29.05.2009

eski blogdan taşınanlar, no: 6





yalnız ve yanlış makus talihlerinin ettiği hain oyunlara yenik düşmüş ve ilelebet hatalı yazılmaya mahkum iki bedbaht kelimeciktir. bu yazım hataları imla öğrendiğim günden beri beni siniredegelmiştir. şimdi bi kasten yapılan yazım hatası vardır (bknz: ... bi kasten ...) daha samimi (hadi itiraf edeyim, daha zevzek) bi hava katmak adına, bi de hakikaten bilmemekten kaynaklanan hatalar vardır, misal:

- aa, blog mu yazıyosun (burdaki r noksanlığı da bir yerine bi dediğimizdeki gibi gözü cırmalamaz) bende (kalemim nerde sorusuna cevap vermiyosan o de ayrı yazılacak arkadaşımmm!) yazcam ( ne gereği var şimdi yazacağım diye kastırmanın di mi) vıdı vıdı...

bu yalnız yerine yanlız, yanlış yerine yalnış yazanlar (ve kabahatlerini bi adım ileri götürüp konuşurken de aynı poku yiyenler) benim gözümü kulağımı tırmalar da tırmalar. bi de içimden düzeltme huyum var iyi mi! ama en çok sinirimi bozan de, mi, şey ve türevlerini bitişik yazanlar. hele film afişlerinde, albüm kapaklarında, belediye başkanı adayı posterlerinde "herşey sizin için tırı vırı..." beyanatlarını gördükçe diken diken oluyorum. ulan ayı, ülkene hizmet edeceksen önce kendi dilini düzgün konuş ve yaz! laf lafı açıyor, yalnızlık diye girdim konu nerelere geldi gene. elime geçen bi fotoyla konuyu girizgah vs demeden sonuca bağlamak istiyorum. efendim bu yalnızlık illeti insana olmadık işler yaptırır. bakınız memleketin yetiştirdiği güzide beyinlerden fuat kardeşimiz düşünmüş taşınmış, "yalnızlık allah'a mahsus, bu hayat tek tabanca nereye kadar, hadi bakalım iş başa düştü, öyle bi iş edeyim ki cümle alem beni konuşsun, kızlar kapıma dizilsin, hem de çok yorulmayayım bana sadece aradan seçmesi düşsün" demiş, zamanının en büyük para birimi üzerinden de yapmış reklamı, koymuş olaya noktayı. üstelik seçici de, öyle her önüne gelene yüz vermiyor. talipler hem güzel hem de ciddi olmalı. çünkü kendisi hem bonkör olduğu kadar duygusal hem de mutlu bi ortam sağlama vaadinde bulunduğuna bakarak söyleyebiliriz ki sorumluluk sahibi bi kişilik. üstelik yaratıcı da. yani hepimizden bi gömlek üstün. dolayısıyla çirkin ve de laçka insanlarla kaybedecek zamanı yok! konuya kaynak teşkil eden malzemenin tedavülden kalkalı 100 yıl geçmiş bi para olmasından yola çıkarak, fuat kardeşimizin bi şekilde amacına ulaşmış olduğunu umuyorum. şimdi mesela tesadüfen torunlarının benim yazımı okuyup "dede, dede, sen ninemi nasıl tavladın puahahahahaah!" diye kendisine kalp krizi falan geçirtmeyeceğini bilemeyiz tabi, napalım canım o da zamanında sosyalleşseymiş di mi ya.


rakı-roka-balık
24/3/2009 ·
diye başlık atıp konuya midye ile devam edeceğim. bu midye benim nazarımda çok mübarek bi hayvandır. tavası, dolması (içine fıstık ve üzümle tecavüz edilmediği sürece), makarna sosu içinde ekstra lezzet katıcı kutsal unsur olarak, deniz mahsülleri salatasında vs yani affetmem, her türlü yerim. hatta ağzıma batacağından ve sindirim sürecinin son aşamasında başka yerlerime hasar vereceğinden korkmasam kabuğunu bilem yerim! neyse, benim kişisel tercihlerimi karıştırmayalım şimdi...

