16.07.2012

evde yalnızsam, yoğurtlu spagetti yerken ağlıyorsam bu işte bir terslik vardır dostum. sen ve o lanet olası pembe popon hala aklımın bir kıyısındasın demektir. söylediklerim söyleyemediklerimin altında ezilmiş, canım hala yırtılırcasına yanmakta ve içim kızgınlıkla-kırgınlıkla kaynamakta demektir. bunu bir itiraf olarak al istersen. bunu okuyorsan senin de itiraf etmen gerekenler vardır zaten, dikkatimden kaçar sanma.

sakın kendini rahatlatmaya kalkma çünkü beni hayallerine değiştiğin için suçlamıyorum seni, zaten en başından beri aranıza girmek istemedim. bir gün, 20 yıl sonra bir gün, işten dönüp de pencere önündeki o sehpanın üzerine iki duble rakı koyduğumda, kadehimi önce seninkine sonra sehpaya vurduğumda hep yaptığın gibi gıcık gıcık bakıp ağzını eğerek alaylı gülmek yerine gözlerinde sitem ve gizli bir öfkeyle bakma bana diye kaçtım ben senden. senin için doğurmadığım çocukların özlemiyle beni suçlama diye çektim kendimi. sen joaquin'i öğrendiğin gün "biz zaten olmazdık, değil mi?" dediğinde, sen üzülme diye olmazdık dedim ben. sana hayalini kurduğun tekdüze memur ailesini değil sadece kendini verebilecek bu salak kadını aklından kolayca sil istedim. eh, eski türk filmi zırvalıklarından geriye bir hülya koçyiğit kaldı bir de ben...

evine geldiğinde günlerce çamaşır yıkayıp elektrik süpürgesi açan ama camları silmeyi akıl edemeyen annene değil, beni istemiş olduğunu bilse kahrından dökeceği gözyaşlarına kızgınım. "rakını sek içme midene dokunur, az su kat, rengi biraz dönsün yeter" diye tavsiye veren babanın, oturduğumuz her masanın altında dizlerimiz birbirine değsin istediğini bilse suratını buruşturacağı gerçeğine kızgınım. kendini annenin dizlerinin dibine bağlayan ablana değil, yıllar sonra o dizlerin dibinden kalkıp da yalnız kaldığını görünce içine düşüp bir türlü çıkamadığı depresyona kızgınım. çerçevesinin darlığı senin hayallerine sınır çizen o güzelim şehre değil, orada benimle planlayıp onunla yaptığın tatile kızgınım. sana, ben senin gitmene izin vermişken gitmeme izin vermediğin için kızgınım. onca zamandan sonra beni yine omzunda ağlattığın, koynunda uyuttuğun, sabahları öpmeden işe gitmediğin için kızgınım. seni sevmeye devam etmeme sebep olduğun için, beni sevmeye devam ettiğine inandığım için kızgınım. benim koynumdan çıkıp hayatının kadınını, gelecekteki al yanaklı çocuklarının potansiyel anasını bulduğun için kızgınım. kafanda sabit bir mutluluk resmiyle yaşadığın ve başka türlüsünü hayal bile edemediğin için sana, o tablonun önünden bile geçmek istemediğim halde seninle olmak istediğim için kendime kızgınım. sana en çok kendime kızmama sebep olduğun için kızgınım!

hayatta tek gerçek var, o da yalan hey dostum. şimdi seni affettim desem, inşallah mutlu olursun desem, bileceksin ki yalan... ben, beni unutama istiyorum. her 28 eylülde aklına geleyim, canın uzun uzun yürümek isteyip de seninle gelecek kimseyi bulama, o iyi aile kızı seni benim sevdiğim gibi sevsin ama sen onu beni sevdiğin gibi seveme istiyorum. benim canım nasıl yandıysa, seninki de o kadar yansın istiyorum.

bir süredir kapatma hazırlığındaydım, bu yazı da senin için ve son olsun. artık merak etsen de benimle ilgili hiçbir şey öğrenmeni istemiyorum. bundan sonrası için bilmen gereken sadece senin için ne dilediğimdir. tamamlandım sandığın gün yarım kalasın, seni hiçbir zaman affetmeyeceğim!

19.06.2012

evvel zaman içinde...

votka derler adına, büyük mü büyük siyah mı siyah bir köpek yaşarmış bozkır şehrinde. aslında bir istanbul çocuğuymuş ama kader onun yolunu önce ankara'ya çizmiş, sonra da babasının peşinden tekrar istanbul'a, denize...  

bu kara böcük henüz 1 aylık tombalak bir bebeyken gelmiş tolga'ya. ziyadesiyle şanslı bir yavruymuş aslında, onunki bir kurtuluş hikayesiymiş.

anne-babası çekmeköy'de bir villada yaşıyorlarmış, nasıl olduysa buncağızım bostancı esnaflarından bir hayvankıymetibilmezin eline düşmüş. tutmuş, vahşi olsun bekçilik yapar diye merdiven altına kapatmış el kadar yavruyu eşşoğleşşek! yaygaracı olacağı bebeliğinden belli olan o günlerdeki adıyla paşa (bu da ne menem modaysa, tüm köpekler paşa olmuş) haklı olarak korkmuş ve sürekli vıyıklıyormuş. tolga'nın en yakın arkadaşı ve eşinin iş yeri bu merdiven altının yakınındaymış (hala orda) yavru ciyaklamalarını duymuşlar, araya araya nerede olduğunu bulmuşlar.
votka kapatıldığı yerden çıkarıldığında kahverengi olduğunu sanmışlar, üstü başı leş gibiymiş. sen buna bakamazsın, deyip adamın elinden almışlar ve kendi iş yerlerine götürmüşler önce. daha 1 aylık yavru ne yapar? oturduğu yere ya işer ya sıçar. votka da 5 katı işeye sıça gezmiş, arkasından sile sile bir hal olmuşlar. tabi bölgenin asıl sahibi rex etrafa gönlünce sepeleyen bu ufaklığın ortaya çıkışından pek hoşlanmamış. şunu bir yıkayalım demişler, o kadar kirliymiş ki başedememişler, bu böyle olmayacak deyip veterinerin yolunu tutmuşlar. artık arap sabunuyla mı köpürttüler, domestos'a mı bastılar 1 gece bilmem, iyice yıkanıp temizlenince onca kirin altından pırıl pırıl siyah bir köpek çıkmış.
o günlerde tolga işten ayrılmış, bir süre çalışmama kararı almış, daha önce beslediği ama ayrılmak zorunda kaldığı köpeğinin yasını tutmaktaymış. aramışlar, müjdeyi verip arabaya doluşmuşlar, istikamet ankara...

