıyorsa, kalan da çıksın rahatlayalım madem. sabaha kadar yatağın başucunda poşetle nöbet mi tutacağız? muzun kalan yarısını müteakip tuvalete koşuyor... yerine geçince yorganın altına termofor koyup eline bi muz daha tutuşturuyorum. bu defa yedikleri içinde kalıyor. çok şükür!
gece annesi arıyor, sonra da abisi. abisiyle konuşmak zorunda kalışım canımı sıkıyor ama telefonun daha fazla çalmasına tahammül edecek durumda değilim. uyanınca aramasını istiyor, bu arada bana ismimle başlayıp ...cığımlı ...ciğimli cümle kurmasına şaşırıyorum.
bütün kanalları sırayla geziyorum, kaçıncı turdan sonra olduğunu hatırlayamamakla beraber lost'a devam etmeye karar veriyorum. açıyorum bilgisayarı, battaniyenin altına gömülüp onu beklemeden izlemeye başlıyorum. 5. sezonun son bölümüne kadar geliyorum, saat ilerlemiş. dişlerimi fırçalayıp, boksör dişliğimi takıp istemeye istemeye yatıyorum.
pazar... bu gün biter mi?
kalkıyor, düne göre daha iyi görünüyor ama tabi kendisine soracak olursam ruhunu teslim etmesine dakikalar kalmış. kahvaltı hazırlıyorum, yine ayaklarını sürüyerek geliyor. çaydanlığı kafasına mı vursam?..
çiğköfteleri dürüm yapmak için alınmış 2 paket lavaştan birini açıp, 1 ona 1 kendime ısıtıyorum, yarısını yemiyor. iştahı hala yok ama balkona çıkıp sigara içebilecek kadar sağlıklı olması dikkatimi çekiyor. susuyorum. belki de kıskançlık bu yaptığım, benim içemeyişim ve onun bana zarar vermemek için yaz-kış balkonda da olsa içişini kıskanıyor muyum? evet! bugün 1 dalcık olsun sigaraya o kadar ihtiyacım var ki... lanet olsun size ciğerler!
bugün daha zor geçeceğe benzer, çünkü odaya dönmeye pek niyeti yok. salonda koltuğun iki uzak ucuna ilişiyoruz. evdeki tek ses tvden, sokaktan gelen gürültüleri saymıyorum. sonra dolaba tıkıştırdığım malzemeler geliyor aklıma, bi yerinden başlamak lazım deyip mutfağa dönüyorum.
ortalama bi kuzuyu 1 hafta beslemeye yetecek kadar yeşilliği, ortalama bi filin 2 günlük su ihtiyacını karşılayacak kadar su tüketerek yıkıyorum. tarımın topraksızı ne zaman yapılacak? ya da bu kadar kıvırcık olmayan kıvırcık ne zaman yetiştirilecek? saatlerim leğenleri doldurup boşaltmakla geçiyor, ellerim buruşuyor, sürekli öne eğilip hafiye gözlerimle saplara doğru saklanan çamur ve böcükleri aramaktan belim ağrımış, canım sıkılmış. yanıma geliyor, irkiliyorum varlığını farkedince.
- sen bana kızdın mı?
- (hayır, sadece hayatıma hiç girmemiş olmanı diliyorum bu günlerde) hastalandın diye kızdığımı mı sanıyorsun?
- kızgın görünüyorsun
- değilim! (salak! korkak! sıralasana şimdi günlerdir içine kurduğun cümleleri... yapamazsın... onu incitip kırmaktan değil, varacağı yerden korkuyorsun. çok safsın! bi gün buraya varacağını bilerek evlendin ve şimdi utanmasan geri geri yürüyeceksin. komik kadın... aptal!)
arada salona gidip oturup sonra mutfağa dönerek, semizotları hariç tüm yeşil zevatın işini bitiriyorum. marul ve roka karışık koca bi leğen salata yapıp, tuzuyla limonunu erkenden ekliyorum, biraz basılsın ki tabağa alabileyim. midesine dokunacak endişesiyle zeytinyağı koymuyorum. önceki akşam görmeyi bile reddettiği çorbasının yarısını içip salatadan da 3-5 çatal alıp parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayla balkonun yolunu tutması, elimin içindeki fosforlu yeşil muhteşem sıvıyı daha da güzel gösteren ince uzun şişeye uzanmasını sağlıyor. biraz da hırsımdan zorlayarak, koca tabak salatayı bitiriyorum.