bilindiği üzere midye, pişirilme usulüne göre rakının da biranın da ve hatta şarabın da en yakın arkadaşlarından biri olarak sofralarımızda kabul görmekte. sizlerle bugün yepyeni bi bilgi paylaşacağım. hani annelerimiz hep uyarır, iyi arkadaş seçelim zarar görmeyelim diye, işte midye kesinlikle her yönden ipiyi, süppsüper bi arkadaş.(buradan pekiştirmede yepyeni ufuklar açan arkadaşım bambi'ye şükranlarımı sunarım) neden mi? çünkü onun da karaciğeri var, bu sayede hem lezzetli hem faideli olan bu heyvancık köpekten sonra insanın en sadık dostu kabul edilmekte(şimdilik sadece benim nazarımda, ama midye severler kültür&dayanışma vakfı'nın tabelasını evin kapısına astığım gün yer yerinden oynayacak, hissediyorum!) yani bundan sonra alınan her damla alkolü kendisiyle paylaşabilir ve siroz korkusu olmaksızın nice mutlu olaylara birlikte kadeh kaldırabilirsiniz. aha kaynak burda, ben onların yalancısıyım.




SEVERİM

- midye dolmanın kabuklarını açarken çıkan o belli belirsiz fışkh! sesini

- çiçek pasajı'ndan beşiktaş balıkçılar çarşısı'na çıkıp golden kokoreç'i karşımda görmeyi ve tezgahtaki midye dolma tenceresine saldırmayı (şimmmmdi istanbul'da olmak vardı anasını satayım!)


dün akşam serviste
25/3/2009 · Kategori: iki lafın belini kıralım, neşemizi bulalım
kızlarla konuşuyoruz (karar verdim bundan sonra başlık yazmıycam, ilk cümleyi bölüp bi kısmını başlık olarak kullanıcam) laf lafı açtı, her yetişkinin düşündüğü (genellemekle ayıp mı ettim ki? ama tanıdığım herkesten en az 1 kere duymuşumdur. yok yok ayıp etmedim, iyi ettim) çocukken daha mutluyduk da keşke büyümeseydik bıdı bıdı... konusu geldi. konuyu son derece bilimsel bi platformda enine boyuna tartıştık, uzlaşamadık.

bence büyümek iyi bi şey, tabi durmadığı için bi süre sonra ismi değişiyor ve yaşlanmak olarak devam ediyor ki bu hiç iyi değil. bu yüzden ölmek için 50 yaş şahane bi zaman. menopozmuş, osteoporozmuş, yok tansiyon aman kolesterol, vay şeker, has**tir romatizma... ne gereği var? o tırmanmayı bırakmış, bi zaman önce düzleşmiş grafik inişe geçmeye başlamadan bu iş bitmeli. zaten çalış çabala bok püsür derken harala gürele geçiyo ömür, düzen bi süre önce oturmuş, hafiften rahat edilmişken bozmanın alemi yok. evet, burnum boka girmeden temiz temiz ölmek istiyorum. konumuza dönelim, bence yetişkin olmak çocuk olmaktan daha iyi diyordum. iyi çünkü her allahın günü okula gitmiyoruz (öğretmenler üstüne alınmasın) tırnaklarımız kısa mı, kulaklarımızı iyi yıkamış mıyız diye bakanımız edenimiz yok çok şükür. hem neydi o ödevler allasen, abidik gubidik okuma parçalarını özetleyip güzel bi yazıyla deftere geçirmeler falan? ay defterimin kenarı kırışmış, aman kırmızı kalemim çalındı, yakam kayboldu düğmem söküldü annem kızacak (tamam itiraf ediyorum, çok kavga ederdim düğmelerim hep sökülürdü. yakamı da daraldım diye çıkarır orda burda unuturdum. ilkokul 1de önlüğümü, orta 1de de formamı kaybetmiştim. bu standart görünüm işi beni biraz bozuyor) sonra banyo konusu var, herhangi bi aile büyüğü tarafından kaynar sularla yıkanıp derisi yüzülesiye keselenmeyen var mı allah aşkına ya? ya tuvalet? insan arada yalnız da kalmalı canım, bu kadar özelimiz olsun artık aaa... bence kendi kıçını yıkayabilmek şahane bi şey! sizce de mi? evet evet.. şimdi de kanıt olarak gece istediğin saatte istediğin filmi izleme özgürlüğünü sunuyorum. sonra, patates kızartmasını her canın istediğinde yiyebilme gücünü ve yanında buzzzzzzz gibi bi bira da içebilmeyi... ayrıca biz yetişkinler istediğimiz gibi giyinebiliriz, fırfırlı pembe donlarla bi türlü düz durmayıp yüzümüze de düşen kafamızdaki o koca fiyonklar çoook eskide kalmıştır. odamızı anne baskını ve carlaması korkusu olmaksızın dağıtabilir ve bi daha hiç toplamayabiliriz. (bazılarımızın kocası bu işe pek hoş bakmasa da zaman içinde alışacaktır, en azından homurdanmalar sadece ters ters bakmaya dönüşebilir eheheh) sonraaa, ses var mesela, cırıl cırıl halimizle dinletemediğimiz her şeyi yetişkin sesimizle yaptırabiliriz (eski muhasebecimiz hariç!!! hayatım boyunca duyduğum en korkunç sesti, çok şükür işten attılar da hepimiz rahatladık), bu arada taleplerimizde de mantıklı bi gelişim olacağından işler daha kolay olacaktır...