(votka 3 aylık)


yeni şehrinde, yeni evinde çok sevilmiş votka, adı artık paşa değilse de paşalar gibi bakmışlar ona. saatlerce yürüyüşlerle, koşmayla kovalamayla sporcular kadar kondisyon tutan votka, genetik yatkınlığının da katkısıyla tanımayanlar için birazcık şaşırtıcı olacak kadar büyümüş, çok yakışıklı bir delikanlı olmuş. üstelik eve gelişinin 1. ayında çişini kakasını sokağa yapmayı öğrenecek kadar da akıllıymış.

bu güzeller güzeli köpeğin tek kusuru varmış, heyecanı. ne zaman sokakta sahibiyle gezmekte olan bir köpek görse coşar, tasmasını çekiştirerek o köpeğe doğru koşarmış. bazen karşılaştığı kendi gibi heyecanlı bir erkek olurmuş, kavga çıkarmış. netekim 2011 senesinin kasım sonunda istanbul'a dönüp gelen votka, bir sabah sahilde yürüyüş yaparken yine uzakta gördüğü bir köpeğe koşmak için var gücüyle atılmış. o sırada tasmasını geveze baykuş kardeşiniz olanca acemiliğiyle tutmaktaymış. bu atağa hazırlıksız yakalanan baykuş yerden havalanmış, kollarıyla çizgi filmlerdeki gibi havada daireler çizerek yere tekrar kavuşmuş, sol eli ve sol dizi sizlere ömür...



birkaç gün içinde baykuş öğrenmiş votka'nın dilini, akşamları birlikte gezer geceleri koyun koyuna uyur olmuşlar. birbirlerine çok bağlanmışlar ama votka da huyundan vazgeçmemiş, fırsatını buldukça olay çıkarmaya devam etmiş. her güzelin bir kusuru vardır demiş baykuş mecburen, votka'yı kavgacılığıyla heyecanıyla bağrına basmış zaman zaman çok kızsa da.



kış bitmiş, bahar gelmiş, istanbul çiçek açmış. bu arada baykuş işsiz kalmış. böylece hem sabah hem akşam yürüyüşlerine birlikte çıkmaya başlamışlar. fakat işsiz geçen günler uzadıkça baykuş'un tadı kaçmış, canı sıkılmış, sinirleri bozulmuş. votka'nın kavgaları, çekiştirmeleri onun için dayanılmaz olmuş. oğlanın aslında bir kabahati yokmuş, her daim yaptığı neyse yine onu yapıyormuş ama baykuş'un kafası artık bu kadar aksiyonu kaldırmıyormuş. sonunda yürüyüşlere ailece çıkma kararı almışlar ve olay tatlıya bağlanmış.

ilk birkaç gün yürüyüş saati gelip de baykuş'ta bir hareketlenme göremeyen votka şaşırmış, gelmiş patisiyle dürtmüş, burnuyla itmiş, ellerini yalamış, hoplamış zıplamış ama bakmış ki tolga gelmeden sokağa çıkılmıyor, oturup beklemeye alışmış.

bu bekleyişler pazar akşamüstüne kadar sürmüş. bir gün önce sahildeki kayalara yalnız tüneyen baykuş, bu sefer tolga'nın ısrarıyla yanına votka'yı da almış. evden çıkmadan önce sıkı sıkı tembihlemiş, "oğlum bak yaramazlık yok, kavga yok, tasmayı çekmek yok. beni üzme..." iki haftadır baykuş'la başbaşa yürüyüşe çıkmamış olan votka sevincinden havalara uçmuş, artık konuşulanı mı anlamış yoksa neden iki haftadır yalnız çıkmadıklarının farkında mıymış bilinmez, o akşamı çok sakin ve uslu geçirmiş. birlikte sahile inmişler, ikisinin yanyana sığacağı büyük ve arkasında yaslanacak başka bir kaya daha olan bir kaya bulmuşlar, battaniyelerini serip denize karşı oturmuşlar. baykuş kitabını okumuş, votka kah denizi kah arkasındaki yürüyüş yolundan geçen insanları ve köpekleri izlemiş. hava kararmaya yüz tuttuğunda da toplamışlar çantalarını, eve dönmüşler. gökten üç elma düşmüş, hepsini baykuş yemiş!

...

itle yatan bitle değil ama çok büyük bir sevgiyle kalkıyor. 7 aydır bu kocakafalı itle yatıyorum ve bugüne kadar yorganın üstüne yatıp benim üstümü açtırması dışında bir zararını görmedim. her sabah uyandığımda yan yastıkta uyuyan sevimli suratlı bir herif dışında ayakucumdan bana bakıp kuyruk sallayan sevgi dolu başka bir herifle daha gözgöze gelmek güzel. üstelik yan yastıktaki herif beni daha çok kızdırabiliyor, ayakucumdakiyse sadece sokaktayken. hem beni yastık olarak kullandığından geceleri oldukça komik sahneler yaşayabiliyoruz. ben uykumda çok kıpırdandığımdan oğlanın uykusu da sık sık bölünüyor, ben sağdan sola dönerken kafasını kaldırıp bekliyor, ben yerleşince kafasını bacağıma geri koyup denk geldiği yeri beğenmezse az kıpırdanıp rahat edeceği bir yerime yatıyor.bazen yatakta bilgisayardan dizi izlerken uyuyakalıyorum, uyandığımda kafasını göbeğimde, yan dönmüşsem bacağımda (bknz: alttaki pozumuz) ya da yüzüstü dönmüşsem totomda bulabiliyorum.



köpekli hayat hem çok keyifli hem de zor, bir kere kesinlikle özgürlüğünüz kısıtlanıyor. iş çıkışı arkadaşlarla iki tek atıp eve öyle gideyim deseniz aklınız onda kalıyor, dönüş saatiniz gelip de dönmediğinizde sıkılacağı, sizi özleyeceği gerçeği var aklınızın bir kenarında. çok istediğinizde yine yapacağınızı yapıyorsunuz ama vicdan azabıyla. benim gibi çok gezenler için bir anda ayakbağı olabiliyor, kime bırakıp da nereye gideceksin bunun yemeği suyu dert değil ama gezdirmesi var... çok yorgun olmak, hastalanmak gibi bir lüksünüz yok mesela, 40 derece ateşiniz de olsa, yağmur da yağsa, yerler buz da olsa sabah ve akşam yürüyüşe çıkılmalı, çiş kaka yapılmalı, enerjisi en azından biraz atılmalı... onun da temiz havaya, biraz gezinip bacaklarını açmaya ihtiyacı var. tam anlamıyla size muhtaç, onun eli ayağısınız, hayatla bağısınız. tombalak yavruların cazibesine kapılmadan önce bunları gerçekten oturup iki kere düşünmeli insanlar. çoğunluk düşünmediği için, geçici heveslerle alınıp daha haftası dolmadan sokağa atılan binlerce kedi var köpek var. bu canlar ya sokaklarda zorlu hayat şartlarının karşısında, ya kötü demenin bile iyimserlik sayılacağı barınak koşullarında hayata tutunmaya çalışıyorlar. çok acı, çok yazık.

köpek sahibi olmak çocuk sahibi olmakla eşdeğer bir sorumluluk. biraz anne olmak gibi, yani KORKUTUCUUUUU! özellikle de benim gibi asla ama asla anne olmayı istemeyen bir kedi insanı için. hayvanları ayırmadan severim ama hayat arkadaşı olarak evinde kimi istersin deseler ilk tercihim kesinlikle değişmez, kedi de kedi! peki ben bu kadar kediciyken nerden çıktı bu kokar ayaklı it? babasıyla birlikte gelip hayatıma giriverdiler işte. o da başka yazının hikayesi olsun. belki de başka adresin... tolga'ya deşifre oldum da, taşınayım mı kalayım mı karar veremedim henüz. bakalım...

