27.07.2009

elemtere fişşşşşşşşşş



efendiiiiiiiiimmmmm, gecikmeli de olsa, gelenekselleştirmeyi hedeflediğimiz 1. blogcu kızlar toplantısı'nın açılış fotosuyla çatlatma yazıma başlıyorum. cümleten hayırlı ola...

istanbul ve trafik, özlemden ciğeri yanmış zavallı bendenizin hafızasında, sadece tatlı bir hatıra olarak kaldığından, 18:30daki randevumuza 19:05 sularında anca gidebildik. (anlayacağınız üzere) çok şükür ki yalnız değildim, otobüsün çakma deri koltuğuna hemen yamacımda yapışmış olan seval'i koltuktan kriko ile söküp yanımda sürükledim de, fırçayı tek başıma yemedim. kendim nasıl oldu da kalkabildim, o konuda henüz mantıklı bi açıklamam yok. tek hatırladığım otobüsün kuzine gibi yanmakta olduğu, donumun kıçıma yapıştığı ve sahile inmek üzereyken, orta kapının sol çaprazında oturan, biraz estirikli bi yolcunun hareket etmemiz için, kulağa metronomla ayarlanmış gibi gelen periyotlarda "yeşil yandı, yeşil yandı, yeşil yandı..." dediği. sonra bi baktım kendimizi yola atmışız, karşıya geçecek boşluk arıyoruz...

ayça sağolsun, incelik göstermiş, elinde 1 demet beyaz gülle bekliyordu. gerçi niyeti fırlamalıkmış, ama mevsim müsait olmadığından yakasına kırmızı karanfil takamamış, gül getirmiş bizlere. ben de taksim'deki ezik otelin (the marmara'nın yanında bi otel daha var, her görüşümde "aaaa, burda otel varmış!" dediğim, gaaayetlen pahalı olduğu her halinden belli ve fakat bi o kadar da silik, ismini cismini her görüşümden sonra unuttuğum yer) yanında yere oturmuş bi teyzeden poşetler içinde lavanta almıştım, kızlara birer paket vererek kabahatimi affettirmeye çalıştım. zaten ayça o kadar kıl bi tip ki, benim kabahatim onun varlığı yanında görünmedi bile hihohahahahahahaaaaaa! şaka len, şaka. hani sen beni böyle gıcık bi şey bekliyomuşsun ya, madem o gün hayal kırıklığına uğradın, bugün bi nebze telafi edeyim dedim ;))

herkes yazdı, ben de dallandırmadan mekana geçeyim. sahilin hemen dibinde yer bulamadık, geçtik karşıya, 3 sigara içicisi ve 1 sadberk olarak kaldırıma masa atmış olmasıyla gönlümüzü okşayan kale pilsen'e oturduk. hemen birer soğuk bira söyledik, ortaya da patates ve sigara böreği elbette. mekan konsepti, dar ortamda sempati kumkuması yaratmakmış. bunu da, zaten biraların zor sığdığı masamıza, 2 tabak patates ve 2 tabak börek gelmesiyle anladık. şimdi patates gene neyse ama, bi porsiyon dediğin sigara böreği zaten 4 tane ulen. koysana hepsini bi tabağa, ne sıkıştırıyosun hanımefendileri? cıkcıkcık....

tabi bunlar neşemizi kaçıramadı. başka bi arzumuzu soran garsona ayça'nın yapıştırdığı cevap (var ama gerçekleştirebilmek için alaattin'in cini olman lazım) seval ve sadberk'in birer hanımefendi gibi tatlı tatlı gülmesine (hatta sadberk gülümsedi sanki, dişlerini görmemiş olabilirim. hmm... evet evet) benim de ağzım bira dolu halde iken MUAHAHAHAHAAAAAA şeklinde patlamama sebep oldu.

bi sessizlik olsa ne yaparız endişem vardı, sad'da da varmış. hatta gün içinde bi ara girip baktım sayfasına, o kadar tırsmış ki, metris istikametine tünel kazmanın yollarını bile aramış. gerçi tek derdi sessizlik değilmiş, ya ayça-seval-baykuş yerine, vakkas-tayyar-cabbar gelirse, hele de yakaları bağırları açıksa, aman yarebbim ya bi de altın madalyon felan takıyorlarsa... nayırrrr! nolamazzz! gibi manasız çığlıklar atan iç ses de biraz fişteklemiş halet-i ruhiyeyi. ama korkunun ecele faydası yokmuş arkadaşlar. zaten korkacak bi şey de yokmuş. masaya oturur oturmaz önce benim rahmetliden, sonra da, ortamdaki birbirinden matrak hatunların, o kadar matrak olmayan kocalarından çekiştirmeye başladık. adamların kulaklar oldu birer eşek kulağı, ama duran kim :) netekim bi süre sonra sad'ınki canlı telefon bağlantısıyla ortama dahil oldu, gereksiz bikaç talep sıraladı ve sad'la seval'in erken kalkmasına sebep oldu. seval'in, eski bi hayranının (ya tamam, arabalı bi manyakmış ama böyle yazınca daha hoş geldi gözüme) akşam geç vakit eve dönen genç kızları takip fentaazisi yüzünden, sad'la gitmesi en iyi çözüm olacağından onu da uğurladık. tabi o saate kadar toprak anamızın ne bereketli olduğundan tutun da, efendime söyleyeyim kedilere kadar her konuya ufak da olsa parmak attık. kendisini tam bi evlilik düşmanı olarak yetiştirdik, meydana saldık. hadi.. eee... şey.. hm.. hadi şeyin bol olsun seval.. ee... hadi hayırlı savaşlar!

