hülya koçyiğit zehirlenmesi
16/3/2009 ·
cumartesi sabahın köründe uyandım. haftaiçi erken kalkmanın verdiği alışkanlıkla haftasonu da erken uyanıyorum ama biraz yatınca kaldığım yerden devam edebiliyorum. gel gör ki bu cumartesi uykum sağlam kaçtı, sağa dön sola dön bari kocişi uyandırmayayım diye kalktım salona geçtim. biraz kitap okudum sonra tv yi açtım. sevdiğim bikaç çizgi film vardı onları izledim, sonra azimli bi zap turuyla türk filmi buldum. hülya koçyiğit tekerlekli sandalyedeki kartal tibet'in hemşiresiydi. değme fizyoterapistlere taş çıkarırcasına aşkın gücüyle ve "hadi gel gel" nidalarıyla ellerini uzatarak adamı yürüttü, nikahı da bastı! sonra olanlar oldu, kartal tibet karısı kendisini önder somer'le aldattı sandı, kadını boşadı çocuğunu da sakladı.... film bitti araya reklam girdi, reklam bitti bi baktım yeni bi türk filmi, yaşasın! ikinci filmde de gene hülya koçyiğit gene kartal tibet'le evlendi, gerçi bu defa hülya koçyiğit hasta kartal abi doktordu, fakat hülya ablamızın makus talihi bu senaryoda da peşini bırakmadı. kartal abi, karısı kendisini ediz hun' la aldattı sandı, nasıl olsa ölecek diye boşamadı ama gene çocuğunu aldı sakladı. velhasıl hülya koçyiğit her biri birbirinden güzide, beyin fırtınası eseri naçizane senaryolarda, o temiz suratına rağmen kocasını aldatan kadın sanılmış, bu vesileyle döktüğü nice gözyaşıyla hicran dolu sahnelerin aranan yıldızı olmuştur. üstelik ilk filmde, ilerleyen sahnelerde anasız kalan yavrucağın yaş-sümük höykürerek "anasız kuş uçabilir mi?" isyanıyla psikolojisinin bozulup topallamasına tanık olduğumuz, içimizin ezildiği dakikalarda ortama bir melek gibi zuhur etmiş ve kızın iyileşmesini sağlamıştır. bu da ondaki yeteneğe ulvi bir boyut katmaktadır. hatta olayı daha da ileri götürmekte, izleyicileri de oturup bu senaryolar üzerine düşünmeye zorlamakta ve gereksiz yazılar yazdırmaktadır. son olarak, sevgili günlük, sana sadece şunu söyleyebilirim, uykusuz sabahlarda eğlenmek için 1 hülya koçyiğit'e evet, ama 2. filme asla! alternatif öneri: türkan şoray üstüne filiz akın, gülşen bubikoğlu üstüne banu alkan... vb.
16/3/2009 ·
cumartesi sabahın köründe uyandım. haftaiçi erken kalkmanın verdiği alışkanlıkla haftasonu da erken uyanıyorum ama biraz yatınca kaldığım yerden devam edebiliyorum. gel gör ki bu cumartesi uykum sağlam kaçtı, sağa dön sola dön bari kocişi uyandırmayayım diye kalktım salona geçtim. biraz kitap okudum sonra tv yi açtım. sevdiğim bikaç çizgi film vardı onları izledim, sonra azimli bi zap turuyla türk filmi buldum. hülya koçyiğit tekerlekli sandalyedeki kartal tibet'in hemşiresiydi. değme fizyoterapistlere taş çıkarırcasına aşkın gücüyle ve "hadi gel gel" nidalarıyla ellerini uzatarak adamı yürüttü, nikahı da bastı! sonra olanlar oldu, kartal tibet karısı kendisini önder somer'le aldattı sandı, kadını boşadı çocuğunu da sakladı.... film bitti araya reklam girdi, reklam bitti bi baktım yeni bi türk filmi, yaşasın! ikinci filmde de gene hülya koçyiğit gene kartal tibet'le evlendi, gerçi bu defa hülya koçyiğit