17.06.2012

ben masumum hakim bey!

suçlu hayatımdır! hayatın bana atmaktan bıkmadığı çalımlardır. belki biraz da genetik tembelliğim... yok yok, hayat hayat. evet, hayat.

taslaklara kaydettiğim on küsür yazıyı gündem değişikliklerinden mütevellit sildim attım, şöyle bir eski yazılarıma baktım hep vaat hep vaat. ya da çemkirme, onu almayın bunu dürtmeyin bilmem ne. yazmıyorum artık, aslında yazamıyorum. 2 seneyi geçmiş bu atalete kapılalı, kendimden nefret ediyorum. işin en garip yanı da şu ki, 33 senelik hayatımın en kötü dönemi olan rahmetli ile evliliğim ve boşanma sürecimde bile bugünümden daha efektifmişim, blogspotta kapladığım yere değmişim. şimdi? zırt!

bahaneler aramadım yazmayışıma, zaten başucumdalar. hayatım kötü gidiyor ve ben 8 sezon boyunca ızdırap sıçan bir yerli dizi tadı vermemek için kafamı kuma gömüp haykırıyorum "YETTİ ULAN!" diye. toprak sesimi emiyor, örtüyor sıkıntılarımın üstünü. kimse duymuyor, bilmiyor. ağzıma doluşan kum tanelerini tükürüp yoluma devam ediyorum.

arada iyi şeyler de oluyor elbette. mesela bugün sahile gidip kitap okudum. yatak odamdan denizi görebiliyorken, uzun süredir kafamı kaldırıp da bakmadığımı farkettim tam şu sahil kelimesini yazdığım anda! galiba artık gerçek bir istanbullu oldum. buna üzüleceğimi hiç düşünmemiştim. yeni taşındığım zamanlar, daha araba falan yok toplu taşıma ve kuyruk günleri sürmekte. kadıköy'de ya da üsküdar'da sıra beklerken hep denizi seyrederdim. bana huzur verirdi, o saate kadar ne yapmış da yorulmuşsam ya da neye üzülmüşsem unuturdum. etrafıma şöyle bir dönüp, denize gözünün ucuyla bile bakmayan insanlara hayret eder ve onlara acırdım. bu yıllar boyu böyle sürdü hep, hatta "sen denize aşıksın" demişti bir arkadaşım bir gece. sahilde kayalara tünemiş sigara içiyorduk, peee sene 2006, mümessilliğimin son zamanları...

neyse efendim, ne diyorduk, iyi şeyler. evet, mesela evimiz yıkılacak. aslında 2 gün önce başka bir yer bulup çıkmış olmamız gerekiyordu ne iyi di mi? bu küçükyalı'da da kiralık fiyatları almış yürümüş, fil boku kadar olmuş afedersin! tren istasyonunun yanında, ama hakikaten hemen yanında, salonu ray ve peron manzaralı, ay çok afedersiniz ama sikimsonik bir apartman dairesine 1750tl kira isteyen evsahipleri var mesela. potansiyel kiracıların gelir seviyeleriyle ilgili tahmin ve beklentileri ne iyi di mi? canımın içi pozitif evsahipleri, seviyorum sizi. o kadar seviyorum ki dayanamayıp gıdınızdan öpücem!

neyse, kızmıyoruz, konudan sapmıyoruz, iyi şeyler diyoruz. evet, dün akşamüstü gerçekleştirdiğim ilk emlakçı maratonunu müteakip, yahu ben şu marketten bir bira kapayım da sahile inip haytalık yapayım, dedim. sonra evden çıkarken çantama bir kitap atmadığım için hayıflandım. uğrayıp alamadım da, sonra oğlan arkamdan üzgün üzgün bakıp içimi sızlatıyor. hayır kavgacı da namussuz, onu da alıp çıkayım desem o saatte sahil köpek dolu, bizimki toplu katliam yapmaya çalışacak. velhasıl eve gitmeyip marketten bir şişe bira ve bir şişe de su alıp sahile indim, kıymetli mabadıma uygun oyuntusu olan bir kaya bulup beeeyle güzelce bir yerleştim. biramı açtım, kapağını geri dönüşüme eklemek üzere çantama attım (eve gelince de çıkarmayı unutmuşum bak, şimdi yazarken aklıma geldi) biramı yudumlayıp denizi seyretmeye ve etraftaki sesleri dinlemeye başladım. bu arada güneş yavaş yavaş denize kavuştu, keyiflendim. çello çalan kediciğimi aradım, kelkediciğim'le ve pirinç kızla ilgili çok güzel haberler verip beni daha da mutlu etti. uzun bir sohbetten sonra beni çok büyük bir hatadan döndürmesi için yardımını istedim, kırmadı sağolsun.  hani bir hışımla tuşlarsınız hayatınızdan geçmiş birinin numarasını, yaralarınızın kabuklarını yoluklayıp tekrar kanatmakla rahatlayacağınızı sanırsınız. o yoluklanmış kabukları karşınızdaki sese çarpıçarpıverirmek istersiniz hani... halbuki kabuk incecik bir şeydir, hafiftir yaradan kalkınca. karşıya varamaz, uçuverir, düşüverir, siz de kanayan yaranızla kalırsınız öyle. işte ben o keyfin içinde nedense bir anda gazlanıverip tırnaklarımı kabuğuma takmış, köşesini kaldırmaya hazırlanırken çellom tutuverdi elimi, vazgeçtim. (seviyorum seni kadın!) akşamın tadını bozmadan, hava kararınca kalkıp eve yürüdüm, iyi geldi.

bugünkü emlakçı ziyaretlerimden (birinin komşusu kandil sebebiyle çibörek [çiğbörek değil efendim, aslı çibörektir. zaten kızgın yağda pişen bir şeye çiğ denmesi sizce de mantık dışı olmaz mıydı kuzum?] yapmış, bana da ikram ettiler, sıcak sıcak lüplettim valla, elleri dert görmesin) sonra bu sefer eve gittim, önce rüşvet minvalinden oğlana bir kemirme çubuğu verdim, gıdısını kıçını başını sevdim. sonra sırt çantama polar battaniyemi tıkıştırdım, dün aldığım suyun şişesini yeniden doldurup içine de birkaç parça buz salladım, kitabımı kapıp parmak arası terliklerimin elverdiği hızla evden fırladım. oğlan balkona koşmuş hemen, sokağa indiğimde arkamdan sevgilisi olacak kaptan-ı derya vefasız jönü limanda yolculayan hülya koçyiğit ifadesiyle bakıyordu, üzüldüm yine. ama napayım yani şimdi sen at kadarsan, bu kadar geçimsizsen ve her erkek köpek gördüğünde illa üstünlük kurmak için hırlayarak potansiyel rakibine doğru beni de sürüklüyorsan bunun bir bedeli olmalı yavrucuğum. (tam şu anla ilgili not: ben garibimin bu tek kötü huyunu yazarken, o da yatakta hemen sağımda olanca masumiyetiyle ve büyük bir iştahla ağzını şapırdatarak kendini yalıyor. tek bacağı havada, havadaki bacağına çapraz ön pati de yatakta ileri doğru uzanmış destek vermekte. sokakta kaplan evde kuzu, vallahi bu hayvan şizofren) sahile indim, bu sefer hem mabadıma uygun oyuntusu olan hem de arkasında sırtıma destek verecek çıkıntılı başka bir kaya bulunan çok spesifik bir kayaya ihtiyaç hasıl olduğundan arayışım biraz uzun sürdü. sonunda buldum, battaniyemi iki kat yapıp serdim, terliklerimi çıkarıp rüzgardan ya da dağ deviren organlarımdan etkilenmeyecekleri en düz ve korunaklı kayaya bıraktım, çantamı yastık yapıp ayaklarımı denize verip ooooh bir güzel yayıldım. akşam güneşi gözüme girmesin diye şapkamın siperliğini iyice öne indirip kitabımı açtım, benden iyisi yok...

