cuma akşam iş çıkışı halin altını üstüne getirip elim kolum ziyadesiyle ağır bilumum mezelik malzeme ile evin yolunu tutuyorum. kötü bi haftanın sonuna çok şükür yaklaşırken, kötü bi akşamla devam ediyorum. cumartesi akşama sınıf arkadaşlarımız gelecek, çiğköfte yapıp bol mezeli bol yeşillikli rakı sofrası kuracağız. eve giriyorum, konuşmadan yemek yapıyorum, yardım etmiyor, konuşmadan yiyoruz.
ertesi sabah onun alarmıyla uyanıyorum, duymazdan gelip kafamı yastığa gömüyorum. kafamda binlerce soruyla uyumaya çalışıyorum, akşama nasıl hazırlanılacak, daha temizlik yapılacak, giderken beni öpecek mi, önce piyazı mı yapsam da tadını çekse iyice yoksa tatlıyı mı yapıp buzluğa atsam da kalıpta donsa, patlıcanları akşama doğru közlesem de geldiklerinde kokuyu alıp iyice iştahları mı açılsa, her şey masal mıymış, buz kalıplarını doldurmuş muydum, ya konuşmadığımızı anlarlarsa, süzme yoğurt yeter mi ki, ayrılırsak nereye giderim...
sonra uyuyorum, kapının kapanma sesiyle irkiliyorum. öpmeden çıkıp gidiyor (iyi madem, pazartesi sabahı da ben onu öpmeden çıkarım) aradan ne kadar zaman geçtiğinin farkında değilim, uykuya kaldığım yerden devam edebilmenin hayalleriyle debelenirken kapının açılma sesini duyuyorum. dönüp bakmıyorum. aaa, yorgan açılıyor, gelip yatıyor. ne kadar uzun uyumuşum meğer, saat 2 olmuş demek ki... telefonumu alıp bakıyorum, daha 9:12, bu da ne demek şimdi? bi de mesaj gelmiş, bizimkilerden biri akşam katılamayacağını söylüyor.
- hepsini ara, gelmesinler!
- neden geldin sen?
- hastayım, gidemedim, kustum yolda. eve zor döndüm.
iyi, bi bu eksikti. ne zaman sevdiğim birileri gelecek olsa ya da ben gidecek olsam hastalanır zaten. özel istidadı var, başı ağrımasa beli tutulur, faranjiti azmazsa sinüsleri tıkanır, reflüsü gece uyumasına izin verirse gün içinde mutlaka sinirlenip iştahını kaçıracak başka şey bulur... hastalık hastası! sevmiyorum sürekli sürünen hallerini, bugün, hayır bu hafta, hayır bu aralar hiçbir şeyini sevmiyorum, tahammül edemiyorum. varlığı bile canımı sıkıyor...
arkadaşlara haber veriyorum, üstüme battaniyeyi çekip salondaki koltuğa tv karşısına kıvrılıyorum. öğlene kadar uyumaya çalışıyorum, uyurken düşünmek zorunda değilim çünkü. rüyalarım bile saçma sapan ve ben her defasında sıçrayarak ve yorgun uyanıyorum, üstelik boynum da ağrımış.
kalkıp hem ona hem kendime tost yapıyorum bazlama arasına beyaz peynirle. benimkinde taze nane de var, o domatesli sever ama şimdi midesine dokunmasın. yemeyeceğini söylüyor, soğuk soğuk terlemiş, termofor önerimi reddediyor, sinirlenip çıkıyorum odadan. ne hali varsa görsün.
kendi tostumu yiyorum, onunkini kurumasın diye tabağıyla poşete koyuyorum. ara ara gidip yokluyorum, artan zamanlarda bu kadarına isyan eden bedenimin verdiği tepkilere inat uyumak için zorluyorum kendimi. başım çatlayacak gibi ağrıyor, sonunda bedenim kazanıyor, gözüm açık yatmaya devam ederek kendimce intikam alıyorum. ayran yapıyorum, belki bulantısını bastırır diye, hem de tostunu kuru kuru yemesin zaten kustu boğazı acır şimdi. ayranı içiyor, tostunu gene yemiyor. bi de fırçalıyor beni o halinde, içimden b*k yemesini söyleyip hışımla çıkıyorum odadan, bikaç saat gitmiyorum bakmaya.
arada 2 defa salona geliyor, 80lik dedeler gibi ayaklarını sürüyerek yürüyüşüyle inleyerek oturuşu sinirlerimi bozuyor. her hastalanışında bunu yapışı, kendini bu bırakışı... allahım bu adamla hayat nasıl geçer! kapıyı çarpıp gitmek istiyorum, ilerlemiş saate rağmen pijamalarımla oturmaya ve kendimden nefret etmeye devam ediyorum.