hasta kartal abi doktordu, fakat hülya ablamızın makus talihi bu senaryoda da peşini bırakmadı. kartal abi, karısı kendisini ediz hun' la aldattı sandı, nasıl olsa ölecek diye boşamadı ama gene çocuğunu aldı sakladı. velhasıl hülya koçyiğit her biri birbirinden güzide, beyin fırtınası eseri naçizane senaryolarda, o temiz suratına rağmen kocasını aldatan kadın sanılmış, bu vesileyle döktüğü nice gözyaşıyla hicran dolu sahnelerin aranan yıldızı olmuştur. üstelik ilk filmde, ilerleyen sahnelerde anasız kalan yavrucağın yaş-sümük höykürerek "anasız kuş uçabilir mi?" isyanıyla psikolojisinin bozulup topallamasına tanık olduğumuz, içimizin ezildiği dakikalarda ortama bir melek gibi zuhur etmiş ve kızın iyileşmesini sağlamıştır. bu da ondaki yeteneğe ulvi bir boyut katmaktadır. hatta olayı daha da ileri götürmekte, izleyicileri de oturup bu senaryolar üzerine düşünmeye zorlamakta ve gereksiz yazılar yazdırmaktadır. son olarak, sevgili günlük, sana sadece şunu söyleyebilirim, uykusuz sabahlarda eğlenmek için 1 hülya koçyiğit'e evet, ama 2. filme asla! alternatif öneri: türkan şoray üstüne filiz akın, gülşen bubikoğlu üstüne banu alkan... vb.
beslenme sorunsalı ve hazır yemek firmaları üzerine bir inceleme, part 3
17/3/2009 ·
ofisi saran heyecan dalgası bir eylül sabahı tsunami tadında çarptı bizi ve yeni yere taşındık. ben diyeyim dağın başı sen de cehennemin dibi, o kadar uzak. o kadarrr uzak ki sabah 6da kalkıp 6:40 - 6:45 gibi çıkınca 8:15 sularında ulaşıyorum işe. tabi orada paket servisle bokla püsürle uğraşmayacağız sanıyoruz, her şeye rağmen mutluyuz. aa, ne görelim, yemek yiyecek yerimiz yok, meğer bizi kesimhaneye taşınan danalar gibi servislere doldurup anlaşmalı tabldotçuya götüreceklermiş. iyi dedik, ne yapalım, en azından yemekte çalan telefonlardan uzak oluruz. gittik bi ümitle, ciyyaaaakkhhh! anneciğimmmmmmmm!!! develerrrr, ayılarrrrr, mağara adamlarııı, ipini koparan orda yemek yiyor, ve fakat kapıdan içeri girmemizle hepsi yemeği bıraktı, bi ellerinde kaşık (diğerinde erol taş gibi koca bi kuzu budu) (şaka şaka) ağızlar hala açık halde bize bakıyorlar! yanlış anlaşılma olmasın, manken değilim, model ajansında ya da best model organizasyonunda da çalışmıyorum, hepimiz kendi halinde işine gelip giden ortalama boylu ortalama enli (belki bi kısmımız biraz daha besilice) 1 avuç kadınız ve arkamızdan da şirketin imalat kısmı geliyor ama gene de bir daha gitmememiz için yetti. ee ne yapalım aç mı kalacağız, bu defa arabaya doluşup beyhude yere nisbeten medeni ortamlar aramaya başladık. anlaşılacağı üzere bulamadık, her teşebbüs ayrı bi hüsranla sonuçlandı. son çare, arkadaşlar yemek dönüşü bize de ordan paket getirsin, hepimiz kendi masalarımızda yiyelim dedik, sanıyoruz ki bize de çorbalı salatalı paketler gelecek ve sindirim sistemimiz pek güzel çalışacak, nerdeeee... meğer bunların paketi kolum kadar bi kuru ekmek, içine eksiksiz 1 tam baş koca soğan, renk versin diye de bi tutamcık tavuk dönerden ibaretmiş! hadi abartmayayım, yanında da 2 mandalina gönderiyorlardı sağolsunlar.