şimdi yazmaya kısa bir ara verip çektiğim, koca danamın iki fotoğrafını görelim.


bu görmüş olduğunuz 48 numara ayağın ucu, sahibi tarafından zarif bir şekilde büzüştürülerek uyku süresince havaya dikilir ve yaz kış peynirli doritos gibi kokar. tolga, biz işe gidince evden kaçıp rokfor fabrikasında çalıştığından şüpheleniyor.


ayak öyleyken, kafa da böyle...

hazır ara vermiş, oğlanın iki fotoğrafını da eklemişken konu başka yerlere sapmadan burada keseyim ben. zinciri bu gece kırdığıma inanıyorum, yarın kaldığım yerden devam ederim. iyi bir akşam geçirdim, hazır iyi bir şey olmuşken yazayım istedim. daha anlatacak o kadar çok şeyim var ki...

hadin selametle...




16.05.2012

ANATOLIA HAYVAN HASTANESİ'NDEN UZAK DURUN!

benim köpeğimin yaşadığı travmayı başka hayvanlar yaşamasın, hayvanlara kötü davranılırken sahipleri de ayak üstü soyulmasın diye, istanbul şaşkınbakkal anatolia hayvan hastanesi'nde yaşadıklarımızı elimden geldiğince çok insana duyurmak amacıyla bu yazıyı paylaşıyorum.



sizin ailenizin bir ferdi olan hayvanlar onlar için sadece para kaynağı. gerçekten ihtiyaç var mı yok mu düşünülmeden istenen tahliller yapılırken ölesiye korkutulan hayvanınız, geçirdiği operasyon sonrasında üst katta bulunan ameliyathaneden bulunduğunuz kata ensesinden ve bacaklarından tutulup karga tulumba taşınırken ve çığlıklar atarken aklınız başınızdan gidiyor. sedyeyi geçtim, en azından hayvancağızın kendine ya da çevresine bir zarar vermeden taşınmasını sağlayacak bir çarşafa yatırıp köşelerinden tutup kaldırmak da yok ama bu hayvan 41 kilo, kolayca taşınabilecek küçük bir yavru değil!


her şey pazar günü sahilde yürüyüş yaparken votka'nın sağ arka patisinin kesilmesiyle başladı. küçük bir kesik olduğu için önce önemsemedik, ayakkabı giyme şansı olmayan bu dört bacaklı çocukların patileri zaman zaman yaralanır berelenir ve onlar kendilerini yalayarak tedavi ederler. bu sefer öyle olmadı. bizim koca dana hareketli bir hayvan olduğu için yarası bir türlü kurumadı, tam kan pıhtılaşırken kalktı yürüdü balkona koştu, orayı burayı eşelemeye kaktı. sokakların ne kadar pis olduğu malum, sürekli açık yaranın yarattığı tehlikeler de öyle. tolga votka' nın ankara'daki veterinerine telefon ederek bizi tanıdığı güvenilir bir yere yönlendirmesini istedi. bize numarası verilen veteriner de kendi muayenehanesi karşıda olduğu için evimize de yakın olan anatolia'yı ve orada çalışan cerrah bir arkadaşını önerdi. cerrahla telefonda görüşüp derdimizi anlattık ve randevumuzu alıp hemen yola çıktık.

kliniğe ulaştığımızda votka çok sakindi, her zamanki merakıyla orayı burayı koklayıp geziniyordu. sonra veteriner doç. dr. cem perk geldi, votka'yı muayene etti. yara 24 saattir açık olduğu için intraket takıp kan alınması ve hemogram bakılması sonra da patiye dikiş atılması gerektiğini söyledi. aklı başında insanın bile korkacağı kola saplanan iğnenin ne olup bittiğinden habersiz bir köpeği ne kadar ürküteceğini bildiklerinden, kendilerini ısırmaması için ağızlık ve boyunluk takılmasını istediler. takılana kadar yaşanan terörü düşünün! 

kendini oradan oraya atan, canhıraş çığlıklarla kaçmaya çalışan, etrafı tanımadığı insanlarca sarılmış dehşet içinde bir can! sizin dostunuz, sabah akşam yürüyüşe çıkarmanızı bekleyen, vereceğiniz bir kap suyla bir tas mamaya muhtaç bir can, geceleri bacağınızı yastık yapıp uyuyan sabah uyandığınızda sizi sallanan kuyruğuyla selamlayan çocuğunuz... önce siz takmaya çalışıyorsunuz panik olmasın diye ama elbette kabul etmiyor, direniyor, siz kıyamıyorsunuz çekingen davranıyorsunuz, haliyle onlar işe el atıyorlar. en sonunda siz manzaraya dayanamayıp ağlayarak odadan çıkıyosunuz, döndüğünüzde çocuğunuzun ağzına ağızlık, boynuna boyunluk takılmış. artık ağzını açamadığı için havlayıp uluyamıyor ama inliyor, ağlıyor! yakalayıp patisini traş ediyorlar, intraketi takıp kan alıyorlar ve tahlil sonucunu beklemek üzere sizi orada öylece bırakıp çıkıyorlar! çocuğunuzun ağzı bağlı, kafasında boyunluk takılı, gözleri korkuyla büyümüş... 

bütün bu süreç boyunca ellerini önlüğünün ceplerine sokmuş, kayıtsız bir surat ifadesiyle dikilen doktor sadece teknisyen mi temizlik personeli mi olduğundan emin olamadığınız kişilere şunu şöyle bunu böyle yapmaları yönünde talimatlar verdi, bize de votka'ya da bok muamelesi yaptı, kan alımı bitince de elleri cebinde uzaklaştı.

beklerken ağızlığını ve boyunluğunu çıkartıp sakinleşmesi için sokağa çıkardık. 10 dakikada çıkacağı söylenen tahlil sonucunun gelişi uzadıkça uzadı. bu sürede anestezinin verilmesini istedik, zaten etkisini göstermesi için de beklenmesi gerekecekti ama sonuçlar ha geldi ha gelecek diye bekletildik. nihayet temiz çıkan tahlil sonucumuzdan sonra anestezi verildi ve votka kucaklanıp bir üst kattaki ameliyathaneye çıkarıldı. anestezinin etkisini göstermesi için bizim yanında olmadığımız allah bilir nasıl bir ortamda bekletildi. biz de aşağıda gergin bir şekilde beklemeye başladık. en sonunda önden bağırtısı geldi sonra da kucaklarda karga tulumba kendisi. 