netekim, büyümek güzel bi şeydir, her küçük insana tavsiye ederim.


SEVERİM

- korku filmi izlerken herhangi bi şey için ortamdan uzaklaşıp sessizce ve sürünerek geri dönmeyi ve izlemeye devam edenlerin arkasından saldırıp tırsıtmayı

- manasızca sırıtan küçük çocuklara kaşlarımı çatıp kötü kötü baktığımda o tebessümlerinin suratlarında donmasını, akabinde alt çenelerinin titremeye başlamasını - gözlerinin sulanmasını

- arkalarını dönüp annelerinin bacağına falan yapıştıkları zaman da annelerine masum masum bakıp tatlı tatlı gülümsemeyi (hehehehehee )


insanlar işe ya da okula giderken istedikleri gibi giyinebilmeli bence.
26/3/2009 · Kategori: iki lafın belini kıralım, neşemizi bulalım
bi kere motivasyonu artırır. düşünsenize okullardaki yavrucukları, hepsi birbirinin aynısı giyinmiş kişiliksizleştirilmeye çalışılıyorlar. bizim zamanımızda ilkokulda siyah önlük, ortaokul ve lisede askılı boru dediğimiz lacivert tuhaf entariler vardı, sırf iyice çirkin görünelim diye kasımın bilmem kaçından sonra beyaz çorap da yasaklanırdı, müdür tarafından baharın başlangıcında "beyazları çekin" komutu gelene kadar siyah ya da lacivert külotlu çorap giymeye zorlanırdık. allahım, nasıl kaşındırırdı nasıllll kaşındırırdı anlatamam. zaten bünye gevşek sıkı şeylerle aram kötü, akşama kadar hart hart hart!

liseye başladığım sene, pileli etek furyasına kapılan bizim okul formaları değiştirdi ve seçilebilecek en boktan renk olan kurbağa yeşilinde karar kıldı! masa örtüsüne de iyice benzesin diye üstünde ince mavi-kırmızı-sarı çizgilerle oluşturulmuş koca koca kareler vardı. kumaş ziyadesiyle ince ve hafif parlakçaydı, netekim o kalitede bi kumaştan bırakın masa örtüsünü taharet bezi bile yapılmaz!!! (bilmeyenler için not: tuvalet kağıdı icad olunmazdan evvel popolar taharet bezi ile kurulanırmış, yani bi nevi reusable tuvalet kağıdı. tuvalet kağıdının icadına çok bozulan rahmetli babannem, bu gelişmeye gözünü kulağını kapamış, çeyizime koymak üzere sıkı dokuma beyaz keten kumaştan kenarları tığ işi süslemeli taharet bezleri yapmıştı. sonra annem onları toz bezi mi yaptı naptıysa bulamadım bi daha. eksikliğini halen yüreciğimde duyarım hehehe) neyse, biz mecbur giydik bu acaip etekleri fakat hafif bir meltemde etekler suratımıza yapışıyor! allahtan uçabilecek her şeyin altına şort giyme huyum vardı da kimseler kıçımı görmeden okula gidip gelebildim.