17/3/2009 ·
ofisi saran heyecan dalgası bir eylül sabahı tsunami tadında çarptı bizi ve yeni yere taşındık. ben diyeyim dağın başı sen de cehennemin dibi, o kadar uzak. o kadarrr uzak ki sabah 6da kalkıp 6:40 - 6:45 gibi çıkınca 8:15 sularında ulaşıyorum işe. tabi orada paket servisle bokla püsürle uğraşmayacağız sanıyoruz, her şeye rağmen mutluyuz. aa, ne görelim, yemek yiyecek yerimiz yok, meğer bizi kesimhaneye taşınan danalar gibi servislere doldurup anlaşmalı tabldotçuya götüreceklermiş. iyi dedik, ne yapalım, en azından yemekte çalan telefonlardan uzak oluruz. gittik bi ümitle, ciyyaaaakkhhh! anneciğimmmmmmmm!!! develerrrr, ayılarrrrr, mağara adamlarııı, ipini koparan orda yemek yiyor, ve fakat kapıdan içeri girmemizle hepsi yemeği bıraktı, bi ellerinde kaşık (diğerinde erol taş gibi koca bi kuzu budu) (şaka şaka) ağızlar hala açık halde bize bakıyorlar! yanlış anlaşılma olmasın, manken değilim, model ajansında ya da best model organizasyonunda da çalışmıyorum, hepimiz kendi halinde işine gelip giden ortalama boylu ortalama enli (belki bi kısmımız biraz daha besilice) 1 avuç kadınız ve arkamızdan da şirketin imalat kısmı geliyor ama gene de bir daha gitmememiz için yetti. ee ne yapalım aç mı kalacağız, bu defa arabaya doluşup beyhude yere nisbeten medeni ortamlar aramaya başladık. anlaşılacağı üzere bulamadık, her teşebbüs ayrı bi hüsranla sonuçlandı. son çare, arkadaşlar yemek dönüşü bize de ordan paket getirsin, hepimiz kendi masalarımızda yiyelim dedik, sanıyoruz ki bize de çorbalı salatalı paketler gelecek ve sindirim sistemimiz pek güzel çalışacak, nerdeeee... meğer bunların paketi kolum kadar bi kuru ekmek, içine eksiksiz 1 tam baş koca soğan, renk versin diye de bi tutamcık tavuk dönerden ibaretmiş! hadi abartmayayım, yanında da 2 mandalina gönderiyorlardı sağolsunlar.
balıkçıda ayaküstü vicdan azabı
17/3/2009 ·
sürekli balık aldığım bi yer olsun da adamlara nazım geçsin istiyorum hep, çünkü küçük balığı ayıklamak istemiyorlar, e ben de istemiyorum, ama iç organlarını da yiyecek değiliz ya mecbur temizliyoruz işte. bu balıkçılar da yanyana bi sürü dükkan, bi girdiğimi bi daha bulamıyorum dolayısıyla hiçbirinin sürekli müşterisi olamıyorum! aslında bi tanesi var gözüme kestirdiğim, bikaç defa da denk getirip girdim çalışanları tanıyorum artık, ama dedim ya bulamıyorum işte. mesela son 4 defadır hep başka dükkanlara girdim hatta sondan 2.yi beğenmiştim "bari artık buna geleyim" diyerek çıkmıştım ama gene kaybettim hangisi olduğunu. bazen kendimden çok şüpheleniyorum ya, neyse... dün akşam da düştüm yola, iş çıkışı balıkçılara gittim, tezgahlara baka baka geçerken birinde çinekop beğendim, balıkçı uskumru önerdi ama çok kılçıklı oluyor diye istemedim, elimde çinekoplar girdim içeri tartının başına, aa ne göreyim? meğer o 4 defadır giremediğim dükkana gelmişim yine, ve her ne kadar ben onların yerini öğrenemedimse de adamlar beni tanımış! hoşgeldiniz, nasılsınız faslında daha önce pek rastlamadığım bi durum olduğu için hafiften şüphelendim, "epeydir yoksunuz, hayırdır?" dediği anda da farklı şehirlerde yaşadığımız dönemde arayıp sormayı geciktirince annemin arayıp sitem ettiği günlerdeki gibi bi hık mık, ee işte kem küm... halleri geldi üstüme. neyse, tartıda ayaküstü indirim yaptılar, sonra temizlemeye vermek üzereydim ki biri kaptı elimden paketi "abla gel ben sana güzel balık seçeyim, bugün bunların tadı tuzu yok" demesin mi! geçtik balıkların önüne, abi aldı benim paketi aynen geri döktü, tezgahın başındaki adama da beni gösterip "bak bu yabancı değil, bundan sonra iyisini göster eline geçeni verme" diye fırçaladı. sonra da istavrit doldurdu pakete, girdik içeri, tartıda hemen bi indirim daha yapıldı sonra da paket temizlemeye verildi, ama istavritler ufak, içimden sayıyorum amca naaptın, ben büyük diye seçtim onları şimdi ayıklamayacaklar diye, aa adam bi bana baktı bi kasadaki çocuğa, sonra eğdi başını kuzu gibi ayıkladı iyi mi! çıkarken gene kapıda yakalandım, ayaküstü bi nasihat daha, "güle güle, yine bekleriz..." eşliğinde balıkçıdan uğurlandım. bi daha kaybedersem dükkanı ve adamlar beni başka balıkçıdan çıkarken görürse rezil olurum korkusuyla, koordinatları tespit edeyim iyice dedim sağa sola baktım, mümkünü yok bulamam! o anda karşı dükkan ilişti gözüme, tepesinde numarası var, hah tamam, şimdi oldu, artık benim balıkçım 4-A nın karşısındaki. hadi hayırlı olsun!