anestezinin etkisinin geçmesi için bir odada beklemeye başladık. yarı sersem haliyle elimizi yaladı.  bu sırada bilgi vermek üzere doç. dr. cem bey tarafından iki kat yukarıdaki makam odasına çağırıldım. yine aynı surat ifadesiyle şöyle yapın böyle yapmayın talimatları sıraladı. bu arada dikişleri kendiliğinden eriyen iple değil sentetik iple attıklarını, bizi çarşamba günü kontrole beklediklerini, kontrole gittiğimizde de dikişlerin alınması için gün vereceğini söyledi. yani aynı binaya tekrar girilecek, aynı basamaklar çıkılacak, aynı odalara girilecek, aynı insanlar tekrar ona ellerini sürecekler, yine korkacak, yine ağzını bağlamak isteyecekler, yine daha çok korkacak! 

aşağı indim. oraya buraya çarparak da olsa yürümeye başladığında yeterince ayıldığına kanaat getirip orada daha fazla kalmamak için toplandık, tolga votka'yı kucağına alıp merdivenleri indi.  arabaya binip eve döndük. boyunluğu çıkarıldıktan sonra kendini yere atıp uyuklamaya başlayan votka'yı evde bırakıp eczaneye ilaç almaya gittim. döndüğümde halının bir ucuna çişini yapmış, bunun utancıyla da yatak odasının bir köşesine gidip büzülmüştü. kızmadığımı göstermek için çok sevdiği kemirme çubuklarından bir tane verdim, başını okşayıp yanaklarını çekiştirdim, halıyı silmeye gittim.

yaşadıklarından sonra votka koltuk arkalarına, yatak altlarına büzüşmeye, titremeye başladı. yüzünde sürekli endişeli bir ifade var ve iştah kaybı yaşıyor... hava almazsa yarasının geç iyileşeceğini söyleyip patisini açık bıraktılar, yerle temas etmemesi ve ıslanmaması gerektiğini de ekleyerek bize patik almamızı önerdiler. şimdi sokağa çıkacağı zaman votka patiğini giyiyor ama kavga dövüş! görür görmez ona ulaşmamızın zor olacağı bir köşeye kaçıyor, seve okşaya saklandığı yerden çıkarıyoruz. zorla patiğini giydirdiğimizde donup kalıyor, tasmasını takmamıza rağmen yerinden kıpırdamıyor. normalde tasmayı elimizde görür görmez koşarak gelmesi ve kapının önünde kıpır kıpır bekleyip aceleci sesler çıkarması gerekir. tasmasına kayışını da takıp "hadi oğlum" dedikten sonra isteksizce yürümeye başlıyor.


izmir'de yaşayan veteriner bir arkadaşımla görüştüm. bu tarz durumlarda (votka gibi mücadeleci ve güçlü ve fena halde korkmuş vakalarda) önce hayvana anestezi verildiğini, muayene ve gerekiyorsa tahlil işlemlerinin daha sonra yapılması gerektiğini anlattı.  hemograma (tam kan sayımı, kan değerlerinde bir düşüş olup olmadığını ve enfeksiyon kapıp kapmadığını anlamak için yapılıyor) hiç gerek olmadığını (intraket takımı 50tl, hemogram 50tl) çünkü zaten tedavinin devamı olarak antibiyotik verileceğini (verildi) anlattı. kendisinin aynı ırktan bir köpeğe (burada hayvanın kilosu arttıkça anestezi maliyetinin yükseldiği iddia edilmekte) bacağında atar damara denk gelen ve hayati risk yaratan büyük bir kesikle ilgili yaptığı anestezi-dikiş-pansuman-antibiyotik tedavisi için 100tl aldığını ekledi. şehirler arasında fiyat farkı olduğunu anlattı ama bu uçuruma mantıklı bir açıklama getiremedi elbette. veterinerler odasına şikayet edebileceğimizi söyledi ama fiyatlar için sadece taban ücretlerin altında işlem yapanlar hakkında yaptırım varmış, üst limit yokmuş. yani tuttuğuna geçir geçirebildiğin kadar. hatta bazı kliniklerde zorluk çıkaran hayvanların sahiplerinin faturalarının bir nevi intikam hırsıyla kasten yüksek tutulduğunu söyledi. dikkate alınabilecek tek şikayetimiz hayvana kötü muamele olurmuş. bu tarz şikayet durumlarında iş dönüp dolaşıp kişisel ilişkilere dayanıyormuş. yani çektiğimiz bu eziyet karşılığında muhtemelen elimiz kolumuz bağlı kalacak. ben de dilimi bağlayamayacaklarını düşünüp sizlere anlatmak istedim. çevrenizdeki hayvanseverlerle paylaşmanızı rica ediyorum çünkü patisi traşlanıp intraket takılan, alınan kanda hemogram bakılan, anestezi altında 3 dikiş atılan köpeğimin sağlığı için ödediğim bedel 550tl, bozulan ve ne zaman düzeleceği belli olmayan psikolojisinin karşılığı yok! 

burada size anlattıklarımın özetini dün akşam facebook üzerinden de arkadaşlarımın duvarlarında paylaşmaya başladım. 1 hasta bile kaybetseler benim için zafer sayılır. votka'nın gözlerindeki mutsuzluğun başka hayvanlara da bulaşmaması için elimden geleni yapmaya kararlıyım. istanbul veteriner hekimler odası'nı aradım, şikayet dilekçesini şahsen başvuru ile teslim etmemiz gerekiyormuş, yarın gidip savaşın yeni cephesini açıyorum. gelişmeleri yazarım. 

11.05.2012

yavrum seni layk ettiğğğmm



 eheuheuehuehe işte tam da bu yüzden annemi ve sülalesini feysbuktan sildim ve engelledim, bildirim kirliliği bitti oh be dedim, gördüm ki yalnız değilmişim!

yeşil hırkalı beyaz pantolonlu tombul teyzeye de ba-yıl-dım! teyzeeee, ben de seni layk ettim.


9.05.2012


votka ve geveze baykuş'tan hayata koca bir nanik!

4.05.2012

bak gugıl, önce ci mayilin formatını zittin bi şey demedim ama bilogumdan ne istedin ulan? eski görünüme nerden ulaşılır bilenler beri gelsin hele!

1.05.2012

küçükyalı'nın kirpileri süreyya ayhan'dan hızlı koşuyorlar yahu!