bu arada, bugün konuşuyoduk, söyledi; anası onu kötü etkiliyoruz diye kızmış, bi daha bizimle görüşmemesini söylemiş. ben de dedim ki, hatta burdan bi daha diyorum: asıl onunla görüşme sen, yakacak başını alçak kadın!

bol bol kulak çınlattık. farkındayım ki hepiniz meraktan öldünüz, gerçi ben kıçımı toplayıp da yazana kadar kızlar olanı biteni anlattı, herkes yeni haberlere geçti ama, olsun. sonunda yazdım. şimdi de, o sahtekarların yazmadığı acı gerçeklere gelelimmmm!..

hera, kızım sen daha fitnenin başı fücurun eşi de bana, bak söyliiim, bunların hiçbiri seni sevmiyo ha. varsa yoksa dedikodun, varsa yoksa çekiştirme. "arkadaşlar yapmayın, etmeyin.. çok iyi kızdır, yazık bakın uzakta. keşke o da olsaydı, ulen o zaman yüzüne söylerdiniz, şimdi arkasından arkasından ayıp değil mi? ben bi küçük su dökmeye gitsem şimdi ortalığı laf götürecek, yeter ama, aaa..." falan dedimse de, dinlemediler. ağzıma bi topak buruşturulmuş peçete sokuşturup, ellerimi de sırt çantamın askılarıyla bağladılar ve gidene kadar hep seni bokladılar. dayanamadım, ağladım. gözlerime kan oturdu bak, şişti na bu kadar oldu! hatta bu ayça mikrobu şişen gözlerime o kadar güldü ki, acaba üflesem içine denk gelir mi, diye meraklanıp sigarasının dumanını suratıma suratıma üfledi! tam bi suzan avcı modeli, iyi ki uzaktasın da bu sahnelere şahit olmadın arkadaşım, dayanamaz, sen de ağlardın hıçkırarak.

edalım, sen de nasiplendin bak, demedi deme. çok yüz verme bunlara, bodrum'a gelip, senin eve çökme planları var. sad'dan duydum, çok iyi çocuk sever numarası yaparmış. senin kızla oğlanı, geceleri ellerinden tutup, bahçesi olan barların önünde oynatıp, dilendirecekmiş. seval sizin mağazadaki tüm fotoğraf malzemelerine çöküp, çektiklerinden sana 1 pozcuk bile göstermeyecekmiş. ayça bütün gün havuza yayılıp, yiyip içip, hesabı sana kitleyecekmiş. benim ellerimi bi çözselerdi, hepsinin saçını başını yolacaktım "düşün len arkadaşımın yakasından, hainlerrrrr, zındıklarrrrrr!.." diyecektim ama, biliyorsun durumu.

sweety, bak söyliyim, yaşın daha küçük, çıtırsın falan ya, hepimiz sana kılız ulen! hepimiz! ben de yani! zaten epeydir yazmadın, şimdi git, her gözünün altında ve yanlarında en az 4er kazayağı olmadan da çıkma karşımıza. yoksaaa... çok pis dalarız! yaşlı kadınlarla arkadaş olabileceğini de nerden çıkardın, anlamadım vallahi! gerçi bu ara çok içtim, karaciğer büyümesi kapıda olabilir. kan grubun neydi canım senin? gel ayol, gel ablana. yabancı gibi durmasana orda :)

creep, kocalardan sana sıra gelmedi. bi dahaki buluşmaya çekiştirilecek ilk erkek olarak aldık seni listeye...
diye son bi defa zehrimi salayım :) doyamadığım o akşamdan kalan en belirgin şeyleri de yazarak bitireyim.

öncelikle, bi meyhanemesi yer dolusu maç izleyen adamın ortasında 4 kadın yine de eğlenir arkadaşlar. bizi kimse durduramaz, yeter ki içimiz neşeli kalsın.

sad; yazılarındaki fırlamanın aksine, güzel gözlerindeki muzurluk hafif bir hüzün buğusunun arkasına saklanmıştı. sen yine o hınzır kadın ol, hiçbir şeyin senin önüne geçmesine izin verme.

seval; ağzının kenarına sıkıştırdığın sigarandan dumanlar tüterken, bir elinde biran bir elinde fotoğraf makinenle şu yukarıdaki pozu çektin ya :) eline sağlık. muhallebicideki ilk randevumuz da başka yazıya kalsın :)

ayça; itiraf edeyim ki, ben de seni pek kıl bekliyordum, değilmişsin. benim çocukların maç sonrası gelişyle yarım kalan sohbete, en kısa zamanda devam edelim. çok tatlısın, çok şensin. ayrıca bu kadar hanımkızın arasında yalnız kalmadığım için çok sevindim ;))

ve, gökten 5 bira düşmüş. biri sad'a, biri seval'e, biri ayça'ya, biri masada olmayan ama yanımızda olan tüm dostlara, biri de bu uzun hikayeyle kafanızı şişiren baykuş'a... hadin şerefe!