ortalığı toparlayıp salona geçiyorum. yanında olmaya o kadar isteksizim ki neredeyse ben de ayaklarımı sürümeye başlayacağım, içimdeki tüm mutluluğu yok ettiği yetmiyor gibi, beni bi de yaşlı ve yorgun hissettiriyor. kafamda ayrılık senaryoları, koltuğun uzak ucuna ilişiyorum.
görmeyen gözlerimle ben camdan dışarıyı seyrederken
- kızgın görünüyorsun, diyor. başımı yavaşça ona çeviriyorum, belki kızgın belki ölgün bi bakış fırlatıp cama dönüyorum.
- bana neden kötü davranıyorsun, diyor bu defa.
- (bencil olduğun, beni kendine göre şekillendirmeye çalıştığın yetmiyor gibi hafızan da mı zayıfladı nedir) sen bana nasıl davranıyorsan, ben de sana öyle cevap veriyorum.
- ben sana kötü davrandığım için mi bana kötü davranıyorsun?
- (haklısın, boynuna sarılmam gerekirdi ama) salağın birine ne söylediğimi sana gelip anlatmadım diye, ya da haftada 7 gün çalışma fikrinin beni gerdiğini söylemem yüzünden beni itip kakmana razı olamadığım için böyle davranıyorum. (anladın mı, salak!)
- sen salağın birine ne söylediğini gelip anlatmadığın zaman işlerin buraya varacağını hala öğrenemedin mi?
- (biraz gözünü açtı, palazlandı ya, dil hemen pabuç. tavra bak, daha öğrenemedin mi?' ymiş) sen benim attığım adımın, aldığım nefesin, çizdiğim çubuğun hesabını verecek bi kadın olmadığımı öğrenemedin mi?
cevap yok, kötü kötü bakışıyoruz. o koltuğa yarı uzanmış, yüzü bana dönük olduğu için rahat, bense o sağımda kalacak şekilde oturmaktayım ve ona çevirdiğim başım yüzünden boynum ağrıyor, pes edip kafamı diğer tarafa çeviriyorum, gözünü ilk kaçıran olmayı sevmiyorum oysa. yenik hissettiriyor. evet, eşim dediğim adamla savaşıyoruz, aşk çok uzaklardan gelen serseri bi davul sesi.
aklımda cümleler kovan dolusu eşekarısı, aşağı yukarı vızıldayarak uçuşuyorlar. dayanamıyorum sese, buna eklenen kapının sesi daha da çekilmez kılıyor beynimdeki gürültüyü. kapı beni çağırıyor, üstünde anahtarım "beni alma, dönmeyeceksin nasılsa, sadece çık" diye katılıyor karmaşa korosuna. zihnimde çizgi film köpekleri gibi kafamı silkeleyip susturmaya çalışıyorum onları, işe yaramıyor.
- bu şekilde devam edemeyiz, diyorum başımı tekrar sağa çevirip.
- evet, diyor.
bi süre daha kötü kötü bakıyoruz birbirimize.
- var mı bi çözümün? diyorum yarı alaycı sesimle. yokmuş.
kumandayı alıyorum, tüm kanalları 3 tur geziyorum, sonunda lost açıyoruz. dün gece o uyurken izlediğim bölümleri bi defa daha seyrediyorum. tekrar olmasının verdiği rahatlıkla, o tırnaklarımın kendi rengini sevdiği için sık sık sürmediğim mor ojelerimi getirip, keyifle 2 kat sürüyorum.