17/3/2009 ·
sürekli balık aldığım bi yer olsun da adamlara nazım geçsin istiyorum hep, çünkü küçük balığı ayıklamak istemiyorlar, e ben de istemiyorum, ama iç organlarını da yiyecek değiliz ya mecbur temizliyoruz işte. bu balıkçılar da yanyana bi sürü dükkan, bi girdiğimi bi daha bulamıyorum dolayısıyla hiçbirinin sürekli müşterisi olamıyorum! aslında bi tanesi var gözüme kestirdiğim, bikaç defa da denk getirip girdim çalışanları tanıyorum artık, ama dedim ya bulamıyorum işte. mesela son 4 defadır hep başka dükkanlara girdim hatta sondan 2.yi beğenmiştim "bari artık buna geleyim" diyerek çıkmıştım ama gene kaybettim hangisi olduğunu. bazen kendimden çok şüpheleniyorum ya, neyse... dün akşam da düştüm yola, iş çıkışı balıkçılara gittim, tezgahlara baka baka geçerken birinde çinekop beğendim, balıkçı uskumru önerdi ama çok kılçıklı oluyor diye istemedim, elimde çinekoplar girdim içeri tartının başına, aa ne göreyim? meğer o 4 defadır giremediğim dükkana gelmişim yine, ve her ne kadar ben onların yerini öğrenemedimse de adamlar beni tanımış! hoşgeldiniz, nasılsınız faslında daha önce pek rastlamadığım bi durum olduğu için hafiften şüphelendim, "epeydir yoksunuz, hayırdır?" dediği anda da farklı şehirlerde yaşadığımız dönemde arayıp sormayı geciktirince annemin arayıp sitem ettiği günlerdeki gibi bi hık mık, ee işte kem küm... halleri geldi üstüme. neyse, tartıda ayaküstü indirim yaptılar, sonra temizlemeye vermek üzereydim ki biri kaptı elimden paketi "abla gel ben sana güzel balık seçeyim, bugün bunların tadı tuzu yok" demesin mi! geçtik balıkların önüne, abi aldı benim paketi aynen geri döktü, tezgahın başındaki adama da beni gösterip "bak bu yabancı değil, bundan sonra iyisini göster eline geçeni verme" diye fırçaladı. sonra da istavrit doldurdu pakete, girdik içeri, tartıda hemen bi indirim daha yapıldı sonra da paket temizlemeye verildi, ama istavritler ufak, içimden sayıyorum amca naaptın, ben büyük diye seçtim onları şimdi ayıklamayacaklar diye, aa adam bi bana baktı bi kasadaki çocuğa, sonra eğdi başını kuzu gibi ayıkladı iyi mi! çıkarken gene kapıda yakalandım, ayaküstü bi nasihat daha, "güle güle, yine bekleriz..." eşliğinde balıkçıdan uğurlandım. bi daha kaybedersem dükkanı ve adamlar beni başka balıkçıdan çıkarken görürse rezil olurum korkusuyla, koordinatları tespit edeyim iyice dedim sağa sola baktım, mümkünü yok bulamam! o anda karşı dükkan ilişti gözüme, tepesinde numarası var, hah tamam, şimdi oldu, artık benim balıkçım 4-A nın karşısındaki. hadi hayırlı olsun!