18.04.2012

sevgilim ceviz,

benim koca kafalı, şalvar popolu, bok gözlü tüy topağım iyi ki doğdun! dün bütün gün aklımdaydın ama elim varıp da yazamadım şuraya iki satır, özür dilerim.
dün doğum günündü. yaşasaydın 12 yaşında olacaktın. ızgara hamsi yiyecektin geleneksel ceviz doğum günü şenlikleri dahilinde. hamsiler ayıklanırken muhtemelen babamın paçalarına tırmanacaktın, annem yanında yeşillikleri yıkıyor olacaktı ve seni fark etmeyip arkasını döndüğünde belki patine basacaktı... yoktun! arayıp soramadım annemle babamı, her sene arardım bu sene aramadım.
geçen ay ankara'daydım bir günlüğüne. ondan önceki ziyaretim kasım ortalarıydı. her iki gidişimde de neyi fark ettim biliyor musun, zaman acıyı hafifletiyormuş ama alışkanlıkları unutturmuyormuş. eve girdim, annemi öptüm babamı öptüm ve koridora bakarak seni beklemeye başladım. sonra salona doğru eğildim, balkon tarafından mı geleceksin diye. babam anladı, gözleri doldu "ceviz'i mi arıyorsun?" derken.
her kapı ziline koşardın eskiden. annem seni soyunma odasından sahaya merdivenleri koşarak çıkan futbolculara benzetirdi. bense senin koşturmanı izlerken yan yağların tımbırdadıkça löngür löngür ses çıkardığını hayal ederdim... eve son iki gidişimde ne sahaya çıktın ne de löngürdedin. galiba 3 yıldan sonra en çok o zaman yokluğunu hissettim. ceviz, seni çok özledim!
son 5 aydır hayatımda bir köpek var biliyor musun. kocaman, kapkara bir labrador. görsen kesin gözün dönerdi, katar önüne kovalardın cüssesine bakmadan. ismi votka. her dolaşmaya çıktığımızda kedi kovalamaya çalışıyor, gücüm yettiğince izin vermiyorum. bazen senin gibi deli ya da cesur kedilere denk geliyoruz, tıslayıp kabarıp geri püskürtüyorlar atağını. hem kaçıyor hem dönüp dönüp arkasına bakıyor, biraz şapşal. sen saçlarımın içinde uyurdun bebekken, o ayakucumda yatıyor çoğu zaman bacağımı kendine yastık yaparak. senin gibi o da tek bacağını havaya dikip uyuyor. sen uyurken bayrak göndere çekildi diye gülerdim, o uyurken sadece ayaklarının ne kadar büyük olduğunu düşünüp hayret ediyorum. bana çok düşkün, iyi de anlaşıyoruz ama aramızda kalsın, senin yerini tutmuyor... bu arada, ev yine leş gibi ama senin beyaz patilerinin aksine onun 48 numara koca ayakları simsiyah ve kir göstermiyor. yine de sen ol isterdim, ben işten dönünce kapıya koş, bacaklarıma sürtün, çıkardığım ayakkabılarımın içine girip araba sürer gibi koridorda gezin...


dün akşam bebeklik fotoğraflarına baktım, hemen hepsi çok bulanık. sen bizim eve dijital teknolojiden evvel girdiğinden minicik hallerine dair net bir tek kare bile yok. gerçi sorun teknolojide değil senin bir mermi gibi hızlı hareket edişindeydi. ah cevizim, oradan oraya koşarken o koca kafanı az mı vurdun kapılara, sandalye bacaklarına...
bir kedi cenneti var mı gittiğin yerde bilmiyorum ama şimdilerde yaşadığım semt yeryüzündeki cennetiniz olabilir. düşünsene, bir yanın deniz bir yanın çayır çimen... kayaların üstünde köpükle kaplanmış su geçirmez kedi barınakları, güneşte göbeğini germiş yatan kaygısız kediler, yanıbaşlarında tas tas su ve mama... izin verdiğin her an seni sevmek için can atan insanlar... yanlış şehirde ve çok erken doğdun sen ceviz. bozkırın ortasında tüm duyguları kurumuş insanların yaşadığı yerdense ben istanbul'a taşındığımda deniz kenarında doğsaydın, belki eve giren hırsız bile acıyacaktı sana, kıymayacaktı. babaannemin küpeleriyle annemin birkaç ufak tefek takısından kat be kat değerliydi senin çalınan hayatın. oysa polis envanterine girmedin bile!
hayatımın kedisi, sevgilim ceviz, serde türklük var hep acıklı düşünüyorum sen aklıma geldikçe. bir yandan istiyorum ki güzel günlerini hatırlayayım sadece ama olmuyor. son gecendeki hepimize tek tek bakışını şimdi karşımdaymışsın gibi görüyorum. sağlıklı günlerinde pembe olan pati içlerinle burnunun morarmış halini aklımdan çıkaramıyorum. sen zor bela nefes alırken göğsünün inip kalkışı benim de göğsümü sıkıştırıyor. ceviz, son geceni unutmak istiyorum! sabah kalkıp da senin hala ılık bedeninin hareketsiz kaldığını farkettiğim anı unutmak istiyorum artık! sen ölmemiş ol istiyorum kıllım! istiyorum ki hala annemin çiçeklerinin dibini eşeliyor ol, çiş yaparken leğeni ıskalayıp duvara denk getir annem sana kızıp telefonda bana veryansın etsin... anıların en üzücüsüne ek olarak huylarının en pisi... var burdan anla seni ne kadar özlediğimi! her şeyinle ama her şeyinle özledim seni bokgözlüm. her neredeysen umarım iyisindir, keyfin yerinde ve beni bekliyorsundur. ben gördüğüm her gri-beyaz kedide seni arayarak yoluma devam ediyorum. evin neşesi, misafirlerin belalısı, çiçeklerin düşmanı karikatürden fırlamış hain oğlum sen iyi ki yaşadın, iyi ki hayatıma ortak oldun. hızlı yaşayıp genç öldün, tadını damağımda tırnak izlerini yüreğimde bıraktın. hayatımın kedisi, sevgilim ceviz, sen iyi ki, iyi ki vardın. sensiz bir doğum günün daha kutlu olsun!

12.01.2012

sakın almayın!

 bamya kadar olmasam da kendimce tüy sorunum var. büyük kısmını lazerle hallettim ama bıyıklarım hem sarı hem de ince olduğu için lazer görmüyor, arada kuaföre gidip aldırıyorum. bi süre önce bu silik denen aleti gördüm. kendi başıma iple halledemediğimden, fiyatı da uygun olduğundan alayım dedim. bu arada, ürünün kendi web sitesindeki fiyatı 59tl, indirdik.com fiyatı 7.90tl, dün de şehir fırsatı'nda 14.90tl miydi neydi... tüketicileri gerizekalı falan mı sanıyolar acaba? neyse, indirdik.com üzerinden aldım, kargom geldi, bir süredir palalanmış bıyıklarımı sıvazlayarak açtım ve hemen denedim. sonuç: zırt! bugün tekrar kargoya verip iade ediyorum. tek seferde 1 sıra tüy alırmış falan hikaye, resmen bıyıklarımın üstünde tepindim, tek bir teli bile almadı zıkkım. aranızda benim gibi kabiliyetsizler varsa diye söylüyorum, bunu sakın almayın bacılar. 