gece inatla yavaş ilerliyor ama son bölüme kadar gelmeyi başarıyoruz. kapatıyorum bilgisayarı, banyoya gidip dişlerimi fırçalayıp dişliğimi takıyorum. her sabah sabunla yıkamama rağmen silikon oluşu yüzünden tuhaf bi şekilde kokuşu beni rahatsız ediyor ama takmadığımda dişlerimi o kadar gıcırdatıyorum ki bazen ben bile uyanıyorum, aşınma da cabası. o çoktan sigarasını içip yatmış, elleri ensesinin altında kenetli tavanı seyrediyor. kendi tarafımdan hızlıca giriyorum yatağa, yüzüne bakmadan "iyi geceler" dedikten sonra sırtımı dönüp cırtcırtlı lambama uzanıyorum, oda kararıyor.
aklımda düşünceler kaynaşmaya başlıyor. kızıyorum kendime hazır konu açılmışken neden konuşmadım sanki diye. nedeni o, biraz da benim kararsızlığım aslında.
o, çünkü hiçbi tartışma başladığı noktaya yakın bile bitmedi bugüne kadar ve benim bu defa savaşacak halim, savaşmaya isteğim yok.
benim kararsızlığım, çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.
uyuyana kadar yatakta dönüp duruyorum, o sessiz yatıyor. biliyorum ki uyumadı, yoksa nefes alışı değişirdi, bi de kıpırdanmaya başlardı çoktan. o da düşünüyor. biliyor mu gitmek üzere olduğumu? gideyim mi istiyor, onun için mi bu acımasız bu saçma talepleri sıralaması? o da mı pişman benim gibi? belki onun da gizli bi blogu vardır, benden, olduğum kadından olmadığım sümsükten nasıl da nefret ettiğini anlattığı. amazon yazılı kişisel iletimi gördüğü gün kendi iletisini amazoncu yaptığına, o gün arkasına bakmadan kaçmadığına pişman mıdır şimdi?
neyi bekliyorum ki diye uyanıyorum sabah. o askerden dönünce ne değişecek? beraber yaşadığımız günlerde evlendiğimizde rahatlayacağı için düzeleceğini sandığım, evliliğimizin 2. ayı dolmadan afganistan'a gittiğinde dönünce geçer dediğim, dönüp işten çıkarıldığında işe tekrar başlayınca bunların hepsini unutacağız diye kendimi avuttuğum her şey, türk silahlı kuvvetleri'nin sihirli değneğini mi bekliyor yani? peri padişahı mıymış 9. kolordu komutanı? daha neler diyerek çıkıyorum yataktan, sol elimde telefonumun alarmı yeni susturulmuş, saat 06:15.
neyi bekliyorum? askerden döndüğünde ne değişecek? ben fazladan 6 ay ya da 12 ay kaybetmiş olacağım. bana zaten 5 seneye maloldu, şimdi, 30 yaşımda evsiz, eşyasız ve işsiz olarak (burada daha fazla kalacak değilim) her şeye tekrar başlamak zorunda olacağım. bütün bunları neden 1 sene daha yaşlanmışken yapayım? düzelecekse düzelsin bitecekse bitsin. bitmesi için 1 sene beklenir mi? beklenir mi?
akşam olsun... konuşacağım.
kendime tost yapıyorum, ona dolaptan muz çıkarıyorum. giyeceklerim kolyeme kadar salona taşınmış akşamdan. hızlıca hazırlanıp, onu öpmeden çıkıyorum. erken çıkmışım, ölüm yokuşunun başında sağda bekleyen kadın yok, dökünük çocuk da, sayemde kitap okumaya başlayan gözlüklü adam da. dolmuştan inip yürümeye başlıyorum, nemrut hırdavatçı açmamış bile kapısını, ben dükkanın önünden geçerken elinde anahtar destesi karşı kaldırımdan geliyor.
şehir yeni uyanıyor, saat 07:15, servisi bekliyorum, göz pınarlarımda çıkmak için mücadele veren sinir yaşları, dişlerimi sıkıyorum. servis geliyor, biniyorum.
akşam olsun... konuşacağım...