çorba yapıyorum, tel şehriye, bol salçalı bol şehriyeli az maydonozlu, sevdiği gibi. kokusundan midesi bulanmış paşamın, yemiyor. kendime dolduruyorum bi tabak, bu arada akşam olmuş, iyi geldi bu çorba havalar ısındığından beri yapmamıştım, özlemişim.
üstümü değiştirip markete gidiyorum, muz ve yenidünya alıyorum, 1 kutu da kurabiye. yenidünya şaibeli ama muzu kesin yer artık. bu gece bu işi bitirip sabaha iyileşirse ödül olarak da süt ve kurabiye vereceğim. kasiyer kız dertli, ağlamaktan gözleri şişmiş. kuzeninin düğününe gitmesine izin vermemiş patron, zaten 2 kuzeni varmış ve bu tek kızmış. onu kırık dökük cümlelerimle teselli etmeye çalışıp, mutsuzluğum katlanmış halde eve dönüyorum. ilk muzun yarısını yiyor, bol bol su içiyor. nane limon veriyorum, zorla dibine kadar içiriyorum. midesi hala bulanıyorsa, kalan da çıksın rahatlayalım madem. sabaha kadar yatağın başucunda poşetle nöbet mi tutacağız? muzun kalan yarısını müteakip tuvalete koşuyor... yerine geçince yorganın altına termofor koyup eline bi muz daha tutuşturuyorum. bu defa yedikleri içinde kalıyor. çok şükür!
gece annesi arıyor, sonra da abisi. abisiyle konuşmak zorunda kalışım canımı sıkıyor ama telefonun daha fazla çalmasına tahammül edecek durumda değilim. uyanınca aramasını istiyor, bu arada bana ismimle başlayıp ...cığımlı ...ciğimli cümle kurmasına şaşırıyorum.
bütün kanalları sırayla geziyorum, kaçıncı turdan sonra olduğunu hatırlayamamakla beraber lost'a devam etmeye karar veriyorum. açıyorum bilgisayarı, battaniyenin altına gömülüp onu beklemeden izlemeye başlıyorum. 5. sezonun son bölümüne kadar geliyorum, saat ilerlemiş. dişlerimi fırçalayıp, boksör dişliğimi takıp istemeye istemeye yatıyorum.
pazar... bu gün biter mi?
kalkıyor, düne göre daha iyi görünüyor ama tabi kendisine soracak olursam ruhunu teslim etmesine dakikalar kalmış. kahvaltı hazırlıyorum, yine ayaklarını sürüyerek geliyor. çaydanlığı kafasına mı vursam?..
çiğköfteleri dürüm yapmak için alınmış 2 paket lavaştan birini açıp, 1 ona 1 kendime ısıtıyorum, yarısını yemiyor. iştahı hala yok ama balkona çıkıp sigara içebilecek kadar sağlıklı olması dikkatimi çekiyor. susuyorum. belki de kıskançlık bu yaptığım, benim içemeyişim ve onun bana zarar vermemek için yaz-kış balkonda da olsa içişini kıskanıyor muyum? evet! bugün 1 dalcık olsun sigaraya o kadar ihtiyacım var ki... lanet olsun size ciğerler!
bugün daha zor geçeceğe benzer, çünkü odaya dönmeye pek niyeti yok. salonda koltuğun iki uzak ucuna ilişiyoruz. evdeki tek ses tvden, sokaktan gelen gürültüleri saymıyorum. sonra dolaba tıkıştırdığım malzemeler geliyor aklıma, bi yerinden başlamak lazım deyip mutfağa dönüyorum.
ortalama bi kuzuyu 1 hafta beslemeye yetecek kadar yeşilliği, ortalama bi filin 2 günlük su ihtiyacını karşılayacak kadar su tüketerek yıkıyorum. tarımın topraksızı ne zaman yapılacak? ya da bu kadar kıvırcık olmayan kıvırcık ne zaman yetiştirilecek? saatlerim leğenleri doldurup boşaltmakla geçiyor, ellerim buruşuyor, sürekli öne eğilip hafiye gözlerimle saplara doğru saklanan çamur ve böcükleri aramaktan belim ağrımış, canım sıkılmış. yanıma geliyor, irkiliyorum varlığını farkedince.