4.01.2012

yemekten sonra, uykudan önce

bugün mini eteklere hasret yaşayışımın sebebidir anneannemin bacaklarının tombulluğu. malumunuz,  genetik miras reddedilemiyor günümüz tıbbının onca gelişmişliğine inat. neyse efendim, o zamanlar hiç şikayetim yoktu tabi. anneannemin dizine yatardım akşamları, bana masal anlatırdı. nedense aklımda bir tek aamet-meemet-mındık kaldı. ahmet ve mehmet adlı abileri tarafından itilip kakılan hiç tanımadan sevdiğim arkadaşım mındık'ın, abilerinin hayatını kurtarmak üzere kötü kalpli devle giriştiği mücadele, gecenin sonunda elbette ki zaferle sonuçlanırdı... 

meloş sultan'ın en küçük torunu bugün 16 yaşında, yani masal dinleyecek kimse kalmadı etrafında. zaten dizleri de ağrıyor, öyle uzun uzadıya yaslanmaya üstüne yatmaya gelemez artık. o yüzden unuttuğum masalları hatırlamak üzere bir sergiye gideceğim önümüzdeki hafta. bir süre için iş ve kader arkadaşım da olan sevgili bacım fatma tuncer'in bez bebek ve minyatürlerini hafızasını tazelemek isteyen herkesin görmesini öneririm. el emeği göz nuru denen şey de masallara karışıp unutulmadan...




17.12.2011


6 senedir sensiz kutlandı doğum günün, sen bulutlardan aşağıya gülümsedin. bu sene iki kişi oldunuz, sen ve bulut bulutlardan sarkıyorsunuz, yağmur damlalarıyla düşüyorsunuz burunlarımızın ucuna, gıdıklanıp gülüyoruz. iyi ki yaşadınız, hatıralarımızda yer aldınız. mutlu yaşlar olsun...



ve bulut beyimiz, fotoğraflarını çektiğim gün gözünü dikmiş sema'ya bakıyormuşsun meğer... bilemezdik... özledik... birbirinize iyi bakın, aşağıdaki marifetlerinizi unutmadık, bari orada çok yaramazlık yapmayın. 

11.12.2011

bekir coşkun'un teleferik yazısını müteakip, pazar sabahı hissiyatım...

FLAŞ! FLAŞ! FLAŞ!


yıllardır ankaralılar'ı öpmeye doymayan ve fakat artık sıkılıp hedef değiştiren melih gökçek, baharda gelmesi beklenen garibim göçmen kuşlara teleferik tellerine tırmanıp mı ulaşacak?

"her kuşu siktin bi leylek kaldı!" diyenlere cevabı ne olacak?

leylek bu işe ne diyor?

ankara eli kolu bağlı otururken leyleklerin namusunu kurtarmak yine green peace eylemcilerine mi düşecek?

hepsi ve daha fazlası şu soğuk aralık günlerinin sıcacık ankara gündeminde... uykunuz ağır, başucunuzda vazelininiz hazır olsun! oy vermeye devam, herkese çok çok selam!

hadi muck muck minnoşlar, hepinize hayırlı pazarlarrrrrrrrr...

16.10.2011

günün fotoğrafı



ben bu kareyi gördüğüm anda gözlerim doldu, siz ne düşünürsünüz bilmem. keşke aşılsa engeller kolaylıkla! keşke sağlıklı bireylerin bile hayatını çekilmez kılan engeller, engelli bireyleri evlere mahkum etmese... yüzyılın icadı metrobüs yerine herkes için düzenlenmiş yollar - kaldırımlar olsa. bütün dünya buna inansa, hayat bayram olsa... sözkonusu türkiye olunca anca böyle işte, şarkı türkü!

10.10.2011

bazen bilmemek en iyisidir...

bu sene bir deney yaptım ve gördüm ki facebook da olmasa hakikaten yalnızlık hissinden ölüp gideceğiz! siz siz olun, acaba profilimde görünmese doğum günümü kaç kişi hatırlar, diye merak etmeyin. sonra üzülürsünüz... yakınım bildikleriniz sizi hatırlamaz, geceyarısını geçe durum güncellemenize "happy 33!" yazar bir de profilinize mum püfüren fotoğraf eklerseniz mesajlar yağmaya başlar, gülersiniz. kediyi öldüren meraktır dedikleri kadar varmış, bi şeyi de bilme kardeşim, di mi?

*not: bu yazıyı okuyan 2 sevgili delim sakın ha üzerlerine alınmasınlar, sözüm meclisimizden dışarıyadır.

efendim içimizi döktükten sonra şimdi de gelelim doğum günüme 1 hafta kaladan beri hayalini kurduğum, ve fakat makus talihimin bana oynadığı iş yükü ve darlanma hissiyatı oyunları neticesinde elim varıp da yazamadığım doğum günü yazımaaaa....




her ne kadar eş-dost ve de muhtelif hısım akraba 32 olduğumu iddia etse de (saçmalama kız, bizi de yaşlandırıcan, sen daha 32'yi yeni doldurdun 33'ten gün aldın bikbikbik...) bendeniz bugüne bugün koçlar gibi 33 yaşımdayım! bence şahane bi yaş. hep söylemişimdir, 30'lu yaşlar iyidir. bi kere kulağa gelişi hoş, doygun, tok. hiç öyle 20'ler gibi değil. hayal edin efendim, hayal edin. kendi kendinize bi 20 deyin, ya da 22, 27... ne o öyle iiiiii iiiiiii diye bitişler! 20'ler tiz yaşlar bi kere, sevmem ben tiz sesleri. yaş dediğin, bak yaş derken bile bi ağırlık var o kelimede, yaş! yaşş! evet, yaş dediğin ağızdan okkalı çıkmalı. otuzz! üf, tam ağır abla yaşları bak otuzlar ben diyim. bence ben otuzlarımın hepsini sevicem, 30 ilk okkalı yaşımdı, 31 seksi yaşımdı, 32 bence biraz vasat bi yaş hani sondaki iki o otuzun ağırlığını biraz bozuyor ama 33 nasıl 33? bi kere 31'den daha seksi, böyle dudaklarını büze büze söylüyorsun ama hala da o tok tını kalıyor kulakta. ayrıca simetrik, sağdan sola da soldan sağa da okunuşu aynı ki bence simetrik diğer yaşlara göre de kat be kat karizmatik. niye mi? 11'i düşünün diyeceğim ve 11'le ilgili yorum yapmak zahmetine girmeyeceğim bile. sonra 22 var ki bence çok sinir bi yaş. bi kere söylenişi çok kikirik, bi sesli söyleyin ya! 22, ıyyş! bi de bugünlerde 22 yaşında olanlara yaşını sorunca ağızlarını yaya yaya nasıl "yiiiğrmiikiee" diyeceklerini düşünün. yaa, gördünüz mü? sonra 44 var, bence idare eder yaş ama ne bileyim bi şey eksik bence bu 44'de. o yüzden muhtemelen 41 yaşımda uzun süre kalıp doğrudan 49'a bağlanır ve müteakip sene 50'ye çıkarım. 55 deyince aklıma samsunlular'ın nasıl 55 dediği geliyor ve ister istemez kikirdiyorum. 66'yı düşünmek bile istemem, malum hedef yaşımın çok üzerinde. ha olur da 77'yi görürsem bak söylemesi yine biraz kırıla büküle ama elimdeki bastonu gülenin kafasına indirirsem o kadar da komik görünmez kanaatindeyim. 33 iyidir, iyi. hadi uzatmayın. ben 35'e kadar kalırım burda, sonra yolun yarısı derim güler geçerim. evet, bugüne kadarki en iyi yaşım bence bu. sevdim ben 33'ümü. güle güle yaşayayım...