5.06.2009

tadım olmayınca

yazamıyorum da... iki gündür keyifsizim. hera için bi yazı yazmaya başladım, uzadı da uzadı destan oldu mübarek ama bitiremedim... ilhamiciğimden yardım istedim, sağolsun kırmadı beni ama ben gene de yazamadım. içimden gelmedi mi çıkmıyor işte. çıkan var da, neşeli değil pek.
tadım kaçık çünkü gucamlan bu ara iyi değiliz. bikaç gündür evde gereksiz bi gerilim var. bunda fayans ustasının geleceği akşam, 1 senelik bıkkınlık neticesinde alttan almaya boşverdiğim bi mevzuda dişlerimi göstermiş olmamın katkısı var mıdır bilemiyorum. varsa da iyi yapmışım dişlerime sağlık! haketmişti...
hep kadınları suçlarlar, sevgilisini ya da eşini değiştirmeye çalışıyor, her şeyine müdahele edip bıktırıyor... e adam da sonunda kaçar tabi, onu olduğu gibi kabul eden birini bulur... diye. b*k yemeyiniz efendim, aynısını erkeler de yapıyor işte. beni olduğum gibi kabul edecek birini aramak ya da bulunca duygusal bağ kurmak niyetinde değilim, yanlış anlamaya meyledenler banyoya kadar yürüyüp yüzlerine bi su çarpsın, gelsin.
nedir yani bu şimdi? sen bana olanca deli halimle aşık ol, güçlü kadın isterim de, kendi ayaklarının üstünde kimseye ihtiyaç duymadan duruşuna hayranım de, yaptıklarıma bayıl, blogumun hastası ol... düzenimi boz, tam işimi gücümü yoluna sokmuşken borçlarım kapanmış elime adam gibi para geçmeye başlamış, hayatım rayına oturmuşken her şeyin içine et, beni bu yaşımda sıfırdan başlamak üzere allahın ankarasına getir. evlendikten sonra da hanım hanımcık, paylaşım pıtırcığı, her haltı alttan alan attığı adımı haber veren, evden işe bi hayat süren, kocasının dibinden ayrılmayan ve bundan kati surette şikayetçi olmayan ve bütün bu koşullarda mutlu olabilecek bi kadın yaratmaya çalış! bu arada bloguma karış, arkadaşlarıma b*k at, istanbul'la iplerimi koparmaya çalış ve kabul ettirebildiklerinle hiç yetinmeyip hep daha çok iste! yeter be!
evet, aşık olduğum adamı öldürmenin hayalleriyle yaşadığım dönemlerden birindeyim ama bence hiç de haksız değilim. bunları onunla konuşmak yerine size yazıyorum çünkü laftan anlamıyor, 1 seneyi geçtik uzlaşamıyoruz. ben sonunda dırdırından bıkıp tamam be, tamam diyorum, gittiği yere kadar idare ediyorum... gibi bi düzen kurmuştuk, bozdum şimdi düzeni. hoşuma gitmeyen şeyi eşim bile olsa başkasının gönlü olsun diye yapacak, huzur bozulmasın diye haklı haksız her şeyi alttan alacak, gün boyunca aldığı nefesin çizdiği çubuğun hesabını verecek, önemli önemsiz her kararda birilerine danışacak, munis, sabır sınırları ölçülememiş bi kadın değilim, olmak zorunda da değilim. hiç olmadım, olmadığım halimle sevildim. ama şimdi o halimle seven adam deli fişek bi kadın istemediğini söylüyor bana! o zaman deli fişek bi kadınla evlenmeseydin demek istiyorum... tutuyorum hala... biriktiriyorum... ne zaman ve ne şekilde patlayacağımı bilmiyorum...
nefes alacak yerim olsun istiyorum, kendi başıma yapmayı sevdiğim şeyleri kendi başıma yapabileyim istiyorum, bi şeye heveslendiğim zaman "sen ne zaman değişeceksin?" sorusunu duymamayı ve o soruya olanca aksiliğimle "hiçbir zaman!" yanıtını vermek zorunda kalmamayı istiyorum... olmuyor. renklerimi istiyorum, o beni griye hapsediyor. kendimi geri istiyorum. bi adama yapışık yarım insan olarak değil, bi adamı seven ve onunla hayat paylaşan tam halimi istiyorum...
bugün çok ama çok mutsuzum...