beslenme sorunsalı ve hazır yemek firmaları üzerine bir inceleme, part 4
17/3/2009 ·
paketler gelmeye başladı, odalar benim gibi kokulu gıda seven biri için bile fazla soğansal ambianslarda seyrediyor, bu arada cümleten kabız da olduk! her allahın günü aynı yemek, yarabbim neydi suçumuz? evden taşısak, ulan sabah gözümüzü açmadan işe gelmeye çalışıyoruz, kendimizi zor getiriyoruz bi de yemek mi getirelim?.. sonra yeni bi müjde verildi, yemekhane yapılacak, yemek firması hergün menü getirecek. yaşasınn! zaten bu değil miydi beklediğimiz, oh be!... dedik demesine ya, gene arada olanlar oldu. ilk şirket doldurulan milyon sayfa anket formuna, şikayet dilekçelerine vs rağmen istifini bozmayarak kuyusunu kazmaya başladı, ama biz zavallı çalışanlar arasındaki bu memnuniyetsizliğin cılız sesi, cennetin 1 kat altına konuşlanmış olan patron odasına kadar yükselemedi ve firma değiştirebilmek için birer hafta arayla 2 defa kurtlu yemek gelmesini beklemek zorunda kaldık! ikinci şirket daha ilk günden fos çıktı. ısıtma ünitesi gelmeden yemekler geldi, saat 12 olduğunda çoktaaan buz kesmişti, çatal kaşıktan tut da, peçeteliğe, tuzluğa kadar her şey leş gibi kirliydi... velhasıl, neremize yedik anlamadık. bulaşıkları almaya da gelmediler, araya haftasonu girdi! bu gidişle bi de böcekleniriz artık! dün yemekler geldi, tepsiler geldi, çatal kaşık gelmedi, 1 saat geç yedik. bugün yeni şirketle 4. günümüz, bakalım bizi ne gibi süprizler bekliyor...
17/3/2009 ·
paketler gelmeye başladı, odalar benim gibi kokulu gıda seven biri için bile fazla soğansal ambianslarda seyrediyor, bu arada cümleten kabız da olduk! her allahın günü aynı yemek, yarabbim neydi suçumuz? evden taşısak, ulan sabah gözümüzü açmadan işe gelmeye çalışıyoruz, kendimizi zor getiriyoruz bi de yemek mi getirelim?.. sonra yeni bi müjde verildi, yemekhane yapılacak, yemek firması hergün menü getirecek. yaşasınn! zaten bu değil miydi beklediğimiz, oh be!... dedik demesine ya, gene arada olanlar oldu. ilk şirket doldurulan milyon sayfa anket formuna, şikayet dilekçelerine vs rağmen istifini bozmayarak kuyusunu kazmaya başladı, ama biz zavallı çalışanlar arasındaki bu memnuniyetsizliğin cılız sesi, cennetin 1 kat altına konuşlanmış olan patron odasına kadar yükselemedi ve firma değiştirebilmek için birer hafta arayla 2 defa kurtlu yemek gelmesini beklemek zorunda kaldık! ikinci şirket daha ilk günden fos çıktı. ısıtma ünitesi gelmeden yemekler geldi, saat 12 olduğunda çoktaaan buz kesmişti, çatal kaşıktan tut da, peçeteliğe, tuzluğa kadar her şey leş gibi kirliydi... velhasıl, neremize yedik anlamadık. bulaşıkları almaya da gelmediler, araya haftasonu girdi! bu gidişle bi de böcekleniriz artık! dün yemekler geldi, tepsiler geldi, çatal kaşık gelmedi, 1 saat geç yedik. bugün yeni şirketle 4. günümüz, bakalım bizi ne gibi süprizler bekliyor...
beslenme sorunsalı ve hazır yemek firmaları üzerine bir inceleme, final
18/3/2009 ·
bu kadar maceranın üstüne, yemek şirketlerinin izlediği politikaları artık çok iyi öğrendim, onları anlıyor ve takdir ediyorum, çünkü her yaptıklarının ardında kutsal bi amaç var. meğer ben ne kötü niyetli, ne kadir kıymet bilmez insanmışım, çok pişmanım, affet beni gıda sektörü!