2.10.2011

errrrrrkekim benim!



pisikopaticiğim'in mimini şimdiye kadar bana paslanan en iyi, en eğlenceli mim olarak ilan ettiğim yazıma, geçmişte bana mim sektirmiş arkadaşlarımın affına sığınarak başlıyorum. e ne diyim, yalan yok, en eğlencelisi bu vallahi.
efendim, bugünkü aklımla huyumla suyumla 1 günlüğüne erkek olsam ne yapardım sorusuna ne yazık ki "aha da bunu" diye kısa ve net bir cevap veremiyorum. merak ettiğim çok şey var, elime fırsat geçmişken 24 saate sığdırabildiğimi yapardım valla.
öncelikle traş olmak nasıl bir histir göreyim der, alırdım elime jileti. tamam, zaman zaman bacaklarımı traş etmişliğim oldu tabi de, her sabah hart hart hart, reklamlarda buz pistine yatıracak kadar da acıyor mu ki bu diye merak etmiyor değilim. önce bir güzel traş olur, üstüne de mis kokulu bir traş sonrası losyonu basardım. 
göğüs kıllarımı kaşımak isterdim mesela. şöyle ıslak tarakla sağa yatırayım sola yatırayım yok ortadan ayırayım kabilinden her türlü maymunluğu denerdim. sonra muhtemelen tüy dökücü kremle sıvardım, zira kıldan tüyden hazetmem arkadaş. 
ayakta işemeyi de atlamamak lazım. çocukken ne pantolonumu ne de külodumu bir tek damlayla bile ıslatmadan sağ paçamdan aşağı indirirmişim, hep sağ ayakkabım çürürmüş. bugün bilsem o tekniğin sırrını, ne olacak ayol çıkarıveririm pabucu çorabı, salarım aşağı ohhh mis. üstüme sıçradı derdi yok, aman havadan yapayım derdi yok... ama bilmiyorum. nasıl becerdimse zamanında, şimdi hiç hatırlamıyorum. o yüzden günübirlik erkek olsam mümkünse kış günü olsun ve ben karlara işeyerek ismimi yazayım isterdim. ehehehe evet iğrencim, ne var?
bir elim çükümde yürümek isterdim ayrıca. sokaktaki vatandaşa 33 yıldır kınayan gözlerle bakıyorum ama belki adamların bir bildiği var, di mi? evet evet, karıştıra karıştıra yürürdüm valla, yalan yok. o kadar vazgeçemedikleri ne ola ki, diye düşünmekten bir hal oldum, elime fırsat geçmişken bu davayı da çözerim.
e elim değmişken, konuya yani, erkek olmuşken yani, aman canım siz de ne fesatsınız! sanki elim bir tek  ona değdi... ehm, evet, elim değmişken çapkınlığa da çıkardım.şöyle bıyık burmalı, kaş kaldırıp yandan bruce willis çakması gülümsemeli kesişmeler, "bunu size yan masadan gonderttiler bağyan" şeklinde alevli meyve tabakları falan... yahu dur, dur, pavyona da giderdim. kadın halimle gidip göremeyeceğim nadir yerlerden biri, başıma iş gelir korkusu olmadan bir koşu gider bakardım işte. tabi 1 günlüğüne erkek olmuşken cüzdanımın da dolmuş olması lazım, 1 şişe biraya 50 lira, 70lik rakıya 300 lira veremem normal şartlarda. fiyatları nereden bildiğimi soracak olursanız, o da başka hikayenin konusu olsun ama bir tanıdık vesilesiyle pavyon hayatı hakkında epey malumat sahibi olduğumu söyleyebilirim.

eh, şaka maka koca günü bitirdik neredeyse. balkabağına dönüşmeden bir de sevişmek lazım. ereksiyon olmak nasıl bir histir, boşalmak neye benzer... sonra pümpül büzüşürken ne hissedilir?  yalan yok, çok merak ediyorum. mümkünse şöyle akça pakça, pambık tenli, mis kokulu bir hatunla sabahı ederdim. artık sabah uyanıp da yatakta fazladan bir çift daha meme bulunca ne yapardı, kaç desibellik çığlık atardı onu bilemem ehehehehe

len şaka maka, allah bilmiş de beni kadın yaratmış. erkek olsam ıyyyk, tam bir kıro olacakmışım! çok şükür, çok şükür...

20.09.2011

ulan tarih, beni bi unut yakamdan bi düş allah aşkına ya!


Yüksek Sadakat - Hadi Gel Içelim (2009) by Aluxton Aluxton69

15.08.2011

rabbim sana geliyorum! kanal 7 de şarkı yarışması başlatmış, sordum sarı çiçeğe vs... sesleri de bi bet ki üüü!

11.08.2011

trt'den ülke ekonomisine katkı

yanında kazara yellenilse milli duyguları incinen, rüzgar esse üşütüp ahlakı bozulan milletimizin kendi başının çaresine bakamayıp, içinde olduğumuz şu mübarek ramazan ayında zinhar tahrik mahrik olup oruçlarının kazaya kurban gitmesi endişesini taşıyan devlet televizyonumuz 70 milyonu büyük bir dertten kurtardı. artık tosun paşa'nın hamamda kavga sahnesi gençlerin cinsel gelişimini bozamayacak. üstelik kadına şiddeti komedi unsurlarıyla süsleyerek bir anlamda meşrulaştıran bu görüntülerin tarihin tozlu sayfalarına gömülmesiyle, mor çatı kadın sığınma evlerine hacet kalmayacağı hesaplanarak, savcılıklara koca dayağından, öldürülme korkusundan şikayette bulunmak için akın akın giden kadınların yarattığı gereksiz evrak yükünün ve de polis koruması israfının önüne geçilmesi de planlanıyor. bu gelişmeleri müteakip, 2011 yılında kişi başına düşen gsmh tutarının da %32 artacağı beklentileri şimdiden piyasaları hareketlendirdi. türk lirasının dolar ve euro karşısında yükselişe geçmesi ve en düşük kademe devlet memuru maaşının çeyrek altın fiyatlarına denklenmesi  de beklenenler arasında...

işte olay yaratan o sahne!




2.08.2011

güle güle!

geç kalmış bir veda bu, kusuruma bakma. hoş, senin yaptığından sonra benimki o kadar da büyük kusur sayılmaz ya, neyse...

bilirsin, müzik denince hafızam bir şaşırır, şaşkalozlaşır hatta... anca bulabildim aradığım şarkının you know i'm no good olduğunu. amy denince aklıma gelen tek şarkı nedense hep  bu oldu ismini hatırlayamadan. belki kuzuş'la zamanında çok dinlediğimiz içindir. ne zaman moralimiz bozulsa, ne zaman keyiflensek hadi bir posta patlatırdık...

sana bugün veda etmem bir yerde manidar hani. bugün bir veda daha var, akşam bir koşu edip geleceğim. yine dönüp dönüp dinlemeye ihtiyacım olacak, çünkü you know i'm no good... 

daha iyi olmak için bir yarayı kesip atacağım bu akşam, 18 gündür kanayan yaramı geçmişe uğurlayacağım. gelecek ne getirir bilmiyorum, sonsuzluk sana ne getirdi bilmediğim gibi. umudum, gittiğin yerde aradığın huzuru bulmuş olman, umudum yaramı kesince huzuru bulmam. güle güle amy, güle güle hey dostum.