şimdi 58 yaşında olan teyzemin öğrenciliğinde, liseye bile siyah önlükle gidilirmiş! yuh! hayır illa bi forma yapıcan madem güzel bi renk olsun di mi, ne o öyle hamamböceği gibi kara kara bebeler sıraların arasında vıngır vıngır! bizim pileli eteğe terfi ettiğimiz dönemde ilkokul önlükleri de maviye dönmüştü de azıcık gözümüz açılmıştı. haliyle üniversitedeki kıyafet özgürlüğü rüyalarımızı süslemişti yıllarca, nihayet o günler de geldi. peki beklediğim huzuru buldum mu? HAYIR! sene 97, okulda ilk günlerim, üzerimde uzun kollu badi (bu nasıl yazılmalı konusu çook uzun süre kafamı meşgul etti okuduğum gibi yazma kararı aldım, badi yerine kullanılacak türkçe bi kelime bulamayanlar utansın) üzerine yarım kol t-shirt, kendi halinde bi kot ve spor ayakkabı giyen tek hatun olarak okulun uzaylısı oldum! ulan kalıpları kırma zamanı, sürüden ayrılma zamanı, biraz rahat olsanıza arkadaş! yok! karıların hepsi yandan ayrılmış fönlü uçları dalgalı saçlarını savurtup, dize kadar çizme içindeki taytın sardığı popolarını sallaya sallaya kantinde geziniyor. tırnaklar ağırlıklı olarak firenç manikürlü, çantalar içine telefon ve cüzdanın aynı anda sığamayacağı kadar küçük ve pembe tonlarında, parfümler alabildiğine ağır! erkekler de aynı tornadan çıkmış gibi, benzer botlar benzer montlar, aynı kesim saçlar... yarabbim aklıma mukayet ol, maymunlar cehennemindeyim! tamam, bakımlı olmak iyi bi şey ama kat kat giyinmeyi seviyorum diye pasaklı sayılmam çok ayıp, o da benim tarzım kardeşim, size ne? havalar ısınıp da benim kollar açıldığında ve dövmeler meydana çıktığında işin tadı iyice kaçtı... neyse, bunlar da başka yazılara konu olsun artık.

eğitimden yeni çıkmış çiçeği burnunda tıbbi mümessil olarak iş hayatım başladığında takım elbiseye alışmam epey zaman almıştı. hele o ütülü gömlek yok mu, aah ah! ceket giyeceğim zaman gömleğin sadece yakasını ve önünü ütüleyerek sıkıntıyı çözdüm ama yaz gelip de ceket çıkınca mecbur her yerini ütüledim. bu arada haftasonları yine özüme dönüyorum, hele parmak arası terlik giydiğimde dünyalar benim oluyor...

ofiste ömür çürütmeye başlamadan önceki son işimde kıyafet serbestti. zamanımın çoğu şehirlerarası yollarda ve bayilerle geçtiği için aylık toplantılar dışında üstüme başıma karışan yoktu. çalışma hayatımın en mutlu dönemiydi doğal olarak.

şimdiki işimde eski ofisteyken, yani medeniyetin içinde, insanların ulaşabildiği bi yerdeyken gelen giden çok oluyor diye takım elbise olmasa da gene derli toplu giyiniyorduk. ne zaman ki dağ başına taşındık, çektim renkli botlarımı, bol kotlarımı, kapşonlu kazaklarımı. bi hansel&gratel ikilisinin geleceği günlerde üste başa çekidüzen verdik, sonra gene saldık. zaten ofis bu kadar soğukken bana başka bi şey giydiremezler.

ve emeklilik hayalim... piyangoydu sayısaldı derken bi şekilde parayı vurursam, erken emekli olmaya karar verdim. inciktir boncuktur ıvır zıvır satabileceğim bi dükkan açıp yayılmak ve hayatımın kalanında hazır yemek niyetindeyim. skype yeni sürümün kendi çılgın zımbırtınızı yaratın özelliğini kullanarak emeklilik günlerim için uygun kıyafetleri de tasarladım. son olarak onu da ekliyor ve yazıyı yayınlıyorum.