- sen bana kızdın mı?
- (hayır, sadece hayatıma hiç girmemiş olmanı diliyorum bu günlerde) hastalandın diye kızdığımı mı sanıyorsun?
- kızgın görünüyorsun
- değilim! (salak! korkak! sıralasana şimdi günlerdir içine kurduğun cümleleri... yapamazsın... onu incitip kırmaktan değil, varacağı yerden korkuyorsun. çok safsın! bi gün buraya varacağını bilerek evlendin ve şimdi utanmasan geri geri yürüyeceksin. komik kadın... aptal!)
arada salona gidip oturup sonra mutfağa dönerek, semizotları hariç tüm yeşil zevatın işini bitiriyorum. marul ve roka karışık koca bi leğen salata yapıp, tuzuyla limonunu erkenden ekliyorum, biraz basılsın ki tabağa alabileyim. midesine dokunacak endişesiyle zeytinyağı koymuyorum. önceki akşam görmeyi bile reddettiği çorbasının yarısını içip salatadan da 3-5 çatal alıp parmaklarının arasına sıkıştırdığı sigarayla balkonun yolunu tutması, elimin içindeki fosforlu yeşil muhteşem sıvıyı daha da güzel gösteren ince uzun şişeye uzanmasını sağlıyor. biraz da hırsımdan zorlayarak, koca tabak salatayı bitiriyorum.
ortalığı toparlayıp salona geçiyorum. yanında olmaya o kadar isteksizim ki neredeyse ben de ayaklarımı sürümeye başlayacağım, içimdeki tüm mutluluğu yok ettiği yetmiyor gibi, beni bi de yaşlı ve yorgun hissettiriyor. kafamda ayrılık senaryoları, koltuğun uzak ucuna ilişiyorum.
görmeyen gözlerimle ben camdan dışarıyı seyrederken
- kızgın görünüyorsun, diyor. başımı yavaşça ona çeviriyorum, belki kızgın belki ölgün bi bakış fırlatıp cama dönüyorum.
- bana neden kötü davranıyorsun, diyor bu defa.
- (bencil olduğun, beni kendine göre şekillendirmeye çalıştığın yetmiyor gibi hafızan da mı zayıfladı nedir) sen bana nasıl davranıyorsan, ben de sana öyle cevap veriyorum.
- ben sana kötü davrandığım için mi bana kötü davranıyorsun?
- (haklısın, boynuna sarılmam gerekirdi ama) salağın birine ne söylediğimi sana gelip anlatmadım diye, ya da haftada 7 gün çalışma fikrinin beni gerdiğini söylemem yüzünden beni itip kakmana razı olamadığım için böyle davranıyorum. (anladın mı, salak!)
- sen salağın birine ne söylediğini gelip anlatmadığın zaman işlerin buraya varacağını hala öğrenemedin mi?
- (biraz gözünü açtı, palazlandı ya, dil hemen pabuç. tavra bak, daha öğrenemedin mi?' ymiş) sen benim attığım adımın, aldığım nefesin, çizdiğim çubuğun hesabını verecek bi kadın olmadığımı öğrenemedin mi?
cevap yok, kötü kötü bakışıyoruz. o koltuğa yarı uzanmış, yüzü bana dönük olduğu için rahat, bense o sağımda kalacak şekilde oturmaktayım ve ona çevirdiğim başım yüzünden boynum ağrıyor, pes edip kafamı diğer tarafa çeviriyorum, gözünü ilk kaçıran olmayı sevmiyorum oysa. yenik hissettiriyor. evet, eşim dediğim adamla savaşıyoruz, aşk çok uzaklardan gelen serseri bi davul sesi.
aklımda cümleler kovan dolusu eşekarısı, aşağı yukarı vızıldayarak uçuşuyorlar. dayanamıyorum sese, buna eklenen kapının sesi daha da çekilmez kılıyor beynimdeki gürültüyü. kapı beni çağırıyor, üstünde anahtarım "beni alma, dönmeyeceksin nasılsa, sadece çık" diye katılıyor karmaşa korosuna. zihnimde çizgi film köpekleri gibi kafamı silkeleyip susturmaya çalışıyorum onları, işe yaramıyor.
- bu şekilde devam edemeyiz, diyorum başımı tekrar sağa çevirip.
- evet, diyor.
bi süre daha kötü kötü bakıyoruz birbirimize.