18/3/2009 ·
bu kadar maceranın üstüne, yemek şirketlerinin izlediği politikaları artık çok iyi öğrendim, onları anlıyor ve takdir ediyorum, çünkü her yaptıklarının ardında kutsal bi amaç var. meğer ben ne kötü niyetli, ne kadir kıymet bilmez insanmışım, çok pişmanım, affet beni gıda sektörü!
1) her pazartesi kurufasulye ile başlanacak haftaya, kriz yüzünden maaşları 1 ay geriden gelen çalışanlar bu sayede gaza gelecek, verimlilik artacak, ayrıca akşam eve dönüşler pek havalı olacak.
2) patlıcan temeline oturtulmuş hiçbir öğünün yanına yoğurt gönderilmeyecek, böylece patlıcandan alınan bol miktarda nikotin tiryakilerin o günlük ihtiyacını karşılayacağından sigara molasına kaçışlar olmayacak, verimlilik artacak.
3) yayla çorbası varsa o gün ayransız geçilmeyecek. bu yoğurt yüklemesi sayesinde patlıcanlı günden kalan tüm zararlı maddeler vücuttan atılacak, haftasonu spor yapayım yok efendim spa'ya gideyim gibisinden beyhude heveselere para harcanmayacak, aile ekonomisine katkı sağlanacak.
4) makarna günleri fiyonk ya da boncuk değil illa ki spagetti yapılacak, mümkün mertebe birbirine yapıştırılacak, her bir spagetti farklı boylarda bölünecek ki kimse çatala dolayıp hemen yiyemesin, uzun uzun uğraşsın. böylece iş saatlerinde yaşanamayan kaynaşma ortamı sağlanacak, herkes sevgi pıtırcığı olacak.
5) tuzluklar tıkalı, içindeki tuz da nemli olacak, bu sayede herkesin tansiyonu standart sınırlarda kalacak, potansiyel böbrek hastalıkları engellenecek, devletin parası ziyan olmayacak.
6) bulaşıklar otomatik makinelerde deterjanla yıkanarak değil, ıslak bezle silme yöntemiyle arındırılacak. böylece hem çevre kirletilmeyecek, hem su tasarrufu sağlanacak. ayrıca her ıslak bezin başına getirilecek 1 işçiyle istihdam yaratılacak, gsmh yükselecek.
7) servis yapılan tabldot tepsileri paslanmaz çelikten değil, muhtelif metalden mamul olacak. böylece ereğli demir çelik işçilerinin ekmeğine bi kat daha yağ sürülmeyecek, diğer metal işçileri de nasiplenecek, memlekete gelir dağılımında eşitlik ve adalet gelecek.
8) zaman içinde paslanmış olan eski tepsiler hizmette tutulacak ki, eczacılar da tetanoz aşısı satabilsin, böylece her yemek yiyip aşı olan 1 yıl boyunca ayağıma çivi battı kıçıma raptiye girdi anlarında gönül rahatlığıyla işlerine devam edebilecek ve şirketin verimliliği düşmeyecek. iş yerinde tasarrufu öğrenen her çalışan evinde de aynı özenle kullanacak eşyalarını ve evlatlarına da bu bilinci aşılayacak. haliyle ülke ekonomisine de katkı sağlanacak, tüketim düşünce borçlar azalacak.
anlıyorum ki bizde bu sektör yaşadıkça imf vız gelir tırıs gider, hatta sektör biraz gelişse bence 10 tayyip daha yıkamaz ekonomiyi! bu vesileyle yazımı okuyan herkesi hazır yemek firmalarıyla çalışmaya davet ediyorum. siz de bu bilince sahipseniz ve aynı zamanda dengeli beslenmek isterseniz, görüyorsunuz ki ortada elde edilecek birden fazla menfaat var. gelin birlik olalım, hem doyalım hem de ülkemiz kurtulsun.
sevgiler...
günlüktutan
ofiste son gündem: sansür-baskı-denetim-zulüm!
