7.07.2011

arkası yarın, belki yarından da yakın...

çiziktirmiş işte bi şeyler, carlos senden çok bahsetti falan filan... o günler tam da muzo'nun hastalandığı günler. sonra kaybettik muzo'yu. bana o kadar destek oldu ki. günlerce mailleştik. o anlattı ben anlattım, ben ağladım yazarken o ne yaptı bilmem, muhtemelen o da ağlamıştır. eşini kaybetmişti. hamileymiş, kalp krizi geçirmiş, hollanda soğuk memleket malum kışı da sert, karda kıyamette hastaneye yetişememişler... çok sevilen bir arkadaşla insanın eşi bir olur mu, elbet olmaz ama beni anlamıştı, ben de onu anlamıştım kendimce. yakınlaştık.
2 hafta sonra istanbul'a geldi carlos'la beraber. cuma akşamıydı, iş çıkışı koşarak eve attım kendimi, fiktoş'la iki yerden harıl harıl temizliğe giriştik. ev cilalandı parladı, sonra hızlıca bi duş aldık, tam ben giyinirken aradılar, köprüyü geçiyorlarmış. telaşla evden çıktık, havaş'ın taksim durağına gittik. 2 haftada yüzlerce mail yazdığım adam kırmızı çekçekli valizi, kel kafası, gülen yüzü ve valizinden daha kırmızı yanaklarıyla karşımda eli ayağına dolanmış haldeydi. türk usulü selamladım onu, önce elini sıkıp sonra yanaklarını öptüm yani. 
oteline yürüdük valizini bırakmak için. gece uzundu, yük istemiyorduk ama otelde de bizi bekleyen bi süpriz vardı: odasını su basmış! evet, taksim'in göbeğinde bir otelde, kalorifer sistemi bozulmuş ve sadece ama sadece benim vatandaşın odasında tesisat patlamış, odayı su basmış. yarına kadar oda temizlenip kullanılır hale getirilecekmiş, ne yazık ki otel doluymuş, bu gece malesef orada kalamazmış. ama bunlar grup otelmiş ve karaköy'de başka bi otellerinde oda ayarlamışlar, bu gece orada konaklayıp yarın da kendi odasına geçebilirmiş. kabul etmedik, gecenin köründe karaköy'e git bunu bırak, beşiktaş'a dön, sabah kalk git karaköy'e bunu al taksim'e geri getir... bu gece bizim evde kalsın, yarın otele geçer, dedi fiktoş, tamam, dedim.
otelin emanetine joaquin ve carlos'un valizlerini bırakıp istiklal'e yürüdük. yemek yedik, barları gezdik. türk müziği diye tutturdular, bizim bile tahammül edemediğimiz kabus notalarla intihara meyletmesinler, bari 45lik'e gidelim dedik, allahım önünde bi kuyruk sanırsın ki içeri giren 100. kişiye çeyrek altın takacaklar! ulan burası bizim rutubet içinde yüzen, resmen tuvalet kokan 45lik değil mi? neyse, vazgeçtik, şimdi ismini hatırlamadığım, hatta daha önce de hiç gitmediğim başka bi bara gittik yine eski türkçe pop falan çalan.
bar eski bikaç katlı binalardan birine kurulmuştu, 3. kata sol tarafa oturduk. cam kenarında öpüşüp koklaşan bi çift, sağda bi koridor ve bar, koridorun sonunda da yine bizimki gibi ahşap zeminli ufak bi oda vardı. birer bira söyledik, sohbete daldık. sonra sohbet bölündü, joaquin (adı da uzun körolasının, kısaca j diyelim bundan sonra) türk usulü göbek dansı isterim diye tutturdu! o arada acaip bi şey çalıyor, koridorun sonundaki odadan halay çekerek bi grup bizim odaya geldi ve geri gitti. sonra erkin koray çalmaya başladı, sonra da oynak bi şey daha. ısrara dayanamayan civatası gevşek bünyem bunu elinden tuttu, kaldırdı göbek atmaya. al sana turkish belly dance! başladık karşılıklı kıvırmaya... öyle olmaz, o kadın hareketi, erkek böyle oynar... dedimse de dinletemediğim vatandaş bi yandan beni taklit ederek kıçını başını sallayıp bi yandan da "carlos bak, dans ediyorum ehi ehi" şeklinde sevinmekteydi, sonunda bitti de oturduk yerimize. belki sadece 3-4 dakika sürmüştü ama ben kan ter içinde kalmıştım artık nasıl bi çalkaladıysam, birama saldırdım. koca bi yudum alıp j'ye döndüm, öğrendin mi diye sormama fırsat kalmadan parlayan gözleri ve sırıtan koca ağzıyla eğilip beni öptü!