- var mı bi çözümün? diyorum yarı alaycı sesimle. yokmuş.
kumandayı alıyorum, tüm kanalları 3 tur geziyorum, sonunda lost açıyoruz. dün gece o uyurken izlediğim bölümleri bi defa daha seyrediyorum. tekrar olmasının verdiği rahatlıkla, o tırnaklarımın kendi rengini sevdiği için sık sık sürmediğim mor ojelerimi getirip, keyifle 2 kat sürüyorum.
gece inatla yavaş ilerliyor ama son bölüme kadar gelmeyi başarıyoruz. kapatıyorum bilgisayarı, banyoya gidip dişlerimi fırçalayıp dişliğimi takıyorum. her sabah sabunla yıkamama rağmen silikon oluşu yüzünden tuhaf bi şekilde kokuşu beni rahatsız ediyor ama takmadığımda dişlerimi o kadar gıcırdatıyorum ki bazen ben bile uyanıyorum, aşınma da cabası. o çoktan sigarasını içip yatmış, elleri ensesinin altında kenetli tavanı seyrediyor. kendi tarafımdan hızlıca giriyorum yatağa, yüzüne bakmadan "iyi geceler" dedikten sonra sırtımı dönüp cırtcırtlı lambama uzanıyorum, oda kararıyor.
aklımda düşünceler kaynaşmaya başlıyor. kızıyorum kendime hazır konu açılmışken neden konuşmadım sanki diye. nedeni o, biraz da benim kararsızlığım aslında.
o, çünkü hiçbi tartışma başladığı noktaya yakın bile bitmedi bugüne kadar ve benim bu defa savaşacak halim, savaşmaya isteğim yok.
benim kararsızlığım, çünkü ne yapacağımı bilmiyorum.
uyuyana kadar yatakta dönüp duruyorum, o sessiz yatıyor. biliyorum ki uyumadı, yoksa nefes alışı değişirdi, bi de kıpırdanmaya başlardı çoktan. o da düşünüyor. biliyor mu gitmek üzere olduğumu? gideyim mi istiyor, onun için mi bu acımasız bu saçma talepleri sıralaması? o da mı pişman benim gibi? belki onun da gizli bi blogu vardır, benden, olduğum kadından olmadığım sümsükten nasıl da nefret ettiğini anlattığı. amazon yazılı kişisel iletimi gördüğü gün kendi iletisini amazoncu yaptığına, o gün arkasına bakmadan kaçmadığına pişman mıdır şimdi?
neyi bekliyorum ki diye uyanıyorum sabah. o askerden dönünce ne değişecek? beraber yaşadığımız günlerde evlendiğimizde rahatlayacağı için düzeleceğini sandığım, evliliğimizin 2. ayı dolmadan afganistan'a gittiğinde dönünce geçer dediğim, dönüp işten çıkarıldığında işe tekrar başlayınca bunların hepsini unutacağız diye kendimi avuttuğum her şey, türk silahlı kuvvetleri'nin sihirli değneğini mi bekliyor yani? peri padişahı mıymış 9. kolordu komutanı? daha neler diyerek çıkıyorum yataktan, sol elimde telefonumun alarmı yeni susturulmuş, saat 06:15.
neyi bekliyorum? askerden döndüğünde ne değişecek? ben fazladan 6 ay ya da 12 ay kaybetmiş olacağım. bana zaten 5 seneye maloldu, şimdi, 30 yaşımda evsiz, eşyasız ve işsiz olarak (burada daha fazla kalacak değilim) her şeye tekrar başlamak zorunda olacağım. bütün bunları neden 1 sene daha yaşlanmışken yapayım? düzelecekse düzelsin bitecekse bitsin. bitmesi için 1 sene beklenir mi? beklenir mi?
akşam olsun... konuşacağım.
kendime tost yapıyorum, ona dolaptan muz çıkarıyorum. giyeceklerim kolyeme kadar salona taşınmış akşamdan. hızlıca hazırlanıp, onu öpmeden çıkıyorum. erken çıkmışım, ölüm yokuşunun başında sağda bekleyen kadın yok, dökünük çocuk da, sayemde kitap okumaya başlayan gözlüklü adam da. dolmuştan inip yürümeye başlıyorum, nemrut hırdavatçı açmamış bile kapısını, ben dükkanın önünden geçerken elinde anahtar destesi karşı kaldırımdan geliyor.
şehir yeni uyanıyor, saat 07:15, servisi bekliyorum, göz pınarlarımda çıkmak için mücadele veren sinir yaşları, dişlerimi sıkıyorum. servis geliyor, biniyorum.
akşam olsun... konuşacağım...
