9.07.2011

devam ediyoruz...

hiç sıkmadı beni, boğmadı. hafta içi hemen her akşam başka planımız yoksa skypeda buluştuk, cuma ve cts birer mail atıp arkadaşlarla dağıtmaya çıktık, pazarları akşamüstü yine skypeda buluştuk. bazen buluşmadık, "neden?" diye sormadık, "neredeydin, kiminle ne halt ediyordun?" demedik. zaten kimseyle de bi halt etmedik, ben etmedim yani, onun da etmediğinden eminim.

her ay geldi beni görmeye, kuyruk hastanede yatarken 3. ayımızı kutladık, önce çapa'ya ziyarete sonra vedat milor'da izlediğim burgazada fincan cafe'ye... kuyruk'la refakatçi kaldığım her haftasonu akşamları aradı beni, kuyruk'u sordu, onun için mumlar yakıp dua etti, bana moral verdi. bazı günler kuyruk'un durumu kötüleşti, kan bulmakta zorlandığımız zamanlar oldu, tahlilleri borumbok çıktı bazen, hüngür hüngür ağladım...  kırık dökük cümlelerle de olsa, sesi de titrese teselli etti beni. yanımda değilken bile güç verdi. tam da olması gerektiği gibi bi sevgiliydi...

bayram geldi. kuyruk hala hastanedeydi, biletler çoktan alınmış otel rezervasyonları yapılmıştı. son güne kadar düşündüm iptal etsem mi diye, kuyruk "abla iyiyim ben"dedi, atladık uçağa fiktoş'la, düştük hollanda yoluna...

3 gün hollanda, sonra doluştuk arabaya fiktoş-carlos-j ve ben, istikamet fransa... hani eiffel'in önündeki fotoğraf vardı ya, onu ve daha bi sürüsünü çektik, sonra çıktık kuleye. yıllarca gülmüştüm insanlara, "altı üstü bi demir yığını len, ne var bu kadar abartacak?" diye, halt etmişim meğer. fotoğrafları değil evet, ama kendisi... eiffel yine metal yığınıydı ve o kadar güzeldi ki... belki de dini bütün bi zat-ı muhterem okuyup üflemiştir zamanında her gören aşık olsun diye ne bileyim, içimde garip bi hayranlık duydum. gökyüzüne yükselirken incelişi, bi kadının bel kıvrımı gibi sanki. tırmanırken (asansörle elbette, yaya çıkacak kadar da kafayı yemedik ve hayran olmadık yani) farkettim, her şey o kadar düzenli ve o uzaktan baktığımız metal kolonlar o kadar simetrikti ki, sanki eiffel yaşıyordu ve biz onun iskelet sistemi içinde gezintiye çıkmış misafirlerdik.

tepede manzara inanılmazdı. ben ağzım açık oradan oraya koşar ve ardı ardına paris fotoğrafları çekerken ekip dağıldı, fiktoş ve carlos'u kalabalıkta kaybettik. farkettiğim an j'i kolundan tutup sürükledim, kaçırmamamız gereken bi an vardı, kaçırdık.

carlos'un ağzı biraz gevşektir, fiktoş'a evlenme teklif edeceğini bana önceden söylemişti. her ne kadar ben sırrını saklasam da, ağzı tahayyül edebileceğinizden daha da gevşek olduğundan fiktoş'a da söylemiş şapşal. fiktoş da bana sordu, ben buna karşı jest olarak ne yapayım, diye. kabul edeceksen yüzükleri al, dedim. aldı. hatta yine tavsiyeme uyarak, yüzüğün carlos'un parmağına denk gelmemesi ihtimaline karşı bi de zincir aldı ki parmağına uymazsa zincire takıp kolye gibi boynuna assın ve sonra birlikte seçsinler alyansları...

uymuş yüzükler parmaklara, biz onları kalabalıkta bulana kadar takmışlar bile. yanlarına gittiğimizde carlos'un gözleri yaşlıydı, dudaklarında ağlamakla gülmek arası garip ama çok güzel bir kıvrılış vardı. birbirimize sarıldık, daha çok fotoğraf çektik. allah kahretsin dijital ortamı da interneti de teknolojiye dair ne varsa da...