18/3/2009 ·
haftasonu tüm bilgisayarlar formatlanacakmış, herkese lisanslı program yüklenecekmiş. yani koskoca a.ş. geçiniyoruz ama bugüne kadar çakma yazılım kullanmışız da haberimiz yokmuş. allah büyüklerimizden razı olsun, ne diyelim. tabi elleri değmişken gün içinde hangi sitelere girdiğimizden sıkayp yazışmalarımıza kadar her moku bilfiil kontrol altında tutabilecekleri bikaç ilave de yapacaklarmış. oh oh, yapsınlar, pek güzel. şimdi corç puş bi kriz başlattıysa, bu kriz tüm dünyayı delip geçmişken bi canım memleketimi torpilli addetip teğet geçtiyse, bu teğetin ukrayna'yla kesiştiği yerden erzurum'a 45 derecelik bi açıyla başka bi teğet geçirip ortasından dikme indirdiğimizde bizim ekonomimiz de az bi şey bozulur gibi olduysa (mesela bu arada kocişim de işten çıkarılmışsa falan) , masal bu ya, arada bizim şirketin de işleri bozulduysa mesela, yapılacaklar ilk yarım saat içinde bitiyosa ama mesai bitmiyosa, bütün gün canım sıkılıyosa, ... sa sa sa... gazete de mi okumayalım? gugıldan abuk sabuk bilgiler de mi edinmeyelim? izlediğim bloglar var, hidrokarbon var mesela onun iyileşme süreci var takip ettiğim bırakayım mı yani? bacak var yeni bulduğum, çok keyifli, okumayayım mı? tiyatro bültenlerine de mi bakmayayım? sinemalara yeni ne gelmiş ilgilenmeyeyim mi? iş arkadaşımızla sıkayp muhabbetlerinde evde kalmış müdürü çekiştirmek ne zamandan beri suç oldu? evlenseydi o da zamanında, biz mi tuttuk kolundan "yok, kesinlikle vermeyiz" diye? hayır anlamıyorum, ne gereği var insanları germenin? iş zamanı iş, eyvallah. yoğunluktan çişe gidemediğim günler oldu vallahi, gene olsun gene gitmem gık da dersem şerefsizim! ama yok kardeşim, ne yapayım! ne olacak şimdi? sevgili günlüğümü de yazamazsam (ki gizli evrak kategorisinde olduğundan evde de yazamam) kime anlatırım bu kadar ıvır zıvırı? vallahi dilim şişer. kendimi biliyorum, gereksiz bi enerji gelecek, oraya buraya sataşmalarım, laf sokuşturmalarım başlayacak (ki yazdığım halde gene dayanamayıp yapıyorum, düşün oda arkadaşlarımın halini), eve gidicem işsizlikten mütevellit geçici-depresif kociş surat asık otururken bütün geyik yapasım kaçacak, ertesi sabah işe evde yapılamadığı için birikmiş geyikle döneceğim... aaaaaaayyh! lanet olsunnn, bu bi kısır döngü! zaten haftaiçi çok iş var da yetişmiyo gibi cumartesileri de çalışılması gündemde, ben bu kadar sıkıntıya gelemem! yarından tezi yok iş aramaya başlıyorum! tabi evdeki bilgisayardan!..
18/3/2009 ·
haftasonu tüm bilgisayarlar formatlanacakmış, herkese lisanslı program yüklenecekmiş. yani koskoca a.ş. geçiniyoruz ama bugüne kadar çakma yazılım kullanmışız da haberimiz yokmuş. allah büyüklerimizden razı olsun, ne diyelim. tabi elleri değmişken gün içinde hangi sitelere girdiğimizden sıkayp yazışmalarımıza kadar her moku bilfiil kontrol altında tutabilecekleri bikaç ilave de yapacaklarmış. oh oh, yapsınlar, pek güzel. şimdi corç puş bi kriz başlattıysa, bu kriz tüm dünyayı delip geçmişken bi canım memleketimi torpilli addetip teğet geçtiyse, bu teğetin ukrayna'yla kesiştiği yerden erzurum'a 45 derecelik bi açıyla başka bi teğet geçirip ortasından dikme indirdiğimizde bizim ekonomimiz de az bi şey bozulur gibi olduysa (mesela bu arada kocişim de işten çıkarılmışsa falan) , masal bu ya, arada bizim şirketin de işleri bozulduysa mesela, yapılacaklar ilk yarım saat içinde bitiyosa ama mesai bitmiyosa, bütün gün canım sıkılıyosa, ... sa sa sa... gazete de mi okumayalım? gugıldan abuk sabuk bilgiler de mi edinmeyelim? izlediğim bloglar var, hidrokarbon var mesela onun iyileşme süreci var takip ettiğim bırakayım mı yani? bacak var yeni bulduğum, çok keyifli, okumayayım mı? tiyatro bültenlerine de mi bakmayayım? sinemalara yeni ne gelmiş ilgilenmeyeyim mi? iş arkadaşımızla sıkayp muhabbetlerinde evde kalmış müdürü çekiştirmek ne zamandan beri suç oldu? evlenseydi o da zamanında, biz mi tuttuk kolundan "yok, kesinlikle vermeyiz" diye? hayır anlamıyorum, ne gereği var insanları germenin? iş zamanı iş, eyvallah. yoğunluktan çişe gidemediğim günler oldu vallahi, gene olsun gene gitmem gık da dersem şerefsizim! ama yok kardeşim, ne yapayım! ne olacak şimdi? sevgili günlüğümü de yazamazsam (ki gizli evrak kategorisinde olduğundan evde de yazamam) kime anlatırım bu kadar ıvır zıvırı? vallahi dilim şişer. kendimi biliyorum, gereksiz bi enerji gelecek, oraya buraya sataşmalarım, laf sokuşturmalarım başlayacak (ki yazdığım halde gene dayanamayıp yapıyorum, düşün oda arkadaşlarımın halini), eve gidicem işsizlikten mütevellit geçici-depresif kociş surat asık otururken bütün geyik yapasım kaçacak, ertesi sabah işe evde yapılamadığı için birikmiş geyikle döneceğim... aaaaaaayyh! lanet olsunnn, bu bi kısır döngü! zaten haftaiçi çok iş var da yetişmiyo gibi cumartesileri de çalışılması gündemde, ben bu kadar sıkıntıya gelemem! yarından tezi yok iş aramaya başlıyorum! tabi evdeki bilgisayardan!..
günün şoku
18/3/2009 ·
arkadaşlarla kendi aramızda kaynatırken büyükbaşlardan birinden gelen maili okuduk. ne demek istediğini anlamak için kafa kafaya verdik, kısaltmalarını anlamlandırabilmek amacıyla çeşitli olasılıkları gözden geçirdik ve son cümledeki 1 tane dışında hepsini çözdük, o sonuncuyla da ilgili mantıklı tahminlerimiz var. yanlış anlaşılma olmasın haa, biz salak değiliz, yani zaman zaman belki anlık salaklıklar yapıyoruzdur ama genele etki edecek kadar değildir. vallahi değildir! bizim kabahatimiz yok, mübarek da vinci şifresi sanki!
18/3/2009 ·
arkadaşlarla kendi aramızda kaynatırken büyükbaşlardan birinden gelen maili okuduk. ne demek istediğini anlamak için kafa kafaya verdik, kısaltmalarını anlamlandırabilmek amacıyla çeşitli olasılıkları gözden geçirdik ve son cümledeki 1 tane dışında hepsini çözdük, o sonuncuyla da ilgili mantıklı tahminlerimiz var. yanlış anlaşılma olmasın haa, biz salak değiliz, yani zaman zaman belki anlık salaklıklar yapıyoruzdur ama genele etki edecek kadar değildir. vallahi değildir! bizim kabahatimiz yok, mübarek da vinci şifresi sanki!
- bu adam bütün türkçe derslerini asmış da okulu nasıl bitirmiş ki? diye sordum, gülüştük. fazla enerjim var ya, uzatmam lazım illa, ekledim:
- yok canım ne bitirmesi, ilkokulu bile bitirmemiştir. hatta gitmemiştir de, mahalledeki belediye kursunda okuma yazma öğrenmiştir, zuahahahaahhaahaaa...
işte allah'ın sopası yok ki, oda arkadaşım var onun yerine, yapıştırdı cevabı:
- adam üniversiteyi bile bitirmiş kızıııımm.
- neeeee? hem girmiş, hem de bitirmiş miiiiiii?
- evet, biyolooji mezunu, hacettepe'den.
- nasıl olur ya?
- muahahahaha...
- ama... ama... nnnayırrrr! nolamazzzzzzzzzz!!!!
hacettepe'nin gözümde bütün prestijini yitirdiğini eklememe bilmem gerek var mı? efendim? yok mu? iyi. hoşçakalınız o halde.
